"Enter"a basıp içeriğe geçin

Aylar: Ekim 2007

Edebi Mim: Beni en iyi anlatan şiir

Tansu Günay‘dan mim gelmiş, yazayım dedim. Yalnız ben pek şiir insanı değilimdir, yani geniş bir şiir dağarcığım olmadığından dolayı beni en iyi anlatan şiir bile beni pek iyi anlatamayacak :D. Olsun, çok beğendiğim ve içindeki zihniyeti benimsediğim bir Nazım Hikmet şiiri sunayım:

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi meselâ,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani, o derecede, öylesine ki,
Meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut, kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak, yani ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
Yani, beyaz masadan
Bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
Biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
Hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
En son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
Diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
Belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
Yaşımız da elliye yakın,
Daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
Yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

Bu dünya soğuyacak,
Yıldızların arasında bir yıldız,
Hem de en ufacıklarından,
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
Yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
Hattâ bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,
Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
Duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…

Çok güzel lan ama. Ve ciddi ciddi istiyorum ben bu çeşit bir düşünceyle yaşamayı.

Bir de mimi yaymak var, peki. Onurr’a, Yalçın’a ve Barış Atasoy’a yolluyorum.

1 Yorum

IF Performance Hall'daki Cem Adrian konseri!

İki yıldır bıkmadan dinleyip de hiç canlı performansına tanık olamadığım Cem Adrian‘ı bu sefer kaçıramazdım, kaçırmadım da :). Müzik konusundaki etkinliklerin birçoğuna beraber gittiğim aşmış insan Arda ile beraber dün gece If Performance Hall‘daydık. Bu muhteşem geceyi kaçırdığınız için çok pis dalga geçmeyi planlıyorum hepinizle. Fotoğraf falan da çektim, bakıverin bari buradan.

Akşam 9’u çeyrek geçe gibi Kızılay‘daki Dost Kitabevi‘nde Arda‘yla buluştum. Oradan Tunus Caddesi‘ne yol aldık, zira kapılar 10’da açılıyordu. 9 buçuk gibi oraya vardığımızda çoktan dışarısı dolmuştu, biz de bir köşeye oturup beklemeye başladık.

Kapılar açıldıktan sonra içeri girdiğimizde tüm masalar ve oturulacak yerler kapılmıştı, biz de barın önüne geçip orada etrafa bakınmaya başladık.

Kapılar 10’da açıldı fakat konser 12’de başlayacak, 1’de bitecekmiş. Biraz hayal kırıklığına uğrayıp giriş ücreti olan 15 liraya dahil olan ücretsiz votka-burn‘lerimizi içmeye devam ettik. Sakarlığım tuttu, Arda‘nınkini devirdim :D. Allah’tan barmen iyi adam çıktı da ikincisini ücretsiz verdi. Yalnız içkiler nasıl olduysa hem Arda‘nın, hem benim midemizi bulandırdı – hatta ben bitiremeden tuvalete gidip kusmak zorunda kaldım!

Ve konser başladı! Sahneye çıktığında ellerimiz direkt olarak fotoğraf makinalarımıza gitti, ama benim fotoğraflarım pek iyi çıkmadı – Arda‘nınkilerse karanlık olmasa da tek renk gibiydi. Yazının sonuna koydum işte fotoğrafları, bakarsınız.

Neyse, ne diyorduk? Cem Adrian. Muazzamdı, söylemiştim değil mi? Sesi bir veya iki kere bozuldu, gerisinde mükemmele fena halde yakındı. Üstelik kalabalık olarak istediğimiz şarkıları bağırdığımızda onları söylemesi çok kibar bir hareketti :). Ben bir seferinde “Ayrılık! Ayrılık‘ı söyle!” diye bağırdım, beş saniye kadar kafalar bana çevirildi, sonrasında önlerden bir kız daha “Ayrılıık!” diye bağırdı ve Ayrılık başladı :). Ucuz kurtuldum yani rezil olmaktan.

