İki madde:

  1. Kısa cümleler kurun ve paragraflarınızda çok az cümle olsun. Hatta en güzeli, tek cümlelerden oluşan paragraflar kullanın.
  2. Köşeniz dolmamakta ısrar ediyorsa özlü sözler, fıkralar, ne bileyim internetten 1 dakika içerisinde temin edebileceğiniz şeyler kullanın. Hala dolmuyorsa bu nesnelerin bulunduğu kutuları büyütün.

Bu kadar. Bitti. Bunlara uydunuz mu köşe yazarı oldunuz demektir, hayırlı olsun.
İşte ilk maddeye en güzel örnek, Ahmet Altan‘ın UFO gördüğünü anlattığı köşe yazısı:

Yoksa uzayın akıncıları mı bunlar? UFO’LAR…

Babamın balkonunda ben, babam, Zeynep oturmuş, annemin ölümünden sonra şakacı bir şefkatle bizim “küçük anneliğimizi” gönüllü bir şekilde üstlenmiş olan Zeynep’in yaptığı harika yemekleri yiyorduk.

İçine kabukları soyulmuş taze baklaların atıldığı favaya nerdeyse şehvetle dalmıştım.

Zeynep, “Şunlar ne?” dedi.

Babamla dönüp baktık.

Üç tane turuncu ışık Maltepe açıklarından Kalamış’a doğru gidiyordu.

İkimiz birden, “helikopter” dedik.

– Helikopterler geceleyin uçuyor mu? dedi Zeynep.

Ben o erkek bilgiçliğiyle, “Yeni bir teknoloji bulmuşlardır, uçuyorlardır,” dedim.

Zeynep yemekleri bırakmış, ışıklara bakıyordu.

– Daha geliyorlar, dedi.

Biz de döndük.

Işıklar beş olmuştu.

– Birinci Ordu’nun komutanları birlik teftişinden dönüyorlardır, dedim.

Favaya olan ilgimi dağıtacak bir şey değildi beş helikopter.

– Ama daha geliyorlar, dedi Zeynep.

Yeniden döndük.

Turuncu ışıklar sekiz olmuştu.

Şimdi üçümüz de ışıkları izliyorduk.

Çoğalıyorlardı.

On tane oldular.

O saatte, gece karanlığında on “helikopter” pek rastlanacak bir şey değildi.

“Ne bunlar,” dedim babama, “Bilmiyorum,” dedi.

İçeri gidip dürbünü getirdi.

Turuncu ışıklar çoğalıyordu.

Dürbünle baktığımızda sadece ışık gözüküyordu, şekilleri seçilmiyordu.

En öndeki ışık Suadiye açıklarına geldiğinde hafifçe yükseldi.

Arkasından gelenler de birer birer yükselmeye başladılar.

İlk on ışık havada bir küme oldu.

Bir an öyle durdular.

O an sanırım üçümüz birden ürperdik.

Sonra birer birer hızla yükselerek arka arkaya kaybolmaya başladılar.

Öndekiler yükseldikçe arkadan turuncu ışıklar geliyordu.

Yirmi, yirmi beş ışık aynı noktaya kadar denize paralel uçtuktan sonra aynı rotayla yükselip karanlığa karıştılar.

Birbirimize baktık.

Ben sıradan bir okuyucu olarak Hürriyet’i arayıp Suadiye açıklarında “tuhaf” ışıklar hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordum.

Bir bilgileri yoktu.

Biz birbirimize dönüp “Neydi bunlar” diye sorduk.

Ne olduklarını bilmiyorduk.

Ama ne olmadıklarını biliyorduk, helikopter değillerdi, uçak değillerdi, havai fişek değillerdi, meteoroloji balonu değillerdi.

Birbirimize baktık, hepimizin aklından aynı düşünce geçiyordu.

– İyi ki tek başımıza değildik, dedim, kimseye söyleyemezdik bunu.

Zeynep o dalgacı kahkahalarından birini attı:

– Üçümüz de aynı ailedeniz, dedi, bütün ailenin deli olduğunu söylerler.

Babam, soğukkanlı bir sesle, “Bizim bilmediğimiz mantıklı bir açıklaması vardır,” dedi.

Yeniden yemeğe döndük.

Bir daha “ışıklar” konusunu açmadık o gece.

Ertesi gün gazetelere baktım “esrarengiz ışıklarla” ilgili bir haber yoktu.

Pazar günü telefonda konuşurken babam gülerek, “Akşam Gazetesi’ndeki haberi gördün mü?” diye sordu.

Antalya’da “UFO” gören bir adamın söyledikleri vardı gazetede.

