Ev yapımı soğuk demleme (cold brew) kahve yapmak

Haziran ayı sonlarına doğru bir gün Starbucks’a gittim. Yazın başında denediğim “cold brew” kahveleri inanılmaz lezzetli geliyordu çünkü. Yalnız bu sefer kahve hazırlanırken bardağı görme şansım oldu. Şok oldum. Sonra o anı ölümsüzleştireyim dedim. Bardağın yalnızca üçte birine kahve koyuyorlardı! Geri kalanı su ve buzdu.

Tamam, buza lafım yok. Tadı da hala aynı derecede güzeldi, ama 8 lira 75 kuruş verdiğim bir kahvenin içine ciddi ciddi su konması sinir etti.

Boykota başlamadım ama o günden beri Starbucks’a gidesim gelmiyor. Zaten ihtiyacım da kalmadı: Kendi evimde yapmayı başardım! İki aydır yapıp duruyorum, keyifle (ve buzla) içiyorum.

Biraz geç kalmış olsam da, “soğukdem” kahvemi nasıl yaptığımı paylaşmaya karar verdim.

Resimli tarif

Tahmininizden çoook daha kolay bir tarif olacağının garantisini veriyorum. Zira hazırlığını yaptıktan sonra yapmanız gereken tek şey beklemek. Sonra da süzüyorsunuz.

Malzemeler:

  • 1 ölçek kahve
  • 7 ölçek su

Bu kadar valla. Kahveyi “iri taneli” olacak şekilde öğütün/öğüttürün (“coarse ground” diye geçiyor) veya o şekilde öğütülmüş kahve alın. İri taneli olması şart mı bilmiyorum, benim kullandığım kahve (Aşağıdaki “Maliyet” başlığında bahsettim.) hiç de iri taneli değil, ama yine de çok iyi sonuç alıyorum.

(İlk denemenizden sonra kahve acı gelirse 7,5 ölçek su deneyin. Olmadı 8 deneyin. 1 ölçek kahveye 8 ölçek suyla yapılan kahve bana çok sulu geliyor.)

1. adım: Kahveyi filtre kâğıdına koyun.

sogukdem-kahve-1

Hazırlık dediğim de bu yani. Ben, çaydanlığımın içindeki çelik süzgecin içine kahvemi koyduktan sonra iki adet kâğıt filtreyle kaplıyorum. Tülbentle de yapabilirmişsiniz, internette öyle yazıyor. (İngilizcedeki “cheesecloth” kelimesi “tülbent” diye çeviriliyormuş, ondan “tülbent” diyorum. Mümkünse temiz olsun tülbent.)

2. adım: Bekleyin.

sogukdem-kahve-2

Bu aşama, haliyle, en kolay aşama. 12 ila 14 saat boyunca bekliyorsunuz. 14 saati aşarsanız kahve acılaşır. 12 saati hiç denemedim. Ben 13 saat sonrasına alarm kuruyorum.

3. adım: Süzün.

turgut-ozal-suzun

Bu adımı açıklama gereği duymuyorum, ama şu var: İlk aşamada sağlam bir “kese” oluşturduysanız, süzme işlemi de ikinci adım kadar kolay olacaktır. Ben kâğıt filtreleri ve kahveyi çöpe atıp süzgeci yıkıyorum, kahveyi de sürahilere boşaltıyorum.

Maliyeti

sogukdem-kahve-4

Maliyeti de tahmininizden çoook daha aşağıda olacaktır diye düşünüyorum. En azından benim için öyle oldu.

Kahve için, Mehmet Efendi markasının Columbian Filtre Kahve paketinden alıyorum. Soğukdem kahvemi ilk yaptığımda Starbucks’ın Kolombiya kahvesinden almıştım, o da iyiydi ama iki paket de 250 gram olmasına rağmen ikisinin arasında 2,5 kat fark var (Mehmet Efendi 10 lira, Starbucks’ınki 25 lira). 10 lira da buna yazıyorum.