Konserin sonlarına doğru çıkışa doğru ilerlerken sahneye daha da yakınlaştığımız için fotoğraf çekebileceğimizi fark ettik. Arda‘nın fotoğraf makinasının hafızası dolmuştu, benim makinayla çekebildim fotoğrafları – beklentimin çok üstünde bir kalitede çıktı fotoğraflar :). Son şarkısını bitirmeden hemen önce benim makinamın pili bitti. Son şarkısından sonra alelacele sahneden inerken fotoğrafını çekebilseydim muhteşem olacaktı zira adam önümden geçti! Bir arka kapıdan çıkacağını tahmin edip Arda‘yı da alıp binanın arkasına geçtim, geçer geçmez de karşımda Cem Adrian‘ı buldum! Resim çekmek istediğimi görünce “Acelem var, gitmem lazım, sonra…” dedi ama hemen sonra durakladı, eli havada poz verdi :). Aşağıda, 12. fotoğrafta görebilirsiniz bu pozu.

Konser sonrası Arda‘nın önceden de ziyaret ettiğim Dışkapı‘daki evlerine gittik. İki adet yarım ekmek döner ile bir litre kolayla karnımızı doyurup öldük. Yorgunluktan öldük yani, öyle ki ben kanepeden kalkamayıp orada yatmaya karar verdim.

1 Yorum

Idiocracy (2006)

Idiocracy

Muhtemelen ağlanacak halimize güldüğümüz film gibi bir şey bu. Ayrıca korkutmayayım ama izlediğiniz tüm komedi filmlerini tekrar gözden geçirtecek kadar ilginç yollarla güldürüyor.

Konudan önce filmin başında öne sürülen iddiayı anlatmak istiyorum:

…zeka seviyesi yüksek ve birey olmuş insanlar üreme konusunda belirli sıkıntılar yaşıyorlar. Biraz açacak olursak bu insanlar kariyer yapmak ya da modern dünyanın yarattığı psikolojik sorunlarından dolayı çoğalamıyorlar. Hep önlerine bir engel koyup ileri bir zamana atıyorlar. Diğer taraftan zeka seviyesi ortalamanın altında olan (idiot) aptal diyeceğimiz insanlar ise çocuk yapmaya devam ediyorlar. Film buradan bir sonuç çıkarıp gelecekte insanoğlunun zeka seviyesinin ortalamanın çok altında kalacağını ve dünyayı aptalların yöneteceğini savunuyor.

Kaynak: Murekkep.org

Filmin konusu da bu olayı fark eden çok zeki Amerikan ordusunun daha da zekice bir plan yapıp iki ortalama insanı -bir yıl sonra çözmek niyetiyle- dondurması, ama çok daha zekice bir şekilde bu iki insanı 500 yıl boyunca yerlerinde unutması sonucunda gelişen olaylar.

Bir de itiraf etmek istiyorum, Beavis & Butt-Head gibi embesil bir yapımın yaratıcılarından bu kadar zekice bir film beklemiyordum :). Filmi izlerken inanın içindeymiş gibi oluyorsunuz. Bir örnek vereyim; adam 2505’te uyandığı zaman kendini bir evde buluyor ve evde televizyon karşısında muhtemelen günün 15 saatini falan geçiren bir adam var. İzlediği programın teması testislerine çeşitli darbeler yemekte olan bir adam ve televizyon karşısındaki embesilimiz moron moron gülüyor her darbede. Biz de ona gülüyoruz ama sonra fark ediyoruz ki biz de bilgisayar, televizyon veya sinema perdesi karşısında aşağı yukarı onun yaptığını yapıyoruz :D. Bunun fark ettiğimde hemen gülmeyi kestim, ama sonra devam ettim gülmeye. Aptalım ben.

Bu ortalama iki insan dünyayı kurtarmak için kolları sıvıyor. Peki bir Hollywood filminde dünya yalnızca nereden oluşur? Dıyunay Tıdsteytso Fameerika, ya ne olacağıdı? Adam zamanda yolculuk yapamadığından dolayı zamanını dünyayı (USA) kurtarmak için uğraşıyor. Kurtaramıyor, ama biraz daha iyi bir yer yapıyor.

Mürekkep‘te dendiği gibi, komediden çok eleştirel komedi denebilecek bir film ve kesinlikle çok akıllıca yaratılmış bir film (USA = Dünya kısmı hariç). Luke Wilson denen adamı tanımıyorum ama bir yerlerden çıka… tamam, Legally Blonde filmlerinden hatırlıyormuşum. Maya Rudolph‘u ise hayatımda ilk kez görüyorum ama çok sevdim :). İzlemeniz gereken bir film, kendinizi zeki hissediyorsanız hayatta kaçırmayın.

