"Enter"a basıp içeriğe geçin

Aylar: Ağustos 2015

Yapılacak o kadar çok şey var ki!

Şu yazımda aslında yalan söyledim, yapacağım daha çok şey var. (Yanlış anlama ey okur, sana değil, kendime yalan söyledim.) Kısaca anlatayım. Anlatayım mı? Anlatayım anlatayım.

Bir yüksek lisans programına başlayacağım: Henüz ne okuyacağıma karar vermedim (ehe) ama yüksek lisans eğitimi görmek istiyorum. Psikoloji/sosyoloji, medya/iletişim, siyaset/at antrenörlüğü kafamdaki bölümlerden bazıları.

BarisUnver.com ve BarisUnver.com.tr’yi elden geçireceğim: Şu anda okuduğunuz siteyi elden geçirip, beni daha iyi tanıtan bir siteye dönüştüreceğim. Yani sadece kişisel blog değil, portföy işlevi de görmesini istiyorum. BarisUnver.com.tr de İngilizce, tek sayfalık bir “kartvizit sitesi” olacak.

JavaScript öğreneceğim: Aslında başlangıcını yaptım, belli bir noktaya geldim. Yine de daha gidecek çok yolum var. Hiç değilse Node.js ve AngularJS anlayacak düzeye geleyim.

PHP (ve Laravel) öğreneceğim: Bu dilde yazılmış olan WordPress’e takla attırabiliyorken, sıfırdan bir şey yazmakta zorlanıyor olmam normal değil. Bu eksiğimi gidermek için önce (sanki hiç bilmiyormuşum gibi) sıfırdan bir başlangıç yapıp, tatmin edici bir düzeye ulaştığımı hissettiğimde Laravel isimli PHP framework’ünü de öğrenmeye başlayacağım.

Bir projem daha var: Belki 1 günde bitirebileceğim, 1 ayda da 1000 tane içerik girebileceğim bir internet sitesi projem var (Türkçe olacak). YAPSANA ULAN!” Olmuyor işte, yeterli motivasyonum yok“MOTİVASYONUNA SIÇAYIM!” Gel sıç lan.

Web sitesi eğitimleri vereceğim: Önceki yazımda bahsettiğim projem başarısız da olsa, başarılı da olsa, sanayi ve ticaret odalarında web sitesi yapma/yaptırma konulu konferanslar verme gibi bir düşüncem var.

İspanyolca öğreneceğim: Sadece programlama dili mi öğrenilir? İngilizce konusunda epey yeterliyim, ikinci yabancı dilimi öğrenme zamanım geldi. İspanyolca, Almanca ve Fransızca dillerine başlamışlığım var ama üçüne de devam etmedim. Üçünü de sırayla öğreneceğim Allah’ın izniyle. Üzerine sos olarak İtalyanca da alabilirim (hem İspanyolca’ya da yakın).

Unuttum: Bir şeyler daha vardı, neydi yahu?

Önceki yazımda yazdıklarımı da kısaca tekrar edeyim:

  • Ehliyet alacağım.
  • “Web sitesi hızlandırma” üzerine bir iş kuracağım (global ölçekte).
  • Beyn’i düzenleyeceğim, konseptini Medium’a yaklaştıracağım.
  • Kişisel gelişim sektörünü eleştireceğim bir kitap yazacağım.
  • Yazıp yarım (hatta çeyrek) bıraktığım tiyatro oyununu bitireceğim ve oynayacağım.

İşte böyle.

Yorum Bırak

27 Ağustos 2015 tarihli günümün özeti

Biraz da nostalji yapalım :). Liseliler bile bilir: 2006 yılının ocak ayından 2013 yılının haziran ayına kadar her gün hayatımı böyle, madde madde arşivlemiştim. Bugün de bunu yapayım dedim.

  • Önceki gece uykum bölündüğü (ve sonra da kaçtığı) için sabahlamıştım. Sabah kaçta uyuduğumu hatırlamıyorum, ama sabah uyudum.
  • Öğlen 1-2 arasında uyandım ve günün olayı için hazırlıklara başladım.
  • Ofis haricindeki odaları güzelce topladım, toparladım. (Ufak misafir odasında o kadar yer açabileceğimi bilmiyordum mesela.) Ofise dokunamadım, o kadar dağınık bir yeri toplamaya gözüm yemedi.
  • Evi topladıktan sonra dışarı, alışverişe çıktım. İçecek, yiyecek falan aldım; bir de ne zamandır çatal, kaşık ve bıçaklarımı değiştirmek istiyordum, Carrefour’da uygun fiyata çatal, kaşık ve bıçak setleri gördüm (altışarlı), onları aldım.
  • Günün Olayı: Akşam, 2 yıldır gittiğim (ve şimdi tatilde olan) yazarlık sınıfımdan arkadaşlarım ve hocam geldi! 2014-2015 sezonu dersleri bitmeden önce eve geçtiğimde, onları bir gün evime çağıracağımı söylemitşim; bugüne kısmetmiş. 3 küsur saat güzel güzel muhabbet ettik. (Gruptaki herkes yazar olduğu için, öhm, seviyeyi tahmin edebilirsiniz tabii.) (Yok be, Tayyip falan konuştuk yine.) Hepsini de özlemişim, iyi ki geldiler.
  • Arkadaşlar (ve hocam) gittikten sonra biraz bilgisayarda oyalandım, biraz da etrafı topladım. (Bulaşıkları yarına bırakmaya karar verdim, bugünün işi değil bence onlar. Evet.) Kalan abur-cubura biraz abandım falan.
  • Şimdi de bu yazıyı yazıyorum. Bittikten sonra muhtemelen yatıp uyuyacağım.
  • İyi geceler!
Yorum Bırak

Yalnız yaşamak

Yaklaşık 4 aydır kendi evimde yaşıyorum. Mayıs ayında, 26 küsur yıllık hayatımda ilk defa tek başıma bir eve çıktım. Bu yazıda, bu 4 aylık süreçte gördüğüm avantaj ve dezavantajları yazacağım.

Not: Yazının görseli -elbette- temsilidir.

Bir defa, yalnızlığın özgürlüğünü iliklerime kadar hissediyorum. İstediğim şeyi, istediğim şekilde, istediğim zaman yapabilmek 4 ay sonra bile beni şaşırtabiliyor.