250 gramlık paketten genelde 3,5 kup (yaklaşık 425ml) kahve çıkıyor. 1 kuptan 1,75 litre kahve çıktığına göre, 3,5 kuptan 6 litreden biraz daha fazla kahve çıkıyor. Süzme işlemleri sırasındaki kayıpları göz önünde bulundurarak 6 litreye yuvarlayabiliriz.

Filtre kâğıdının ben 50’lik paketine 5 lira vermiştim, yani tanesi 10 kuruş ediyor. Her demlemede 2 paket kullanıyorum, etti 20 kuruş. Bir kahve paketiyle 2 defa demleme yapıyorum, dolayısıyla kahve paketi başına 40 kuruş filtre kâğıdı masrafım oluyor.

Suyun maliyetini geçiyorum. Abartmaya lüzum yok.

Toplayalım: 10 lira artı 40 kuruş… Eee, sanırım 10,40TL ediyor. Onu da 6 litreye bölünce, litresi yaklaşık 1,75TL’ye denk geliyor.

İçerken büyükçe bir bardağa koyuyorum, içine 330ml sığıyor. Tamamını doldurmuyorum, 250ml koyup üzerini buzla tamamıyorum. (Sırf bu buz ihtiyacını karşılamak için yeni buz kalıpları aldım, keyfe bak. O kalıplar sarf malzemesi olmadığı için malzemeye eklemiyorum.)

Sonuç? Soğukdem kahvemin bardağı 43 kuruşa denk geliyor. Hadi tamam, sizi mi kıracağım, 50 kuruş olsun.

Starbucks’ın “venti” boy bardakları, şimdi baktım, 590 mililitreymiş. Üçte birine kahve koyuyorlar demiştim, 200 mililitresi kahve diyebiliriz yani. Onu benim 200ml kahve maliyetiyle karşılaştırdığımızda 0,40TL’ye 8,75TL gibi absürt bir oran çıkıyor. 22 KAT FARK. Starbucks’a vereceğim parayla evimde 22 bardak kahve içiyorum yani.

Ha, hacim cinsinden hesaplayalım dersek, o zaman fark biraz kapanıyor. Ben 330ml’lik bardağı 0,50TL’ye mal ediyorum, Starbucks 590ml’lik bardağı 8,75TL’ye satıyor. Litre hesabı yaparsak, evimde 1 litre kahveyi 1,50TL’ye içerken Starbucks’ta 1 litre kahveye 14,83TL ödüyorum. NEREDEYSE 10 KAT FARK.

Tabii ben mililitre hesabına bakarım. Çünkü bardakları karşılaştırıp “10 kat fark” bulsak bile o 10 katta aynı miktarda kahve bulunmuyor: Starbucks’ın “venti” kahvesinde 200ml kahve varken, aynı bardağa ben kendi kahvemle buzumu koysam, benim bardağımda 440ml kahve olurdu. Yani ortamlarda “benim kahvem 22 kat daha hesaplı, üstelik daha taze” diye dolaşacağım! 🙂

Nasıl ama?

Hem kolay, hem ucuz. Daha ne olsun abi? Yorumlarınızı da merak ediyorum; aşağıya yazın, konuşalım.

Suicide Squad’ı neden beğenmedim?

Bugün bir dostumla sinemaya gittik, Suicide Squad’ı izledik. Spoiler vermeden yorumlayacağım.

Baştan düzelteyim: Başlıkta yazdığım kadar net bir biçimde “beğenmedim” diyemem. Ama filmin bu şekilde olacağını bilseydim, blu-ray’i çıktıktan sonra evde izlemeyi tercih ederdim. Yoksa, film sırasında eğlendim.

Bi’ defa, filmin 3B olmasını gerektirecek hiçbir olayı yok. Resmen laf olsun diye 3B yapmışlar. Filmdeki canavarın bir kolunu seyirciye yaklaştıracağım diye seyirciye eziyet etmeye gerek yok.