2 Yorum

I Now Pronounce You Chuck and Larry (2007)

I Now Pronounce You Chuck and Larry

Homofobiklere müjde! Hastalığın tedavisi bulundu, kaçırmadan izleyin!

Filme başlamadan önce bu homoseksüellik ve homofobi olayına değinmek istiyorum efendim. Homofobinin yukarıda bağlantısını verdiğim, en iyi tanımını tekrarlayalım:

Cocuklugundan itibaren avci olarak yetistirilen erkegin genellikle agresif flort eden hemcinsi karsisinda beklenmeyen sekilde av durumuna dusmesinden kaynaklanan asiri tepkisel ruh hali. kadinlarda daha az rastlanmasi kadinlarin av kimligini sindirmis olmalarindan kaynaklanmaktadir.

Anlayacağınız, homofobik olmak sizin suçunuz değil. Ben de homofobiktim, ta ki bir homoseksüelle tanışana kadar. Olay basit: Anormal gözüküp normal olmayan neyle karşılaşırsanız karşılaşın, olay hakkında detaylarıyla bilgilendirmedikçe; kim olursa korkar, çekinir, gard alır. Homoseksüel insanların normal olduğunu kavramadıkça onlara tepki göstermeniz de aynı şekilde normal sayılabilir, ama kabul edilebilir bir şey değildir. Sonuçta onların yaptıkları yalnızca hemcinslerine ilgi duymak – ha evet, erkek eşcinsellerden nefret edip de bayan eşcinsellere ilgi bile duyanlar var ki onları alt paragrafa davet ediyorum.

Bir de şey var: homoseksüellere aşırı tepki veren ve hatta homofobik olmayanlara da homoseksüel gözüyle bakan homofobikler. Eğer onlardan biri burayı okuyorsa kötü haberi ben vereyim: Sen de homoseksüelsin. Homoseksüellik konusu açıldığı anda “Abi hepsi oğlancı hepsi ibne ya, siktir et hepsinin ağızlarına sıçayım orospu çocuklarının!” diye deliren birinin yaşayabileceği tek şey; yalnızca kendi eşcinsel dürtülerinden, eşcinsellikle ilgili ne varsa ona aşırı tepki gösterip karşı çıkmaktır.

Zamanında homofobik oluşuma tekrardan değinmek istiyorum: Dediğim gibi, geçen yıla mı ne kadar eşcinsellerle karşılaştığımda direkt olarak yolumu değiştirir, onlardan adeta korkardım. Ciddi ciddi onlarla konuşmaktan kaçınma amaçlı binbir türlü bahane bulur, onları anormal sanıp normal insanların yanına dönerdim. Sonra bir eşcinselle tanıştım. Nerede tanıştığımı, adını soyadını açık adresini falan beklemeyin, adamın onayını almadan vermem ki onayını istemek bile saçma olur. Neyse, önce tabii ki adamdan çekindim, ama tanıdıkça adamda anormal hiçbir şeyin olmadığını gördüm. Adam işte bildiğin adam, tek farkı kızlar yerine erkeklerden hoşlanıyor. Ben de sarışın kızları, kumral kızlardan daha çok seviyorum. Ne farkı var?

Filme dönelim. Film çok güzel arkadaşlar. Çoğu filmin eğlendirmediği kadar eğlendiriyor. Tipik bir Hollywood filmi, fark etmediğiniz yerlerden Amerikan bayrakları falan fışkırıyor her Hollywood filminde olduğu gibi ama güzel yani film. İzleyin, yarılın, eşcinsellere karşı görüşünüzü değiştirin, biraz daha yarılın. Zaten Adam Sandler ve Kevin James‘in bir arada olduğu bir filmde yarılmamak imkansızdır.

Filmde mesaj verilmesi olayı aşırıya kaçmış biraz gerçi. Olayı anlatarak kişilerin kendi mantığıyla bir mesaj oluşturması yerine direkt olarak otuz bin tane mesaj verilmesi komediyi biraz yamultmuş. Yine de güzel. İzleyin.

2 Yorum