Tabii her zaman iyi olmuyor bu: Hayatına müdahale eden kimse olmadığı zaman, kontrolsüz bir yaşama da teslim olabiliyorsun. Bu açıdan bir başka kişiliği (bir arkadaş, bir ebeveyn, bir eş?) aradığım zamanlar oluyor. Özellikle uykumu düzene sokamadığıma üzüldüğüm zamanlar.

Temizlik kısmı zor. Bulaşık ayrı dert, evi toplamak ayrı dert, biriken tozları süpürmek ayrı dert, biriken kirleri silmek ayrı dert. Bulaşığı büyük ölçüde halledebiliyorum, tozları fark ettikçe de elektrikli süpürgeyi çalıştırıyorum, ama en çok kullandığım alanları (çalışma odam ve yatak odam) toplamakta zorlanıyorum ve evi silmeye açıkça üşeniyorum. Neyse ki üşengeçliğim, evi bok götürene kadar sürmüyor da az gecikmeyle, çoğunlukla zamanında evi temizliyorum.

Yemek… Ah yemek ah. Ulan yemek. Kadınları bilmem ama erkeğin kalbine giden yolun karnından geçtiğinin canlı kanıtıyım. Sırf güzel yemekler yiyebilmek için evlensem diyorum, sonra vazgeçiyorum. (Ne evim, ne arabam, ne de düzenli bir gelirim var. Kim alır la beni?)

Genel olarak bir rehavet halindeyim. Kiramı, kart borcumu ve faturalarımı ödeyebildiğim, karnımı doyurabildiğim sürece rahat hissediyorum kendimi. Bu iyi bir şey mi? Bok iyi. Kendini tembel hissedip, tembelliğe devam eden ve o vicdan azabıyla yaşayan insanlar benim çektiğim sancıyı bilir.

Ama şikayet etmeye hakkım yok. Çoğu ailenin yaşamadığı kadar geniş bir evde, tek başıma rahat bir hayat sürüyorum. Şükretmeyi unutmuyorum ama boş kaldığım her an kendimi hırpalamak bana hiç iyi gelmiyor. Onu kesmem lazım.

Ay sonuna yaklaştıkça her gün yazmak için konu bulamamaya başladım, farkında mısınız? Çok dolu bir yazı olmadı, özür dilerim. (Yine de yazma alışkanlığını edinme konusunda çok yol kat ettiğim için gururluyum.)

Yorum Bırak

CHP milletvekili Murat Emir’le buluştuk

Ekşi Sözlük’ten @anarax‘ın organizasyonuyla 26 Nisan 2015 tarihinde yaptığımız Aylin Nazlıaka buluşmasının ardından, bu sefer de Dr. Murat Emir’le buluştuk. Eğlenceli, güzel bir buluşmaydı. Notlarımı buraya geçireyim dedim.

Buluşma 3’te başladı, bitirdiğimizde de saat 7 buçuğu geçiyordu. Murat Bey’in katılacağı bir düğün olmasaydı herhalde son metro seferinin saatine kadar sohbet ederdik. Doymadık yani.

İlk dakikalarda, Murat Bey bir düzeltme yaptı: Ekşi Sözlük’te geçtiği gibi ismi “Murat Metin Emir” değilmiş. Basına çıktığı ilk haberlerde ismi kimi gazete tarafından “Murat Emir”, kimi gazete tarafından “Metin Emir” diye yazılmış da, sonra bütün basın ona “Murat Metin Emir” demeye başlamış :). Bizim vesilemizle düzelir belki.

İlk açılan konulardan biri, CHP’ye katılımın zorluklarıydı. Ben de (haliyle) mart ayında yaşadığım tatsız üyelik tecrübemi anlattım 🙂

Sonra pozitif ayrımcılığın partilere katılıma olan etkisini tartıştık. Örneğin kadınların sırf kadın olduğu için bir partiye vekil olarak seçilmesinin doğru olmadığını, donanımlı da olması gerektiğini konuştuk. (CHP özelinde değil, bütün partiler için konuştuk.)

CHP’nin son haftalardaki terör olaylarına yaklaşımı da tartışma konularından biriydi. Gerçi bu konuda Murat Bey pek konuşmadı, onun yerine biz yorumlarda bulunduk. Milletvekili gelmiş bizi dinliyor, kaçırır mıyız fırsatı? 😀

Ardından konu bir ara “seçimlerde popülist söylemlere” geldi. Murat Bey bu konuda epey katı: Oy kazanmak için popülist davranmak yerine, kendi düşüncesini (istisnasız) herkese aktarabileceğini düşünüyor ve o şekilde oy isteyeceğini söylüyor.

Popülist söylemlerden sonra konu terkrar terör olaylarına döndü, ve epey bir süre PKK terörü sorunu tartışıldı. Yalan olmasın, bu bölümde biraz sıkıldım 🙂 zira bir noktadan sonra kısır bir tartışmaya dönüştü, biraz da gerildi ortam.

Ama olsun, genel olarak inanılmaz keyif verici bir muhabbet oldu. 7 buçuk civarında kalktık, Murat Bey’le vedalaştık. Kendi aramızda bir “buluşma kritiği” yapmak için bir kafeye geçtik. (Herkes gelmedi, 7 kişiydik.) O muhabbet de ayrıca keyifliydi :).

Gelen herkese teşekkür ederim, herkesin katkısı ayrı güzel oldu.

Not: Fotoğrafta buğulananlar İsrail ajanı değil, merak etmeyin, sadece sonradan fotoğrafta görünmek istemeyen Ekşi Sözlük yazarları.

2 Yorum

Düzensiz uyku düzenini düzene sokmak

İnsanın mutlu olabilmesi için, öncelikle kendini sevmesi gerekiyor. Tabii bunu “kendini beğenmişlik” olarak değil, “kendiyle barışık olmak” şeklinde algılayanlar mutlu oluyor. (Kendini beğenmiş insanlar sadece gıcık insanlar oluyor.) Ama ben, kendimi bazı konularda bir türlü sevemiyorum. Uyku da bu konuların başında geliyor.

Yaklaşık 10 yıldır uyku bozukluklarından muzdaribim. 10 yıldır düzenli bir şekilde, aynı saatlerde uyanıp aynı saatlerde uyumanın çabası içerisindeyim ve 10 yıldır başarısız oluyorum. 10 yıldır bu konu üzerinde çabalayıp 10 yıldır başarısız olunca, insan kendisine birazcık kızabiliyor.