Sonra, film size karakterleri yeterince tanıyamadan onlara alışmanızı bekliyor. Mesela bu filmden önce Deadshot karakterinin tek başına bir filme ihtiyacı varmış, The Joker ve Harley Quinn’in beraber rol aldıkları bir film gerekiyormuş. Iron Man gibi, Thor gibi, Captain America gibi… Ama yok, neredeyse yönetmen çıkıp “Arkadaşlar bunun adı Harley Quinn, bunu zaten tanıyorsunuz, bu da Boomerang, şimdi bunlar dövüşecek falan.” diyecekmiş.

Bir de, filmde Batman de, The Joker da “konuk oyuncu” rollerinde. (Bu biraz spoiler’ımsı oldu, ama filme onları izleme beklentisiyle gidiyorsanız bilmeniz lazımdı. Artık biliyorsunuz.) Hatta filmin sonunda “Eee, bütün şehir yıkılıyordu da Batman neredeydi? Uyuyakalmış galiba.” diyebilirsiniz. Ben dedim.

Hikaye bütünlüğü diye bir şey de yok. Sırf filme gidelim, patlamalar ve dövüşler izleyelim, bir de Margot Robbie’nin kıçına bakalım diye yapmışlar sanırım filmi. (Evet baktım, ne var? Erkeğiz sonuçta. Kadınlar bile bakmıştır. Marvel’da da Scarlett Johansson var ama onun kıçı ekranın yarısını kaplamıyor.)

Filmden çıkınca dostumla konuşurken, öyle çok aşırı usta senaristler olmamamıza rağmen, senaryo yazarken dikkat edilmesi gereken iki kuralı konuştuk:

  1. Kötü karakterlerin bile kendilerince haklı birer varlık sebepleri olmalı. (Bu filmde yoktu.)
  2. Herkesi yenebilecek güçte bir iyi kahraman veya bir kötü adam yaratmayacaksın. (Bu filmde vardı, resmen keyfimi kaçırdı.)

Bu arada Margot Robbie’nin kıçını hatırladığıma (ve hatırlattığıma) bakmayın, ilk defa kadının oyunculuğunu beğenmedim. Focus’ta, The Wolf of Wall Street’te gayet iyi oynamıştı bu hatun, ama bu filmde basbayağı abartılı oynamış. Bu filmde karaktere girememesinin sebebini karakterin inşa edilememiş olmasına bağlayabiliriz belki.

Bir de not düşeyim: Jared Leto, The Joker rolünde Heath Ledger’ın yanına bile yaklaşamamış. Bunu “The Joker bi’ defa Heath Ledger’ın hayatına mal olan bir karakterdi tamam mı Bensugül!” kafasıyla söylemiyorum; Jared Leto da Margot Robbie gibi abartılı oynamış. Ayrıca Heath Ledger’ın oynadığı The Joker karakterinin altyapısı hakikaten daha sağlamdı.

Son karakter analizi: Will Smith iyiydi. Ama Will Smith de “biraz komik ve acayip karizmatik sert adam” karakterlerinden biraz fazla ekmek yemeye başladı. Neyse ki yakışıyor herife.

Benim böyle karakter analizleri kastığıma bakmayın, konu hakkındaki teorik bilgim çok değil. Ama bir filmden etkilenmek için karakterlerin üç boyutlu olması gerekiyor ve Suicide Squad’da bu yok. Bazı karakterler sırf var olmak için var (üstelik bazıları film sonuna kadar dayanıyor, ölmüyorlar bile), bazılarıysa seyirciyi etkilemek için var.

Sonuç? Zerre beklentiniz olmadan, sırf vurdulu-kırdılı film izlemek için gitmek istiyorsanız gidin. Yoksa, evde izlemeyi bekleyin.

Şu anda neden çok üretken hissediyorum? (Cevabını vermiyorum, size soruyorum.)

Yardımınıza ihtiyacım var.

Şu anda fena halde çalışkan, üretken hissediyorum. Yazı yazasım var, iş planı hazırlayasım var, iş planı hazır olan işlerimi hayata geçiresim var… İyi de, günlerdir canı hiç iş yapmak istemeyen de bendim? Haftalardır, hatta aylardır işini gücünü erteleyen, öteleyen de bendim?

