"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yazar: Barış Ünver

2019 günlük gelir-gider tablosu

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2019 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

NOT: Bu siteye abone olarak önümüzdeki yılın hesap tablosu yayınlandığında onun da haberini alabilirsiniz.

Yorum Bırak

2018 yılı günlük gelir-gider tablosu ile hesabınızı bilin

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2018 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

NOT: Bu siteye abone olarak önümüzdeki yılın hesap tablosu yayınlandığında onun da haberini alabilirsiniz.

1 Yorum

Yine her gün yazar mıyım?

Selam. N’aber? Beni özlediniz mi?

Hem Beyn’e, hem buraya uzun süredir yazmıyorum. En son 5 Ocak 2017’de bir yazı yayınlamışım. Herhalde 10 küsur yıldır ilk defa bu kadar uzun bir ara vermiş oldum. Ama tekrar yazmaya başlıyorum. En azından tekrar yazmayı planlıyorum. Üstelik bu seferki planım daha sağlam gibi.

Şöyle bir gerçek var: Her gün yazmazsan, yazma alışkanlığın gelişmiyor. Gelişen yazma alışkanlığın da yok oluyor. 2013 yılının yazında bitirmeden önce 7 yıl boyunca yazdığım “gün özetleri”, bu yazma alışkanlığımı (o amaçla yapmış olmasam da) epey bir süre idare ettirmişti. Yazarlığını geliştirmek isteyenlerin okuduğu İngilizce blog’larda yazıldığı gibi her gün 500 kelime yazmasam da, ortalama 200 kelimeden oluşan “gün özetlerimin” yanında her hafta iki-üç tane 500 kelimelik yazı yazıyor, her haftayı takribi 2500-3000 kelimeyle kapatıyordum. 2013 yılının ortasından beri gerileyen yazma alışkanlığımın bu yıl bütünüyle tükendiğini söylersem yalan olmaz, zira 2017 yılının 5. ayının ortasına geldik ve benim bu yıl yazdığım yazı sayısı 2. İki. Tuğ. Dö.

Şimdiyse, “Yardırma günleri” başlıklı yazımda yazdığım fikri biraz daha geliştirip, uygulamaya geçirmeyi düşünüyorum. Adımlar şöyle:

Birinci adım: Yazı fikirlerini belirle

Bu, işin en kolay kısmı. Bende fikirden bol şey yok. Yazı fikirlerini, hangi ortamda yazacağıma dair bir gruplama yapmadan bir yere not edeceğim (şu anki listeleme uygulamam Wunderlist). Beyn, burası, yazacağım kitap, Optimocha, WP Kafe falan… Taslak haline gelir mi, gelmez mi diye düşünmeden kafamdaki bütün fikirleri o listeye dökeceğim.

İkinci adım: Yazı taslaklarını oluştur

Belli bir süre demlenen fikirleri, yazılmaya layık olduklarına ikna olduğumda, taslağa dönüştüreceğim. “Yardırma” kısmı orada devreye girecek: WordPress panelinde (veya Microsoft Word’de) yazı taslağını oluşturma, yazı görselini ve başlığını belirleme gibi “minimum yaratıcılık” gerektiren işleri halledip, somut bir taslak oluşturacağım. (Bir not: Bu şekilde hazırladığım taslak sayısı Beyn’de 15, Optimocha’da 20, yazacağım kitapta ise 19. Yani halihazırda bekleyen 54 tane taslağım mevcut!)

Bu sistem için bugün akıl ettiğim değişiklik ise şu: Bu taslakları ufak, boş kartlara yazıp biriktireceğim. Bir sonraki adımda bunun neden acayip faydalı olduğunu ve şimdiye kadar biriktirdiğim taslaklara neden başlamadığımı anlatacağım.

Üçüncü adım: Her gün RASTGELE bir yazı yaz

Birikmiş taslaklarımı kullanmamamın sebebi, önce hangisine başlayacağımı bilememem. Bugün düşündüğüm “rastgelelik” kısmı, bu bilinmezliği bilinmezlikle çözecek. (Of çok pis felsefe yaptım.)