Bir ara kendimle başka bir yönden barışmayı düşünmüş, “Barış’la barışmak” isimli bir yazıyla, bu uyku düzeni sorunumun da dahil olduğu bazı yönlerimle barışmam gerektiğini düşünmüştüm. Fena fikir değilmiş zira orada (biraz da abartarak) yazdığım “sorunların” pek çoğu bugün aklıma bile gelmiyor. Hala sürenler, uyku düzeni ve çalışma şevki konularındaki sıkıntılarım. Ve çalışma şevki konusunda hiç ilerlemediğim kadar ilerlemişken, uyku düzeni konusunda hala elle tutulur bir ilerleme kaydedememek beni delirtiyor.

Son birkaç gündür, uyku düzenim iyice şaştı. İstediğim zaman yatıp, istediğim zaman kalkıyorum. Akşam 5’te yatıp gece 11’de kalktığım da oldu, öğlen 2’de uyanıp ertesi sabah 7’de yattığım da oldu. Dışarıdan bakan biri “artık düzenli bir hayatı sallamıyor bile, iyice vazgeçmiş bu adam”, ama durum öyle değil. Şu anda çalıştığım şey, rastgele uyuyup uyanarak doğru bir uyku düzenine rast gelmek. Mantıklı değil, biliyorum, ama mantıklı çözümlerin tamamını tükettiğim için mantıksızlardan devam ediyorum.

Neyse.

Yorum Bırak

Yeniden Breaking Bad izlemeye başladım

2010 yılının ortaları olması lazım, Breaking Bad’e başladığım zaman. Aslında bir yıl önce de başlamıştım ama ilk bölümün ilk 10 dakikası pek sarmamıştı, o yüzden izlememiştim; bir yıl sonra da (kitlesinin artış hızından etkilenip) tekrar izlemeye karar vermiş, bir yıl önce ilk bölümü yarım bıraktığım için kendime kızmıştım.

Başladığımda, AMC kanalında üçüncü sezonun son bölümleri yayınlanıyordu. Hızlı bir şekilde ilerleyemediğimi hatırlıyorum. Şu anda bir seferde üç bölümü devirebiliyor olsam da, ilk izlediğim zamanlarda izlediğim bölümü sindirebilmek için en az bir güne ihtiyacım oluyordu, o yüzden (üç sezon geriden geliyor olsam da) bölümleri art arda izleyemedim. Yine de, üçüncü sezon finalinden önce yayın akışına yetişmiş, herkes gibi tırnaklarımı yiye yiye üçüncü sezonun son bölümlerini birer hafta arayla izlemek zorunda kalmıştım.

Sonraki sezonlar, malumunuz. Kafayı yediğim zamanlar, şaşkınlıktan haykırdığım sahneler… Daha birkaç ay öncesinde kadar IMDB’de 10 üzerinden 10 alan bölümü, mesela, yarısında durdurmak zorunda kalmıştım. (62 bölümlük dizinin 60.’sı olan Ozymandias isimli bu bölüme 10 üzerinden 10 veren 60 binden fazla insan var.) İlk zamanlardakinden farklı olarak bu sefer bölümün tamamı değil, yarısı yetmişti de diziyi ortasında durdurup dışarı çıkmak, hava almak zorunda kalmıştım. Hey gidi…

Üçüncü sezon finalinden sonra, her yeni sezon başlamadan önce bölümleri tekrar izledim. Yani dördüncü sezon başlamadan önce üç sezonu tekrar izledim. Beşinci sezonun ilk yarısı başlamadan önce geçmiş dört sezonu, beşinci sezonun ikinci yarısı başlamadan önce geçmiş dört buçuk sezonu izledim. Dizi bitti, birkaç ay sonra tüm sezonları tekrar izledim. Sonra dizinin spin-off’u olan Better Call Saul başlamadan önce bir kez daha izledim tüm bölümleri. Better Call Saul’un ilk sezonu bitti, bir süre sonra bir kez daha izledim.

İki-üç hafta önce, bir arkadaşım (evimdeyken) Breaking Bad’i izlemediğini söyleyince, sinirlenip ilk bölümü açmıştım. “Açmışken gerisini ziyan etmeyeyim” dedim, tekrar izlemeye başladım. İkinci sezonun ortasındayım şu anda. 62 bölüm bitsin, üzerine bir de Better Call Saul’un ilk sezonunu izleyeceğim.

“Neden?” diye soruyorsanız, bu diziyi tekrar tekrar neden izlediğimi merak ediyorsanız (veya nasıl izleyebildiğimi düşünüyorsanız), diziyi izlememişsiniz demektir. Hobi olarak yine sorun, ona bir şey demiyorum, ama bu diziyi, bu “dünyanın en iyi dizisi”ni kesinlikle izleyin.

İlk sezon biraz sıkıcı gelebilir, sebebi dizinin o güçlü, tamamı derinlik sahibi karakterlerini tanımamız olmalı. İlk sezonun ortalarından sonra uçuşa geçmediyseniz, sezon finalinden sonra ikinci sezona fena halde istekli başlayacağınızdan eminim. Sonrasını hiç söylemeyeyim, sadece şunu diyeyim: Dizi hiçbir bölümde, hiçbir sezonda, hiçbir zaman düşüşe geçmedi.

Bu arada, bu dizinin bir farkı daha var: Her bölüm, neredeyse uzun metrajlı bir film tadında geçiyor. Dizinin yönetmenleri, yazılan senaryolar, klişe bir söylem olacak ama kamera açıları ve hatta ışığın, seslerin kullanımı bile sizi diziye hayran bırakacak. Seçilen (veya dizi için bestelenen) her müziğin ayrı bir kısmını beğeneceksiniz, bunun bile garantisini verebilirim.

Mükemmele bu kadar yakın az sayıda dizi var. Hala izlemediyseniz, izleyin derim. Sevgiler.

Yorum Bırak

“Her gün 1 yazı” iddiasında, ay ortası değerlendirmesi

Çaktırmayın, konu bulamadığım için bu yazıyı yazıyorum.

Yine de yalan olmasın, fena gitmiyor her gün yazma olayı. Atladığım bir gün yok, gün atlamaya niyetim de yok. (Sadece BarisUnver.com’a değil, aynı zamanda Beyn’e de yazıyorum, unutmayın. Yani BarisUnver.com’da yazmadığım günler için Beyn’e bakın.) Henüz bir alışkanlık haline gelmiş değil, her gün “bugün de şunu yazayım” diye düşünmeye başlamadım, konu sıkıntısı çekmeye başladım ama bunu sorun etmiyorum.