Yalan yok, aylardır kıç üstü oturup cips yemiyorum, üretken zamanlarım hep oldu, ama bu sefer “Neden?” sorusunu sormak geldi aklıma.

Önce günümü anlatayım. Eskiden yaptığım gibi bir “günümün özeti” yazısı yazayım:

  • Sabah 9’da kalktım. Kendime geldikten sonra kahvaltımı ettim (yulaf ezmesi, yağda yumurta ve muz).
  • Yemeğimi yerken haberleri falan okudum, sonra yine miskinliğim tuttu ve biraz daha uyudum. 11 gibi uyandım.
  • Stephen Colbert’in talk show’unu takip ediyorum, sevdiğim konuklar olduğu zaman izliyorum. Geçen gün Will Smith konuk olmuştu, onu edinip izledim. Yine gülmekten karnıma ağrılar girdi; ayrıca Suicide Squad filminden bir parça gösterdiler, çohavalıydı.
  • Saat 12’yi 5 geçe çıkıp berbere gittim, saç tıraşı oldum.
  • Berberden sonra eve uğramadan spor salonuna gittim, sporumu yaptım. Çünkü neden? Çünkü kamp.
  • Eve dönüp duşumu aldım, sonra da yemek yedim. Yemek yerken Mr. Robot’un yeni bölümünü (S02E05) izledim. Bayılıyorum bu diziye.
  • İnternette biraz oyalandım falan derken yine uykum geldi. 5 ile 6 arasında biraz daha kestirdim.
  • 6’ya çeyrek kala uyandım, bilgisayar başında biraz daha oturdum, şarkı falan söyledim :).
  • 6 gibi evden çıktım, 6 buçukta Starbucks’ta bir potansiyel müşterimle görüştüm. Olmadı, fiyatta anlaşamadık. Fiyat kıra kıra iki büklüm oldum ama kabul ettiremedim. Keyfi bilir, daha düşük fiyata da ben çalışamazdım, yeterli motivasyonum olmazdı, kötü bir iş çıkartırdım. Tanıyorum kendimi.
  • Starbucks’tan Ot Kafe’ye geçtim. Hem kitap okudum (Emre Dorman’dan “Allah’a Öğretilen Din”), hem yemeğimi yedim (tavuklu salata).
  • Buraya dikkat: Ot Kafe’deyken hem yeni iş fikrim konusunda, hem de henüz projelendirmediğim bir fikir konusunda deli şeyler geldi aklıma. Bununla birlikte Pocket‘ımda okuduğum bir makaleden esinlenip, hayatıma yön veren fikir ve tespitleri not almaya başladım. (Bakayım… 15 tane fikir yazmışım. Bunu 50’ye çıkartabilirsem önümüzdeki yıl, yıl boyu sürecek bir yazı dizisi çıkartırım, dizi bitince de e-kitap olarak yayınlarım.) Bu sırada bir de üç beş kişiyle iş fikirlerim hakkında konuştum, görüşmeler ayarladım.
  • Sonra 7. Cadde’yi baştan başa yürüdüm (favori yürüyüş güzergâhım) ve eve döndüm. Dönerken iki telefon konuşması daha yaptım, bir görüşme daha ayarladım.
  • Yürüyüş boyunca aklımda bu yazıyı yazmak vardı, o yüzden neredeyse eve girer girmez yazıyı yazmaya oturdum.

Nasıl ama?

“Buraya dikkat” kısmını önemsiyorum, bugünkü üretkenliğim sanki Ot Kafe’ye gittiğimde başladı. Hâlâ kafamda vızır vızır arılar dolanıyor, hâlâ bir şeyler yapasım var. Bu gece yine uykum kaçacak gibi, eğer uykumu getirecek bir şeyler yapmazsam.