Adam, “Peş peşe gelen on turuncu ışığın yere paralel uçtuktan sonra bir noktada kümelenerek iki üçgen halinde bir an durduklarını ve sonra gökyüzüne yükselerek kaybolduklarını” söylüyordu.

Bizden iki gün önce, bizim gördüğümüzün aynısını görmüştü.

Ve, bu konuda hiç kimse resmi bir açıklama yapmıyordu.

O zaman tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu daha ciddi bir şekilde fark ettim.

Bunca radarın, aletin, uydunun olduğu bir çağda Suadiye açıklarında uçan “yirmi-yirmi beş turuncu ışığın” ne olduğunun bilinmemesi mümkün değildi.

Mutlaka bir açıklaması vardı ama hiçbir gazetede bu açıklama yer almıyordu.

Bizimle birlikte binlerce insan onları görmüş olmalıydı.

Herkesin gördüğü ama kimsenin bahsetmediği bu “ışıklar” neydi?

Antalya’daki adamın dediği gibi “UFO” muydu onlar?

Ama niye yukardan aşağıya doğru gelmemişlerdi de yerden yukarı doğru gitmişlerdi?

Nerden çıkmışlardı?

Akşam Gazetesi’nde, İstanbul’daki bir “UFO izleme kuruluşunun” son zamanlarda “Adalar civarında UFO trafiğinin arttığına” dair bir iddiası da yer alıyordu.

Doğrusu, “onlar UFO’ydu” demekte zorlanıyorum.

Resmi bir yetkilinin, Kandilli Rasathanesi’nin, Yeşilköy Havalimanı’nın, Hava Kuvvetleri’nin bir şeyler söylemesini bekliyorum.

Mantıklı bir açıklama yapılacağını ve “Bak, hiç de aklımıza gelmedi” diyeceğimi umuyorum.

Ama kimseden ses çıkmıyor.

Bizim geçen çarşamba gecesi, saat onla on buçuk arasında gördüğümüz o tuhaf ve kalabalık ışıkların mantıklı bir açıklaması yoksa ve onlar “uzaydan” geldilerse durum, bizim genel seçimleri bile geride bırakacak kadar ciddi.

Eğer çocukluğumdan beri duyduğum UFO’lar artık herkesin görebileceği şekilde uçuyorlarsa bunun arkası filmlere benzeyecek demektir.

Tabii gördüğüm bütün o “uzay” filmleri aklıma geldi.

Bu “ışıklar,” seyrettiğim filmlere uygun bir senaryoya yerleştirildiğinde birer “keşif” gemisiydi ve bizim göremediğimiz bir mesafede duran “ana gemiden” buraya bakmaya geliyorlardı.

Sayıca böyle çoğaldıklarına ve artık hiç çekinmeden kendilerini gösterdiklerine göre yakında “ana gemi” ya da “ana gemiler” de belirecekti.

Üstelik zamanlama da ilginçti.

Tam da “küresel ısınmadan, ozon deliğinden, bütün dünyayı saracak bir kuraklıktan” söz ettiğimiz, yakında dünyanın “yaşanamayacak bir yer olmasından” endişe duyduğumuz dönemde “ışıklar” böyle çoğalıyordu.

“Ana gemidekiler” bizim “planetin” son dönemlerini yaşadığını mı düşünüyorlardı?

Amaçları neydi?

Niye birden çoğalmışlardı?

Niye kendilerini açıkça gösteriyorlardı?

Buraya gelecek kadar gelişmiş teknolojileri varsa kendilerinin gözetlendiğini bilmeleri de gerekiyordu.

Buna aldırmıyorlar mıydı?

İnsanoğlunun çok barışçı olduğunu mu sanıyorlardı?

UFO’ları taşlarla kovalayan köylülerle ilgili haber “uzayda” yayılmamış mıydı henüz?

“Bağımsızlık Günü” isimli o filmde olduğu gibi bir sabah bütün ülkenin havada duran kocaman bir geminin gölgesinde kaldığını mı görecektik?

Doğrusu ya “uzaylıların” gerçek olabileceğini düşündüğünüz anda bütün o filmler bir kabusa dönüyor.

Geceleyin evinizin salonunda iri yarı, silahlı biriyle karşılaşmak gibi ürkütücü bir duygu yaratıyor “uzaylı” fikri.

İçiniz karıncalanıyor.

Üstelik, her birinde “milyarlarca yıldız” bulunan “milyarlarca galaksinin” içine yerleştiği bir “sonsuzlukta” dünyadan başka hiçbir yerde hayat bulunmadığına inanmak da kolay değil.

Mutlaka “uzayda” bir yerlerde hayat var.

Bize benzeyen ya da benzemeyen birileri uzayın bir yerlerinde yaşıyor olmalı.