Zamanla oturacak, oturduğu zaman da iki günde bir yazmaya devam edeceğim. Muhtemelen bir gün Beyn’e, bir gün BarisUnver.com’a yazarım. Olmadı, iki siteye de haftada ikişer yazı yazarım. En azından istediğim şey bu.

“Henüz alışkanlık haline gelmedi” dedim demesine ama gün sonlarında hala yazmamışsam bundan rahatsızlık hissetmem güzel bir işaret, alışkanlığın oturmaya başladığının bir işareti. Mutluyum, umutluyum.

Ay boyunca her gün yazmaya karar verdiğimde “50 kelime de olsa yazarım” demiştim ama genelde 500 kelime ortalamayla yazıyorum ki bu epey iyi bir sayı. Okumakta olduğunuz bu yazı 200 kelime civarı olacak ama olsun :).

Yorum Bırak

Abur cubur yemekten nasıl kurtulurum?

Yazıya attığım başlık, gerçekten cevaplamanızı istediğim bir soru. Öyle 20 milyon kişinin takip ettiği bir insan olmadığım için, gelecek olan tek-tük cevapları kolaylıkla hazmedebileceğime güvenerek soruyorum.

Bundan 3-4 yıl öncesine baksam, her gün cips yiyip, buzlu çay içiyordum. Hayatımı arşivlediğim dönemde, çok net hatırlıyorum, “Bakkala gidip 1 litrelik şeftalili Ice Tea aldım.” maddesi neredeyse her günün özetinde geçiyordu. Ne iyi etmişim de ölmemişim. (Gerçi o da ayrı mesele: Şimdi abur-cuburun sağlığımıza olan olumsuz etkisinin abartıldığını yazacağım ama Canan Karatay’ın evime adam yollamasından korkuyorum.)

Neyse, günümüze geleyim: Artık öyle ufak abur-cuburlarla ilgilenmiyorum. Onun yerine her Allah’ın günü dışarıdan yemek yiyorum.

Yediğim yemekler, bana sorarsanız, birçok yerde yenen yemeklerden daha sağlıklı olduğu gibi, evde yapılan yemeklere de (sağlıklı oluşu bakımından) o kadar uzak değil. Hani, ayıptır söylemesi, 1 buçuk liraya satılan döner-ayranlardan yemiyorum; Amerikan usulü “ev yapımı” hamburgerlerden yiyorum. Belki, o da belki, kullanılan yemeklik yağın daha ucuz oluşunun bir etkisi vardır ama onun haricinde evde yapılan yemeklerden farkını çözemedim. (Fast food sektörüyle ilgili belgeseller Amerika’daki fast food zincirlerini anlattığı için, o belgeselleri lütfen önermeyin. Türkiye’de işler sandığınızdan daha iyi kontrol ediliyor ve üretiminden pişirilmesine kadar Türkiye’deki fast food zincirleri, Amerika’dakilere bin basıyor.)

Neyse… Dışarıdan yemek istemeyişimin sebebi, yediklerimin sağlıklı olduklarından şüphelenmem değil. (O da var, ama öncelikli endişe kaynağım değil.) Aslen, pahalı ve zahmetli olduğu için dışarıdan yemekten vazgeçmek istemiyorum. Ama eve çıktığımdan beri fark ettiğim ve beni şoke eden bir şey varsa, o da evde yapılan yemeklerin de o kadar ucuz olmaması. İki-üç çeşit yemek barındıran tek kişilik bir menü hazırlamaya kalksan, cebinden her halükârda 10 lira çıkıveriyor. (Sırf makarnayla yetinirsem başka tabii. Bugün öyle yaptım, masrafım 3 lirayı geçmedi.) Ayrıca yemek yapmak zor olmasa da, uzun iş. Yıka, soy, doğra, erit, kaynat, kavur, bekle, bekle, bekle, tabağa koy, ye… Bulaşığı saymıyorum bile. Bu ne ya? Sen kimsin ya?

Başlık olarak attığım soruyu açayım: Evde yemek yapıp yemek istiyorum, ama uygun fiyata yemek istiyorum ve yemek hazırlama süreci beni uğraştırmasın istiyorum. Bu konuda tavsiyelerinize muhtacım. Bana yardımcı olabilir misiniz?

(O değil de, şu parantez bağımlılığından ne zaman kurtulacağım?)

3 Yorum

Ne uykuymuş arkadaş…

Ben bu işi anlamıyorum: Sabahları uyanma konusunda yeterli motivasyona sahibim, akşamları da artık hiç de öyle geç yatmıyorum. Ama sabah oldu mu, uyandıktan sonra ben fotoğraf çekmeden susmayan alarmı kapatıp geri yatmak konusunda kendimi ikna edebiliyorum. Nasıl oluyor ulan bu iş?

Şunu kabul edebilirim: Akşamları her zaman daha erken yatmak mümkün. Artık eskisi gibi canım sıkıldıkça sabahlama meraklısı değilim. Saat 1’de bilgisayarı kapatacak kadar kontrol sahibiyim ayrıca. Ama gelin görün ki, daha erken yatmak gün içerisinde gelen uyku ihtiyacımı karşılamıyor.

Evet, gün içinde uykum gelip duruyor. Özellikle öğleden sonraları. Neyse ki bu konuda kesin bir teşhisim var: Zamansız uykular, tamamen alışkanlıklarla alakalı. Bunu da şuradan biliyorum: Liseye giderken bir ara her gün serviste (hem gidişte hem dönüşte) uyuyordum. Lise son sınıfa geçtiğimde bundan vazgeçmeye çalıştım, ama sırf serviste uyuklama alışkanlığım olduğu için kafam düşmeye devam ediyordu. Azmettim, sabrettim ve bir noktadan sonra servisteyken uykum gelmemeye başladı.

Çözüm, muhtemelen gün ortası uykularından vazgeçmekte. Uykum gelse bile uyumamalıyım. Ne olursa olsun, o uykudan kaçmalıyım. (Bu da çok zor oluyor çünkü uyuma konusunda kendimi kolayca ikna edebiliyorum. Kıl herif.) Dışarı çıkmak olur, yemek yemek olur, şarkı söylemek olur, duş almak olur… Bir şekilde uykudan uzaklaşmak şart.

Gerçi böyle konuşup duruyorum, ondan sonra bir akşam uyumakta geç kalınca, bir hafta boyunca uykuyu tekrar düzene sokmanın sancısını çekiyorum. Acaba önce bu sürçmeler sonrasında uykuyu tekrar düzene sokmanın kolay bir yolunu mu bulmak lazım? (“Ertesi gün, gün boyunca uyuma.” demeyin, nadiren işe yarıyor, çoğu zaman gün içerisinde alakasız bir yerde uyuyakalıyorum.) Bunun üstüne de düşünmek lazım.