Peki, beni böyle ateşleyen şey ne oldu? Aklımda birkaç şey var:

  • Çok miskin bir gün geçirmiş olmam.
  • Müşteri görüşmesinden önce biraz kestirmiş olmam.
  • Müşteri görüşmesinden önce şarkı söylemiş olmam. (Şaka yapmıyorum.)
  • Müşteri görüşmesinin kendisi. (Kendi seviyemdeki ve kendi sektörümdeki insanlarla 1 saatten uzun süre konuşup fikir teatisi, beyin fırtınası yaptığımda kafamın çalıştığını daha önce de düşünmüştüm. Üstelik bundan bir önceki gaza gelişim yine bu müşteriyle görüştüğüm günün akşamındaydı.)
  • Müşteri görüşmesinden sonra sağlıklı bir yemek yemem ve Pocket’ta sağlıklı makaleler okumam, üstüne bir de sağlıklı bir kitap okumam.
  • Bütün bunların hepsi.
  • Bütün bunların bazıları.

Tekrar ediyorum: Yardımınıza ihtiyacım var. Sizin bünyenize böyle bir “üretkenlik patlaması” hali geldiğinde, neden o patlamayı yaşadığınızın farkına vardığınız oldu mu hiç? Sizce günümün içinde saydığım olaylar mı tetikledi, yoksa başka bir şey mi tetiklemiştir? (Günümle ilgili sorular sorabilirsiniz.)

Hadi bi’ el atın da çözelim şu işi.

“Yardırma” günleri

Bir yazı okudum, hayatım değişti. Şu yazı.

Aslında daha önceden bildiğim, ama daha önce üzerinde hiç düşünmediğim bir kavramdı “toplu yazma” işi. Şimdi biraz düşünme fırsatım oldu, “vay anasını” dedim.

Kendim için ve başkaları için yazdığım birkaç yer var. Burası var, Beyn var, Fuel Themes var, Optimocha’nın (henüz açmadığım) İngilizce bloğu var, BarisUnver.com.tr’de yayınlayacağım (henüz açmadığım) İngilizce kişisel bloğum var, hazırlamam gereken bir “blog yazarlığı eğitimi” var, hazırlamam gereken bir “web sitesi yönetimi eğitimi” var, bu iki konuda yazmam gereken iki e-kitap var, bu iki konunun dışında yazmam gereken iki e-kitap daha var, bu e-kitapların dışında yazıp yayıncı avına çıkaracağım iki kitap projem var… Var oğlu var.

Ama bunlardan çok azını yapıyorum. Her gün yazı yazmaya çalışsam da, ayın 20 gününü yazı yazarak geçirmekle övünsem de, burası, Beyn ve Fuel Themes’ten öteye geçmiyorum, diğer yerlere yazmıyorum. (Yazıyorum da, tek tük. Kitaplardan birinin bir bölümü, e-kitaplardan birinin birkaç bölümü hazır, Optimocha ve İngilizce kişisel bloğum için de birer yazı yazdım. Zaten şimdi bütün bunları sıralayınca gözüm daha bir korktu. Koykuyoyum.)

Ay unuttum: Hikayelerine karar verdikten sonra yazmaya başlayacağım 6 ila 8 tane de kısa tiyatro oyunum var.

Bitmiş bir tiyatro oyunum da var. Onu nasıl yazdım, biliyor musunuz? Haftanın bir gününün belli saatlerini oyun yazmaya adadım. Cuma akşamlarıydı sanırım; Kocatepe Kahve Evi veya Ot Kafe’ye dizüstü bilgisayarımı götürüp, şarjı bitene kadar birkaç saat yazardım. (Şarj adaptörünü bilerek evde bırakırdım, belli bir süre kısıtlaması olsun ki işime odaklanayım diye. Yalnız fularımı hep evde unuturdum, fularsız yazardım san’at eserimi.)

Şimdi bu yazma modelinin bir benzerini, “toplu yazma” (kısaca “yardırma”) yöntemiyle birleştirip uygulamaya karar verdim.