Kartlardan bahsettim ya, hah, fikirden taslağa dönüştürdüğüm her yazının kartını o kart destesinin içine rastgele yerleştirip, desteyi de bir defa karıştıracağım. Üstüne, her gün o desteden kart çekmeden önce desteyi bir kez daha karıştıracağım. Böylece hangi kartı çekeceğimi bilmeyeceğim. Bu da, “Nereden başlayacağım?” sorusunu benim için benim rızam olmadan yanıtlamış olacak. Güzelliğe bakar mısınız?

Sonuç

Bu sistemi yarın hayata geçirmem mümkün değil. Önümüzdeki hafta da muhtemelen olmaz. Ay sonunda finallerim başlıyor, onlar bitene kadar da olmaz muhtemelen. Ramazan ayında “enerji” bakımından bir sıkıntı yaşamazsam haziran ayı ortasında, o konuda sıkıntı yaşarsam haziran ayı sonunda bu sistemi hayata geçirip her gün bir yerde bir yazı yayınlamaya başlayabilirim diye umuyorum. Tekrar ediyorum: Umuyorum.

Daha önceden heves edip, planlayıp da uygulamaya geçiremediğim “sistemler” oldu, okuyan bilir. Bu seferki sistemin altyapısı gözüme daha sağlam göründü, o yüzden umutluyum. Ama sistemimi hayata geçirip sizler için okunacak daha çok içerik üretebilmem için bana yardım etseniz, beni gaza getirseniz pek hoş olur. Tweet atın, eposta atın, eposta bültenime kaydolun, beraber beni geliştirelim.

3 Yorum

Hesabınızı tutmanız için, 2017 yılı günlük gelir-gider tablosu

ÖNEMLİ: Aynı gelir-gider tablosunun 2018 yılı versiyonu için buraya tıklayın!

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2017 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

11 Yorum

Suicide Squad’ı neden beğenmedim?

Bugün bir dostumla sinemaya gittik, Suicide Squad’ı izledik. Spoiler vermeden yorumlayacağım.

Baştan düzelteyim: Başlıkta yazdığım kadar net bir biçimde “beğenmedim” diyemem. Ama filmin bu şekilde olacağını bilseydim, blu-ray’i çıktıktan sonra evde izlemeyi tercih ederdim. Yoksa, film sırasında eğlendim.

Bi’ defa, filmin 3B olmasını gerektirecek hiçbir olayı yok. Resmen laf olsun diye 3B yapmışlar. Filmdeki canavarın bir kolunu seyirciye yaklaştıracağım diye seyirciye eziyet etmeye gerek yok.

Sonra, film size karakterleri yeterince tanıyamadan onlara alışmanızı bekliyor. Mesela bu filmden önce Deadshot karakterinin tek başına bir filme ihtiyacı varmış, The Joker ve Harley Quinn’in beraber rol aldıkları bir film gerekiyormuş. Iron Man gibi, Thor gibi, Captain America gibi… Ama yok, neredeyse yönetmen çıkıp “Arkadaşlar bunun adı Harley Quinn, bunu zaten tanıyorsunuz, bu da Boomerang, şimdi bunlar dövüşecek falan.” diyecekmiş.

Bir de, filmde Batman de, The Joker da “konuk oyuncu” rollerinde. (Bu biraz spoiler’ımsı oldu, ama filme onları izleme beklentisiyle gidiyorsanız bilmeniz lazımdı. Artık biliyorsunuz.) Hatta filmin sonunda “Eee, bütün şehir yıkılıyordu da Batman neredeydi? Uyuyakalmış galiba.” diyebilirsiniz. Ben dedim.