UYKU! SEN Mİ BÜYÜKSÜN, BEN Mİ BÜYÜĞÜM ULAN? YENİCEM SENİ UYKU!!!

1 Yorum

Ne zamandır kızmıyordum

Bağırıp çağırmayı çok seven bir ailede yetişmenin dezavantajı şudur: Kendini o şekilde ifade etmenin en doğru yol olduğu, beynine kodlanmıştır. Memnun olmadığın bir konuda bağırmak da çok kolaydır, karşındakini incitmek de. Öyle ki, farkında olmadan karşındakini incitmenin en iyi yolunu bilirsin. Kişiyi ne kadar yakından tanıyorsan o kadar iyidir: Kişinin özgüvenini yıkacak, canını yakacak şeyin ne olduğu bilgisi her zaman elinde bir silah gibi elindedir. Sana bu öğretiyi aşılayan annen ve baban da bunu, seni bu konuda iyi yetiştiremediklerini kabul etmez elbette. Asabi olduğun için sen hatalısındır, 18 yıl boyunca karşında didişmekten, hem eşini hem de etrafı kırıp dökmekten çekinmeyerek sana örnek olan annenle baban hatalı değildir.

Asabiyetinin farkına varman, bu kötü alışkanlıktan kurtulmanın yolu değildir, ama o yolun başlangıcıdır. Kişisel gelişim kitaplarından medet umarsın; o kitapların bir halta yaramadığını anlaman maalesef birkaç yılını alır. “Yeni nesil kişisel gelişim” akımı biraz daha faydalı olur (zira yeni nesil öneriler, “eski tip kişisel gelişimin” tek tip reçetelerinin aksine kişiselleştirilmiş öneriler sunar, insanın kendi içine bakmasını tavsiye eder) ama asıl faydayı psikoloji kitapları sağlar. (Psikolojisi bozuk ve psikoloğa gitmeye parası olmayan birinin, psikoloji kitapları yerine kişisel gelişim kitaplarına yönelmesinin sebebi; kişisel gelişim kitaplarının daha hızlı ve kolay çözümler vaat etmesi, aynı zamanda psikoloji kitaplarından daha anlaşılır olmasıdır. Kişisel gelişim kitaplarının büyük ölçüde bir halta yaramadığını tekrar vurgulayayım.)

Çok kötü kitaplar da okudum, çok iyi kitaplar da okudum. Bu konuda (kişisel gelişim sektörü ve insan psikolojisi üzerine olan etkisi) kitap yazacak kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldum. Ne mutlu bana ki bu sırada asabiyet ile olan sorunumu da büyük ölçüde hallettim: Artık durduk yerde sinirlenmiyorum, kontrolsüz bir şekilde karşımdakini incitmek için uğraşmıyorum ve öfkeli olduğum anlarda kendimi (bazen o öfkeyi de kullanarak) daha iyi ve daha net bir şekilde ifade ediyorum.

Öfke kontrolü konusunda yaygın bir yanlış anlaşılmayı da açıklığa kavuşturalım: Öfke kontrolü, öfkenin bastırılması değildir, adı üstünde, öfkeyi kontrol etmektir. Öfkesini bastıran, bir balona baskı uygulayan adama benzer: O öfke er geç bir yerde pırtlar veya patlar. Öfkesini kontrol eden insan, öfkelendiği anda bu öfkesini sağlıklı bir şekilde boşaltmasını bilen insandır. Öfkelendiğini karşındakine bildirmek ve öfkenin sebebini açıklayıp kırıcı olmayan bir şekilde kendini ifade etmek sağlılıdır ama öfkeni yutup, daha sonra bir başkasına patlamak veya öfkelendiğin anda (başta belirttiğim gibi) karşındakini incitmeye/kızdırmaya çalışmak sağlıklı değildir.

Ben bugün ablamı kırdım, incittim ve kızdırdım. Hakaret bile ettim ona. Neden? Maddi bir konudan ötürü. Zaten çekirdek ailemizin vazgeçilmez kavga ve stres konusudur, maddi sıkıntılarımız. Var olan borcumuzun üzerine eklenen, daha önceden fark edilmemiş 3 bin liralık bir borç yüzünden annemle babamın aptal ergenler gibi herkesin içinde boğazları yırtılırcasına bağırarak kavga edip, 33 yıllık evliliklerini bitirmeye karar verdikleri gibi ben de dandik bir konunun sebep olduğu tedirginlik yüzünden ablama çattım. Ablam da bana çattı ama benim gibi kötü sözler sarf etmedi; kontrolünü kaybedip ağzına geleni söyleyen, öfkesini kontrol edemeyen bendim.

Ne zamandır olmuyordu bu. Öyle ki, en son ne zaman kontrolsüz bir biçimde bağırıp çağırdığımı, karşımdakine hakaretler yağdırdığımı hatırlamıyorum bile. Demek ki en az 1 yıl olmuş, ne güzel. Ama yine kontrolü sağlayamamış olmam üzücü.

Kendine gel Barış.

Yorum Bırak

2015 yılı itibarıyla kimim, neyim ben?

Çok ama çok (ama gerçekten çok) uzun zamandır Hakkımda sayfasını güncellemiyorum. Öyle ki, 2013 yılında Beyn’deki kişisel yazılarımı BarisUnver.com’a taşıdığım zaman, Beyn’deki “Hakkımda” sayfasını alıp, Beyn’le alakalı olan kısımları çıkardıktan sonra BarisUnver.com’da yayınladım ve bir düzenleme yapmadım.

Bugün bu hatamı düzelteyim dedim. Hem yazımı yazmış olurum, hem de bitirdikten sonra yazdıklarımı “Hakkımda” sayfamı yenilemek için kullanırım. Nasıl ama?

Kimim?

Adım Barış Ünver. 25 Kasım 1988 doğumluyum.

İzmit’te doğdum, İzmit’te büyüdüm. Lisenin bir kısmını Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, kalanını Kocaeli Anadolu Lisesi’nde okudum. Sonra okumak için Ankara’ya geçtim. Gazi Üniversitesi’nde Bilgisayar Programcılığı, Anadolu Üniversitesi’nde de İşletme (açık öğretim) bölümlerini okudum.