Her ayın bir gününü Beyn’e, bir gününü buraya, bir gününü Fuel Themes’e, başka günleri de yardırarak yazabileceğim başka projelere ayırıp elimin altındaki fikirleri yazı taslaklarına dönüştüreceğim. Yazıların, içeriklerine göre daha az yaratıcılık gerektiren kısımlarını, örneğin başlıklarını, görsellerini, özet metinlerini (“excerpt”), giriş-çıkışlarını, gerekirse yazı içi alt başlıklarını, ve buna benzer ıncıklı cıncıklı şeyleri birer günde halledebilirim.

Sonuçta yazı fikirleri, çalışma odamın duvarlarında yapışkanlı kâğıtlar halinde duruyor. Mesela Beyn’e ayda 5 yazı yazacak olsam, duvardan 5 fikir alırım, giderim bir kafeye (Veya gitmem, evde niye yazmıyorum?), başlarım yazmaya. Biri biter, ötekine geçerim. Öteki biter, öbürüne geçerim.

Bir fikir taslağa dönüştükten sonra başlaması daha kolay oluyor. Duvardaki notlara bakıp bakıp “Ulan şimdi kim yazacak bunları…” dediğim çok oldu, ama taslaklarda bekleyen metinlere daha hevesli bir biçimde dalabilirim.

İşe yarar mı, yaramaz mı bilmiyorum. Yararsa, işe yaradığını (ve nasıl işe yaradığını) ayrı bir yazıda yazarım. İşe yaramazsa, tweet atarım (“#olmadı” diye).

Hadi bakalım.

Ufak bir ekleme: Yazıyı yayınladıktan sonra hatırladım, yazmam gereken 50 tane de WordPress eklentisi var. Onların taslaklarını da benzer bir şekilde yapabilirim.

Mutluluğu “hak etme” düşüncesi

Mutluluğu hak ettiğinizi düşünüyor musunuz?

Düşünmüyorsanız, kafanıza sıçayım. Düşünüyorsanız, gözünüze tüküreyim.

(“Gözünüze tüküreyim” nedir yahu? Lisede bir hocam söylerdi bunu. Göze nasıl tükürülür, neden tükürülür?)

Mutluluğun hak edilmesi tartışması, gerçek hayatta yapılası bir tartışma değildir. Aklı başında bir insan, mutluluğu hak edip etmediğini tartışmaz. Aklı başında bir insan, mutlu olmak isteyip istemediğini de tartışmaz. Tartışıyorsa romantiktir. İyi anlamda değil, “aklı beş karış havada” anlamında.

“Mutlu olmak istemiyorum.” veya “Mutlu olmayı hak etmiyorum.” laflarını, bir kurgu eser dışında kullanmanız mümkün müdür? Tiyatroda bir karaktere bunları söyletebilirsiniz, ama gerçek hayatta birine bunu söylerseniz, size güler.

Mutsuz olmayı sevenler de vardır. Yoktur demiyorum. Mutsuzluğundan yakınmak bir insana iyi geldiği için, sırf o yakınma işini yapabilmek için mutsuz olmaya çabalayan insanlar tanıyorum. (Ailemde bile var.) Ecnebiler “self-destructive” diyor bu kişilere. O kadar iyi bir tanım ki, Türkçeye çeviremedim. (“Kendine zarar veren”, “kendini yok eden” veya “özyıkımsal” gibi çeviriler, ne bileyim, garip geliyor.)

Bu hayatta amacımız mutlu olmaktır. Amacımız huzurlu olmaktır. Amacımız bu dünyaya bir eser bırakmaktır. Amacımız bu dünyada hatırlanmayı sağlamak bile olabilir. Ama bir insanın amacı mutsuz olmaksa, siz iyisi mi o insandan uzak durun. Çünkü ya kurguyla gerçeği ayırt edemeyecek kadar aklı havadadır, ya da kendini yok etmeye programlamıştır ve size de zarar verir.

Not: Bu yazıyı taa geçen yıl yazmıştım. Bugün biraz gözden geçirip yayınlamaya karar verdim.