Hikaye bütünlüğü diye bir şey de yok. Sırf filme gidelim, patlamalar ve dövüşler izleyelim, bir de Margot Robbie’nin kıçına bakalım diye yapmışlar sanırım filmi. (Evet baktım, ne var? Erkeğiz sonuçta. Kadınlar bile bakmıştır. Marvel’da da Scarlett Johansson var ama onun kıçı ekranın yarısını kaplamıyor.)

Filmden çıkınca dostumla konuşurken, öyle çok aşırı usta senaristler olmamamıza rağmen, senaryo yazarken dikkat edilmesi gereken iki kuralı konuştuk:

  1. Kötü karakterlerin bile kendilerince haklı birer varlık sebepleri olmalı. (Bu filmde yoktu.)
  2. Herkesi yenebilecek güçte bir iyi kahraman veya bir kötü adam yaratmayacaksın. (Bu filmde vardı, resmen keyfimi kaçırdı.)

Bu arada Margot Robbie’nin kıçını hatırladığıma (ve hatırlattığıma) bakmayın, ilk defa kadının oyunculuğunu beğenmedim. Focus’ta, The Wolf of Wall Street’te gayet iyi oynamıştı bu hatun, ama bu filmde basbayağı abartılı oynamış. Bu filmde karaktere girememesinin sebebini karakterin inşa edilememiş olmasına bağlayabiliriz belki.

Bir de not düşeyim: Jared Leto, The Joker rolünde Heath Ledger’ın yanına bile yaklaşamamış. Bunu “The Joker bi’ defa Heath Ledger’ın hayatına mal olan bir karakterdi tamam mı Bensugül!” kafasıyla söylemiyorum; Jared Leto da Margot Robbie gibi abartılı oynamış. Ayrıca Heath Ledger’ın oynadığı The Joker karakterinin altyapısı hakikaten daha sağlamdı.

Son karakter analizi: Will Smith iyiydi. Ama Will Smith de “biraz komik ve acayip karizmatik sert adam” karakterlerinden biraz fazla ekmek yemeye başladı. Neyse ki yakışıyor herife.

Benim böyle karakter analizleri kastığıma bakmayın, konu hakkındaki teorik bilgim çok değil. Ama bir filmden etkilenmek için karakterlerin üç boyutlu olması gerekiyor ve Suicide Squad’da bu yok. Bazı karakterler sırf var olmak için var (üstelik bazıları film sonuna kadar dayanıyor, ölmüyorlar bile), bazılarıysa seyirciyi etkilemek için var.

Sonuç? Zerre beklentiniz olmadan, sırf vurdulu-kırdılı film izlemek için gitmek istiyorsanız gidin. Yoksa, evde izlemeyi bekleyin.

2 Yorum

Bireysel, kişisel gelişimsel “yaz kampı”

Haziran ayında moralim çöküşe geçmişti. Öyle ki, her şeyi sallamaya başladım. Düzenli oruç tutmadım, yapacağım işleri aksattım, Optimocha üzerinde minimum eforu bile sarf etmedim, yazı bile yazmadım. Bu süreçte bol bol film izledim, bol bol vicdan azabı duydum ve çare olarak biraz daha film izledim. Bütünüyle boşa gitmese de, haziran ayında minimum düzeyde üretkendim.

Bayramda anneannemin yazlığına gittim, biraz temiz deniz havası aldım, akrabalarımla görüştüm. Hava değişikliği iyi geldi. Orada bir “kamp” planı yaptım:

  • Sabah 9’da kalk.
  • 9 buçuğa kadar kendine gel.
  • 9 buçuktan 10’a kadar kahvaltını et.
  • 10’dan 11’e kadar yazı yaz. (Ne yazdığın önemli değil. 10 kelime, 100 kelime de olsa bir şeyler yaz.)
  • 11’den 12’ye kadar spor yap. (Hafta içi her gün!)
  • 12’den sonra güne başlayabilirsin. (İşini gücünü de 12’den sonra yap.)