2006 yılından beri aktif olarak, 2010 yılından beri profesyonel olarak web tasarım işleriyle uğraşıyorum. WordPress altyapısı konusundaki uzmanlığım hem yaptığım internet sitelerinde yardımcı oluyor, hem de bu konuda danışmanlık ve yazarlık yapıyorum. (En sevdiğim referansım, dünyaca ünlü Tuts+ sitesinin WordPress kategorisinin başyazarı oluşum ve orada yayınlanan İngilizce makalelerim.

Bunun yanında, amatör olarak siyasetle ilgileniyorum. Beyn’de yazdığım pek çok siyaset yazısı var, hatta aralarında Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkatini çok çeken bir yazı da vardı. Kısmetse, ileride siyasetle uğraşmak istiyorum.

Sonuç

Sonuç olarak… hayatımda pek bir değişiklik olmamış yav. Olsun, yeni şeyler oluyor, olacak.

Yorum Bırak

Kendime koyduğum minik, şirin kurallar

Çok katı kuralları olan, aşırı disiplinli bir adam değilim. Kuralsız yaşayan, geniş, disiplinsiz bir adam da değilim. Valla değilim. Yemin ediyorum bak. Benim de kurallarım var.

Saat 1’de bilgisayar kapanır: Uykum olsa da, olmasa da saat 1’de bilgisayarı kapatıyorum. Kapattıktan sonra zaten uykumun gelme süreci başlıyor, hissediyorum. Ama bazen, nadiren, kırk yılda bir kuralımı bozduğum oluyor. Olmamalı, biliyorum, yine de oluyor.

Her gün bir şeyler okunur: Ne olursa olsun, okumaya mecbursun. Kitabın yok mu? Var. Oku. Canın istemiyor mu? Dergi oku. Dergin yok mu? İnternete bak, faydalı bir makale oku. Mesela web tasarım hakkında. Mesela popüler bilim alanında. İnternetin mi kesildi? Uzatma, kitaplara dön. (Böyle böyle günde 100 sayfayı dolduracak uzunlukta kitap, dergi ve faydalı internet yazısı okuyorum. Yemin ediyorum bak.)

Dışarı çıkılır, biraz hava alınır: Köpek gibiyim lan ben. Her gün kendimi gezdirmezsem daralıyorum. Çoğu zaman dışarı çıkmak için bir nedenim oluyor gerçi, ama gün boyunca dışarı çıkmamışsam akşamleyin muhakkak çıkıyorum. En azından gece vakti markete gidip abur cubur alıyorum ki, evin bayatlamış havasından kurtulup biraz taze hava almış olayım. İyi geliyor.

Her gece uyumadan önce dua edilir: 17 Ağustos 1999’daki depremden sonra, babam her gece dua etmeyi öğretmişti bana. Yanlış hatırlamıyorsam İhlas suresini okuyordum en başta. (“Okuyordum” demeyeyim de, “anlamını bilmeden Arapçasını tekrar ediyordum” diyeyim.) Sonra ona Fatiha suresi katıldı, Sübhaneke duası katıldı, Ettehiyyatü duası katıldı, Ettehiyyatü duası çıktı, Sübhaneke de çıktı, İhlas suresi de çıktı ve en son Fatiha Suresi kaldı. Anlamını öğrenmekle kalmadım, Türkçe okumaya başladım. Yaklaşık 5 yıldır konuştuğum dilde ulaşıyorum rabbime. Fatiha’dan sonra içimden geldiğince konuştuğum da oluyor Allah’la. (Kimseye söylemeyin, sonra deli falan diyor bazı manyaklar.)

Sabah aç karnına dişler fırçalanır: Saçma bir eylem olduğunu düşünebilirsiniz ama sabah ağzınızdaki kokunun, çoğunlukla kötü bakterilerden kaynaklandığını biliyor musunuz? Onlardan kurtulmak lazım ve yutkunmak bile o bakterileri vücudunuza geri sokuyor. Dişlerinizi fırçalayabilirsiniz, ağız gargarası, votka veya saf etil alkolle çalkalayabilirsiniz veya Hintlerin binlerce yıl önce keşfettiği “yağ çekme (oil pulling)” tekniğiyle ayçiçek yağı, zeytinyağı veya hindistan cevizi yağıyla 15-20 dakika boyunca (evet) çalkalayabilirsiniz.

Yazı bitti.

3 Yorum

Günlerim nasıl geçiyor?

Yalan olmasın, rahat geçiyor. Yine yalan olmasın, rahat batıyor.

Uykumu düzene sokmak istiyorsam, alarmı kurduğum saatte uyanıyorum. Uykumu düzene sokma kararımın üzerinden 1 hafta geçtiyse, alarmı kapatıp geri yatıyorum ve öğle vakti uyanıyorum. Kendime iyi davranıyorsam ses çıkarmıyorum, kötü davranıyorsam kızıyorum kendime, küfür ediyorum.

Uyanma faslı bitti mi? Erken uyandıysam öğlene kadar, öğlen uyandıysam öğleden sonraya kadar bilgisayar başında, internette geziniyorum. Çalışmam gerekiyorsa, çalışıyorum. Kendimi kaptırırsam iyi çalışıyorum ama genellikle biraz çalışıyorum. Hava güzelse, canım sıkıldığında dışarı çıkıp gezdiğim oluyor.

Akşamları, yemeğimi yedikten sonra bazen film veya dizi izliyorum. Bazen internette gezinmeye devam ediyorum. Bazen çalışmaya devam ediyorum. Bakın burası çok enteresan: En değişken zamanlarım akşam vakitleri oluyor.

Geceye doğru, eğer uykum gelmediyse huzursuzlanıyorum. Öyle yapınca uykum daha da kaçıyor. Ama sakinsem genellikle uykumun geleceğini düşünüyorum ve paniklemiyorum. 12’ye doğru, günün son sayfalarını geziyorum falan…

1’de bilgisayarı kapatıyorum. Uykum olsa da, olmasa da kapatıyorum. (Sabahlamayı düşünüyorsam bu kuralı bozuyorum ama bozmamam lazım.) Uykum varsa, yatağımın yanındaki dergileri (çoğunlukla Uykusuz veya Popular Science) veya hafif bir kitap (çoğunlukla roman) okuyorum. Yoksa, daha ağır bir kitap alıp salona geçiyorum, kitabı orada okuyorum.

Yeterince uykum gelince de uyuyorum.

Not: Dışarıda herhangi bir işimin olmadığı günleri yazdım. Normal şartlar altında haftanın en az 4 günü dışarıda bir işim oluyor; eve tıkılıp kalıp, delirmeye fırsatım olmuyor.