Biz hep “uzayın” boş olduğunu düşünürüz.

Hakkari’nin üç kulübelik bir mezrasında başka hiçbir yeri görmemiş bir köylü de dünyayı “boş” sanabilir.

Biz belki de “uzayın mezrasında” yaşıyoruz.

Belki uzayın da “New York’u” “İstanbul’u” “Londra’sı” var ama biz görmediğimiz ve oralara gidemediğimiz için yok sanıyoruz.

Uzayın “misyonerleri” bizim dünyayı mahvettiğimizi görüp bize “nasihat” vermeye mi geliyorlar acaba?

Yoksa uzayın “akıncıları” mı bunlar?

İstila için mi buraları keşfediyorlar?

Eğer temiz havaya ve suya ihtiyaç duyan canlılarsa, gözlem aletleri onlara “yanlış yere” geldiklerini söylüyordur.

Her zaman “uzayda” hayat olabileceğini düşündüm, çünkü mantık olması gerektiğini söylüyordu ama o geceye kadar bu “fikrin” somuta dönüşüp karşıma çıkabileceğini hiç aklıma getirmedim.

“İnsanlar” gidip onları bulacaktı.

“Onların” gelip burayı bulması sadece filmlerde olurdu.

“Tuhaf ışıklar” görenler ve bunların UFO olduğunu sananlar da biraz “garip” insanlardı.

Birçok insan gibi, uzayda hayat olduğuna inanıp da o “hayatla” bir gün karşılaşacağımıza ihtimal vermeyen bir zihinsel çelişki taşıdığımı fark ettim birden.

Eğer orada hayat varsa bir gün karşılaşacağız.

Soru şu:

O gün, bugün mü?

Niye çoğalıyor bu “turuncu ışıklar”?

Antalya’daki adamla bizim gördüklerimiz nasıl oluyor da bu kadar birbirine benziyor?

Neden kimse bir şey söylemiyor?

Gene de o ışıkların “dünya mantığıyla” açıklamasının yapılabileceğini düşünüyorum hálá.

Resmi bir görevlinin o ışıkların, “yeni bir helikopter türü, ışıklı bir gösteri, lazerlerle yapılan bir deneme, Çin’den getirilmiş havai fişekler,” olduğu türünden içimizi ferahlatacak bir şeyler söyleyeceğini umuyorum.

Bana, “Ne kadar salakmışım, havai fişekleri UFO sanmışım” dedirtecek bir açıklama.

Acaba, benim ve benim gibi o gece o ışıkları gören diğer insanların “geliyorlar” fantezilerine son vermek isteyen iyi kalpli bir resmi görevli çıkmaz mı?

Durduk yerde beni “UFO görmüş adam” durumuna düşmekten kurtaracak biri yok mu?

Her açıklamayı kabule hazırım.

Yoksa yukarılarda bir yerde “ana geminin” beklediğine inanmaya çok yatkınım.

Ne kadar köşe yazısı duruyor değil mi? Bir tane de ben yazayım:

Gelin kendimize bir şey itiraf edelim…

Gazetecilerimiz köşe yazısı yazmayı bilmiyorlar.

Ha! Bu genellemeyi yapıyorum fakat istisnalar var tabii. Hakkı Devrim’in hakkını yememiz mümkün değil mesela.

Ama gelin itiraf edelim: Yukarıdaki gibi bir embesilliği yapan onlarca köşe yazarı, binlerce dansöz var.

Ha! Sözüm yalnız Ahmet Altan’a değil, yanlış anlaşılmasın. Bu şekilde köşe yazıları yazıyor herkes.

Neden?

Ne?

???

Evet!

Belki de…

Belki de köşelerini dolduramıyorlardır.

Gelin kendimize bir şey itiraf edelim…

Ha!

Evet!

Adeta bir UFO gibiydi…

Kim bilir, belki iki cümle yazılabilir bir paragrafta. Bir deneyeyim.

Oldu!

İtiraf edelim: Gazeteler aslında harita metod defter boyutuna sıkıştırılabilir.

Hem de hiçbir yazının boyutunu değiştirmeden…

Hem de hiçbir resmi küçültmeden…

Hem de hiçbir mankenin etek altını, hiçbir futbolcunun antreman fotoğraflarını kaldırmaya gerek bırakmadan…

Gelin itiraf edelim: Biz gazeteciler küresel ısınmayı zerre siglemiyoruz.

Siglesek her gün yarım kiloluk gazeteleri 100 grama düşürmeyi bilirdik, değil mi?

Sağlıcakla kal ey okur!

Ben daha yeniyetmeyim ya, çok uzun yazamadım :).