3 gündür bu planı uyguluyorum. Birkaç düzenleme yaptım, şimdiki hali şu şekilde:

  • Sabah 9’da kalk.
  • 9’dan 10’u çeyrek geçeye kadar kendine gel, bu sırada kahvaltını et, haberleri falan oku.
  • 10 çeyrekten 11 çeyreğe kadar yazı yaz.
  • 11 buçuktan 12 buçuğa kadar spor yap. (Yine hafta içi her gün!)
  • Eve dön, duş al. (Bunu da nasıl unuttuysam…)
  • 1-1 buçuk arası güne başlayabilirsin.

Peki, kendimi böyle bir disipline sokmamın sebebi ne? Kafayı mı yedim?

Yok, sadece son zamanlarda okuduğum psikoloji makalelerine dayanarak düşündüm bu “yaz kampı”nı. Makalelerde yazdığına göre, irade gücü de kas gücü gibi geliştirilebilen ve eriyen bir şey. İradeni güçlendirmek için disiplinli bi şekilde “irade kası”nı geliştirmek gerekiyor.

Haziran ayında, moralim çöküşe geçtiğinde, kendimi “iradesi zayıf, disiplinsiz biri” olarak kabul etmiştim. Ve bir şeyi kabullendiğin zaman, o şeyi değiştirme yükünden kurtuluyorsun. Eee, ne anladım o zaman ben o işten?

Bu kampa ne kadar devam ederim, bilmiyorum. Değişmeye, gelişmeye devam edecek, orası kesin. Ama bir noktadan sonra hafifleteceğim, ya da güne yayacağım. İşimi-gücümü de bu rutinin içine yedirebilirim mesela.

Bakalım bakalım.

Yorum Bırak

Karşıdan gelen kişiyle çarpışmamanın yolunu buldum

Herhalde şimdiye kadar attığım en kötü başlık bu oldu. Yahu, adı bir türlü aklıma gelmiyor, ya da adı yok bu olayın!

Hani yolda yürürsün, karşıdan biri gelir, sonra yaklaşırken bakarsınız ki yürüdüğünüz yollar kesişecek, o yüzden yön değiştirirsin, karşındaki de aynı şekilde yön değiştirir ve yeni yönleriniz de kesişecek gibi olur, bu sırada birbirinize daha çok yaklaşmışsınızdır, son bir hamleyle tekrar yön değiştirirken görürsünüz ki karşınızdaki de aynı şekilde yön değiştirir falan… YOK MU ABİ BUNUN BİR ADI?

Neyse işte, anladınız bence. İsmi olmasa da (veya ben ismini bilmesem de), insanı fena halde tedirgin eden bir durumdur.

Ve bu yazıda, bu sorunun hem sebebini, hem çözümünü anlatacağım dostlar. Beni takip edin a dostlar.

En başa dönelim: Yolda yürüyorsunuz. Karşınızdan da biri geliyor. Bilinçli veya bilinçsiz bir hesapla, yürüdüğünüz yolların kesişeceğini, çarpışacağınızı fark ediyorsunuz.

HAH! Buraya kadar sorun yok, ama buradan sonrası sizi gerecek. Neden mi? Çünkü yanlış yöne bakıyorsunuz.

Evet, baktığınız yön de önemli. Baktığınız yön, yöneleceğiniz yönün ipucunu veriyor. Sorunun başladığını hissettiğiniz anda mesela 10 derece sağa dönseniz bile, karşınızdan gelen kişiye doğru (onun sağına, soluna, direkt ona) baktığınızda sorunu devam ettirmiş oluyorsunuz. Ayaklarınız farklı bir yöne gidiyorken gözleriniz farklı bir yöne bakıyorsa, karşınızdakinin de kafası karışıyor. Hal böyle olunca, karşınızdaki kişi de yönünü değiştiriyor ama dikkati yine sizde olduğu için, yine başka bir yöne (muhtemelen size, sizin sağınıza veya sizin solunuza) bakıyor, aynı sizin yaptığınız gibi. O yüzden kaç defa yön değiştirirseniz değiştirin, çarpışacaksınız.