İkinci not: Neden yazdım şimdi ben bunu? Hani bilgisayarınız yanıt vermediğinde klavyenin tuşlarına rastgele basıp, bir şey olmasını ümit edersiniz ve bazen gerçekten de tuşlara basmak sorununuzu çözer ya, hah, bu yazı da o hesap. Günlerimi gözden geçirirsem belki uyku sorunlarımı ve/veya “öteleme” sorunumu çözecek bir ışık yakarım kafamda. O yüzden.

Yorum Bırak

Futbolla olan münasebetim

Favori sporum, küçüklüğümden beri futbol oldu. Bu konuda kısa bir yazı yazayım bu sefer.

Futbolla tanışmam: Annem Galatasaraylı olduğu için (babam takım tutmuyor) ben de Galatasaray taraftarı oldum. Tanıştığım ilk zamanları (haliyle) hatırlamıyorum ama kaleci Hayrettin’in 4-2 kazandığımız Paris Saint Germain maçında kalesine gelen topu kalenin içinde tutarak gol yediğini hatırlıyorum. Yine de canavar gibi kaleciydi, Galatasaray’ın (tanıdığım) en iyi kalecileri arasında ilk 5’e girerdi. (İlk 3’te elbette Muslera, Mondragon ve Taffarel var ama üçü arasında sıralama yapamıyorum.)

UEFA kupasını kazandığımız zamanı da hatırlıyorum. Anneannemlerde izlemiştik maçı ve kafayı yemiştik. Vay be, penaltıları hatırlıyorum da şimdi… Hey gidi.

Oynayışım: “Beyin sporu” diye başlattıkları satrançta ortalama bir oyuncuydum, sıkılmazdım ama spor olarak da görmezdim. Uzun boylu olduğum için de ısrarlara dayanamayıp basketbola başlamış, 5. sınıfta okul takımının bir maçında fena halde rezil olduktan sonra (durduk yerde artistik bir hareket yapmaya kalkıp hareketi elime yüzüme bulaştırmıştım, tribünlerdeki kahkahaları hiç unutamam, neyse ki 1 ay bile geçmeden unutulmuştu) basketbolu da bırakmıştım. Futbola da ne zaman başladığımı tam hatırlamıyorum ama 6. veya 7. sınıf zamanları olması lazım. Kaleciliği sevdiğim için kaleci pozisyonunda başlamıştım; kış vakti hafta sonları erkenden kalkıp futbol okuluna gitmeye üşendiğim için bir süre sonra futbol okulundan da alındım. (Uyku düzenimin o zamanlarda bile hayatımı etkilediğini şimdi fark ettim, kendime küfür ettim. Neyse.) Daha sonra amatör olarak bilardo, masa tenisi ve hentbol da oynamışlığım var ama futbol hala en sevdiğim spor.

Halı saha maçları da futbolun en sevdiğim hali – ne yazık ki çevremdeki arkadaşlarım arasında halı saha maçı ayarlayacak sayıda futbolsever arkadaşım yok. (Ankara’daki halı saha maçlarınızda kontenjanınız varsa beni alın arkadaşlar. Yalnız kalecilikten soğudum, 10 yıla yakın süredir defans bölgesinde oynamayı seviyorum. Alın beni.)

Maç izleme alışkanlığım: Dedim ya, küçüklüğümden beri Galatasaray maçlarını izlerim. Cine5 öncesi zamanları hatırlamıyorum, sonrasında da ne Cine5, ne Digiturk, ne de D-Smart aldık, o yüzden lig maçlarını pek izlemedim. (Derbiler hariç tabii.) Lise döneminde maç izleme alışkanlığımda gerileme olsa da, üniversite için Ankara’ya geçtikten sonra gerek kafelerde, gerek kahvehanelerde özellikle Galatasaray’ın derbilerini ve Avrupa maçlarını bol bol izleyerek alışkanlığımı tekrar geliştirdim. (Milli maçları neredeyse her zaman evden izledim.) Şimdilerde sadece Galatasaray’ın değil, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın da Avrupa maçlarını izlemeyi seviyorum. Kahveye daha az, kafelere daha çok gider oldum.

Futbol oyunları: Oyun konsollarında futbol oyunları oynamayı hiç sevmem çünkü elim ağrır. Bilgisayarda da en son FIFA 99’da kaldım ama alışırsam fena yaparım sizi.

Son sözüm: Futbolla ilgilenen insanları “boş insanlık” ile hor görürler. “Kitleleri kontrol etmek için 3 S yeterlidir: Spor, seks ve siyaset” diye bir söze dayanarak eleştiren enteller, bu sözün hemen ardından Candy Crush’ta 452. bölümü geçmeye çalıştıkları, Instagram’a koydukları fotoğraf 100. beğeniye ulaşınca sevindikleri veya Selahattin Demirtaş’a methiyeler düzdükleri zaman biraz komik oluyorlar.

Sporun, özellikle futbolun kitleleri uyuttuğu, uyuşturduğu, dikkatini çeldiği doğrudur. Yine de baktığınız zaman bağımlısı olunan her şey (istisnasız) kitleleri uyutur, uyuşturur ve dikkatini çeler. Önemli olan futbola, basketbola, Candy Crush’a, Instagram’a, siyasi gündeme bağımlı olmamaktır. O yüzden futbola burun kıvıran Cihangir solcuları kıçımı yesin, futbol (dozunda alındığı zaman) süperdir.

Yorum Bırak

Neler yaptım, neler yapmam lazım, neler yapıyorum?

Bu yılın başında çok büyük kararlar vermedim, bu yılın benim yılım olacağını düşünmedim, bu yıla özel bir anlam atfetmedim. Ama bu yıl canavar gibi geçiyor, ayıptır söylemesi.

Geçiyor geçmesine de, yapmam gerekenler konusunda hala sıkıntılıyım. Bu yazıda da şimdiye kadar yaptıklarımı, yapmam gerekenleri ve yapmakta olduğum şeyleri yazayım dedim.

Bu yıl boyunca neler yaptım?

Ayda 6 kitap okudum: Temmuz ayı sonu itibarıyla okuduğum kitap sayısı 42. Aylık ortalamam 6. Söylemesi ayıp mı? Bence değil. Asıl siz utanın pis cahiller.

Tuts+’ta başyazar oldum: 3 yıllık yazarlığımın sonucunda, bu yılın nisan ayında Tuts+’ta kıdemim arttı ve başyazar oldum. Küçümsemeyin, döverim: Ana dili İngilizce olan tonla yazarın arasında bana WordPress kategorisinin başyazarlığını verdiler! AKP’nin tek başına iktidar olamamasından sonra, benim için bu yıl en sevindirici haber bu oldu.

Kendi evime çıktım: Eylül 2006’dan beri, yani 8 yıldan uzun bir süre boyunca, canım babaannemle ev arkadaşlığı yaptık. O bana baktı, ben de ona baktım. Kadıncağıza çok çektirdim. Sonrasında babamla annem abuk bir karar alıp, 33 yıllık evliliklerini bitirmek üzere ayrılınca babam geldi, ana ocağına döndü, ev biraz daha küçüldü. Evde çalışmak olanaksızlaşınca (kimseyi suçlamıyorum, evden çalışmak çok ama çok zor bir meziyet) kendime ufak bir ofis tuttum ve yazılarımı orada yazmaya, sitelerimi orada yapmaya başladım. İyi gidiyordu ama bir yandan kendi evime çıksam performansımı ne kadar artırabileceğimi, hayatım üzerindeki kontrolü nasıl daha iyileştirebileceğimi düşünüyordum. Geçen yılın sonlarına doğru elime iyi bir miktar para geçince, kendi evime çıkmaya karar verdim ve şansa bakın, babaannemin bir sokak altında harika bir yer buldum!

Oruç tuttum, Kur’an okudum: 42 kitabın 2’si, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an-ı Kerim meali. Yıl içerisinde bir defa okumuştum, bir defa da ramazan ayı boyunca okudum. Bütün ramazan ayını da oruç tutarak geçirmeyi başardım, hamdolsun. (Karışmak gibi olmasın ama Arapça bilmiyorsanız, Kur’an’ı orijinal dilinde anlamadan okumanın hiçbir faydası yok. Ben söylemiyorum, Allah söylüyor, bizzat Kur’an’da yazıyor bu.)

Bu yılın geri kalanında neler yapmam gerekiyor?

Ehliyet almam gerekiyor: Yıl sonunda “stajyer ehliyet” dönemi başlıyor. Gerçi şimdi baktım, düşündüğüm kadar korkunç bir şey değilmiş: Alt tarafı 2 yıl sonra tekrar yenilenmesi gereken, 75 ceza puanı hakkı bulunan bir çeşit ehliyetmiş. Ama yine de durduran polislere ilk dönem alay konusu olması çok mümkün, o yüzden mümkünse yıl sonuna kadar bir sürücü kursuna gidip araba kullanmayı öğrenmem ve ehliyetimi almam gerekiyor.

Projemi hayata geçirmem gerekiyor: Bu yıl sonuna kadar değil, ay sonuna, hatta gün sonuna kadar halletmem gereken bir şey. Elimde bana iyi para kazandırması muhtemel, global ölçekte bir WordPress hizmeti projesi var (yakınlarım projeden haberdar). Bunu yapsam, ayda 5 müşteri bana araba aldırır, günde 1 müşteri bana ev aldırır. Ama eşekliğime doymayayım, çok az hazırlanıyorum bu projeye.

Beyn’i düzenlemem gerekiyor: Beyn’in 10. yaş günü yaklaşıyor. 2 yıldır kafamda Beyn’le ilgili bir proje var, eğer bu projeyi 21 Ocak 2016’ya kadar gerçekleştirebilirsem, o zaman gerekirse kredi falan çekip İstanbul’da bir lansman partisiyle yeni Beyn’i tanıtacağım. Bakalım, hayırlısı.

Kitap yazmam lazım: Kişisel gelişim sektörünü tiye aldığım, bu endüstriyi eleştirdiğim bir kitap yazıyorum. Daha doğrusu konu başlıkları belli, bölümler belli ama yazmıyorum. Her gün oturup yazmayı başarsam 1 ayda bitecek kitap. Bitse, yayınevlerini dolaşıp bastırmaya çalışacağım. Bunu da yapmam lazım.

Tiyatro oyunumu bitirmem lazım: Amatör senarist olduğumu bilen var mı? Ben bile unutuyorum bazen. Başladığım bir tiyatro oyunu var, onu bitirmeliyim. Bitirip, yazarlık hocama göstereceğim. O “tamam, bu olmuş” dese, onun öğrencisi ve benim tiyatro hocama yönetmenliği kabul ettireceğim. O da yönetmenliği kabul etse, yakın dostum Onur’la beraber bu oyunu oynayacağız. (Amatör tiyatro oyuncusu olduğumu bilen var mı? Ben bile unutuyorum bazen.) “Ölme eşeğim ölme” demeyin, her şey gayet mümkün.

Şu anda neler yapıyorum?

Oyun oynuyorum: Kendimi hiçbir zaman bir oyun bağımlısı olarak görmem, ama 16 yıldır usanmadan oynadığım (peki tamam, zaman zaman usanıp silmişliğim var) bir oyun var: Heroes of Might and Magic 3. Oynayanlar ne kadar zevkli, ne kadar karmaşık bir oyun olduğunu bilirler. Good Old Games isimli şer odağı, faiz lobisi sağ olsun, bu kadar eski bir oyunu tutup Windows’un son sürümlerinde çalışacak şekilde düzeltmiş ve satışa sunmuşlar; dolayısıyla son birkaç yıldır rahatça oynamaya devam ediyorum. Yeni evime geçtiğimden beri masaüstü bilgisayarımı da açmadığım için, dizüstüne yükledim bu oyunu. İyi halt ettim: Hani dizüstüm sadece işim içindi?

Yazı yazıyorum: Buraya yazıyorum. O kadar. Eylül ayı itibarıyla Tuts+ yazılarına da tekrar başlayacağım. Hatta bu ay itibarıyla bir yerde daha yazmaya başladım, yarın veya öbür gün onun yazılarına da başlayacağım.

Ekşi’de geziniyorum: Kurtulmam gereken şeylerin başında geliyor, Ekşi Sözlük bağımlılığı. Ama gezmesi çok zevkli, okumak çok eğlenceli. Ben ne yapayım?

Projeme hazırlanıyorum: Kendimi çok da kötülemeyeyim. Bazen, canım istediğinde, oyun oynamıyorsam, yukarıda bahsettiğim global ölçekli projeme hazırlanıyorum. O da biraz. Kafama sıçayım. Neyse.

Sonuç

Hangi sonuç?

4 Yorum