Çözüm de basit: Sorunun başladığını hissettiğiniz an mesela 10 derece sağa döndüyseniz, sağa bakın. 10 derece sola döndüyseniz, sola bakın. Karşınızdaki kişinin sağına-soluna bakmayın, direkt olarak yürüdüğünüz yöne bakın. Yönünüzü de mümkün olduğunca geniş bir açıyla değiştirin ki, yeni yönünüz mümkün olduğunca belirgin olsun. Karşınızdan gelen kişiyi görüş alanınızdan çıkartmanıza gerek yok, ona doğru bakmayın yeter.

Bu kadar. Dünyadaki sorunların yarısını çözdüm gibi oldu. Nobelim nerede benim? NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ’NÜ VERİN BANA!

Not: Hala anlaşılmamış olabilir. Profesyonel kamera ve mikrofonu olan varsa iletişime geçsin, videosunu çekeceğim. Şaka yapmıyorum. İletişin benimle.

Yorum Bırak

Favori kahvaltım

Optimizasyon manyağıyım ya, illa kahvaltımı da optimize etmeliyim dedim. Şimdilik doğru yoldayım zira fena halde lezzetli ve inanılmaz besleyici bir kahvaltı rutini oluşturdum.

Sabah kalkıyorum. (Bazen sabah kalkamayabiliyorum ama olsun.) Alarmı kapattıktan sonra mutfağa gidip buzdolabından kefiri çıkartıyorum, bir bardak içiyorum. Sonra bir tane yeşil elma alıp, yıkayıp yiyorum. Üzerine bir de muz yiyorum. Sonra bilgisayara geçiyorum.

Haberler, e-postalar, Facebook falan derken saat 11’e yaklaşıyor. Kalkıyorum, tekrar mutfağa gidiyorum. Krep zamanı.

Su ısıtıcıyı açıyorum, su ısınmaya başlarken geniş kabımı alıyorum. Buzdolabından iki yumurta ve sütü, lavabonun altındaki dolaptan da unu çıkartıyorum. Kaba önce yumurtaları kırıyorum ki kabuk düşerse hemen fark edeyim ve alayım, atayım. Üzerine bir bardak un, bir bardak da sütü boca ediyorum. “Bardak” dediğim, fotoğrafta da gördüğünüz 250 mililitrelik kupa. (Elbette kahveyi koymadan önce bardağı şöyle bir yıkıyorum, heheh.)

Tık. Su kaynadı. Daha ufak bir cam kaba, tezgâhta duran yulaf ezmesinden yarım bardak boşaltıyorum, üzerine de bir bardak kaynar su koyup mikrodalga fırına atıyorum. (Düz yulaf ezmesi de olur ama ben geçen gün kuru meyvelisinden aldım, krepte çığır açtı.) Mikrodalgayı açıp en yüksek ayarda 1 dakika kadar bekletiyorum ve çıkartıyorum. Elim yana yana suyunu süzüyorum, yulaf ezmesini de geniş kaba atıyorum.

Çırpıcıyı alıp, yumurta-un-süt-yulaf ezmesi karışımını hızlı hızlı çırpmaya başlıyorum. 30 saniye civarı çırptıktan sonra topak mopak kalmıyor, tavaya dökülmeye hazır hale geliyor.

Bu karışımdan iki tane orta kalınlıkta krep çıkıyor. Tavaya biraz bitkisel margarin koyup (Bir not düşeyim: Eskiden tereyağı kullanıyordum ama bitkisel margarin daha ekonomik gelmeye başladı. Eski sevgilim margarinlerin çok zararlı olduğunu söylerdi, ona inat yapıyor da olabilirim, heheh.) margarin eriyip çıtırdamaya başladıktan sonra karışımın yarısını tavaya döküyorum, kapağı kapatıp bilgisayar başına geri dönüyorum. İki-üç dakikada bir kontrole dönüyorum (Hayır, şimdiye kadar hiç yakmadım.) ve karışım tamamen katılaşmışsa ters çevirip, kapağı tekrar kapatıp, bilgisayar başına dönüyorum. Özellikle denk getirmiyorum ama krepler olurken hep köşe yazısı okuduğumu fark ettim.

İki tarafta da kahverengi nefis lekeler oluşunca, içinin yumuşaklığı da gidince, hazır olan ilk krebi tabağa koyup karışımın kalanını tavaya boşaltıyorum ve ilk krepteki süreci tekrar ediyorum. İkinci krebi tabağa koymadan önce, ilkinin üstüne bal ekliyorum. Sonra da, fotoğraftaki gibi bölüyorum. (Bazen de pizza dilimi gibi sekize bölüyorum.)

Dediğim gibi, kesinlikle çok lezzetli ve son derece besleyici bir kahvaltı oluyor. Öyle ki, 11 civarında bunu yediğimde öğle yemeğine de ihtiyaç kalmıyor, akşam 7-8’e kadar acıkmıyorum. Ayrıca “her gün yesem sıkılmam” kontenjanına girmeyi de başardı.

Ben bu kahvaltıyı herkese tavsiye ederim, ama önerilere de açığım. Var mı önerileriniz?

4 Yorum

YDS’ye girdim (üstelik çıktım da)

Hey gidi… Böyle bir sınava girmeyeli uzun süre olmuştu. (En son girdiğim seviye tespit sınavı 2008’deki ÖSS’ydi. Evet, o zamanlar adı hala ÖSS’ydi o sınavın.) Onca zaman sonra bugün, yüksek lisansta “aha benim İngilizce bilgim bu” diye vereceğim belgeyi almak için Yabancı Dil Sınavı’na girmiş bulundum. Önce kafama, sonra elime geçirdiğim bir kağıda yazdığım notlarımı buraya aktarayım.

Yaz saati uygulaması benim için sıkıntı olmadı, çünkü zaten sabah saat 3’ü 4’e aldığımız sırada ben ayaktaydım. Ondan sonra “Ooo geç olmuş yahu” dedim, yattım. 7 buçukta da uyandım.

Bir elma, bir de muz yiyip çıktım. Metroyla Kızılay’a, dolmuşla Dikmen’e geçtim; Akşemsettin Ortaokulu’nda sınava girdim. Muhtemelen “ne gerek var şimdi para yakmaya” diyerek kaloriferi yaktırmayan, sınava giren yüzlerce insanın sınav boyu üşümesine sebep olan okul müdürüne selam olsun.

Bir selam da, sanki Pentagon’a alıyorlarmış gibi telefonundan anahtarına, otobüs kartından kalemine kadar her şeyin girişini yasaklayan ÖSYM’ye olsun. Gerçi Pentagon’a otobüs kartıyla girebiliriz bence. Telefonumuzu da en azından girişte bırakabilirdik Pentagon’da.

Sınav kitapçığı da ayrı komediydi. Sanki “şifresi” verilmiyormuş gibi kitapçıkları karıştırmalar, el yazımızdan bilgisayara yazıtipi çıkartacak kadar karakter yazmamızı istemeler… (Şaka yapmıyorum: İç kapakta büyük ve küçük harfler, rakamlar ve noktalama işaretlerinden oluşan bir seti tek tek doldurmamızı zorunlu kılmışlar. İnşallah sonra başkasının eline geçmeden imha edilir o kitapçıklar, yoksa kötü niyetli kişiler o kitapçıkları ele geçirirse boku yeriz.)

Neyse. Sınava da toplamda 2 defa çalıştım: Biri 2010 yılının başında girdiğim, 2007 yılına ait KPDS idi (85 almıştım); diğeri de 2010 yılının sonunda girdiğim ve aynı yılın bahar dönemine ait KPDS idi (91 almıştım). Çalışmayalı bi’ 5 yıl kadar olmuş yani, eheh.

Sınavda 80 soru vardı. İlk sayfa kolaydı, ikinci sayfa da kolaydı, üçüncü sayfa da… 20. sayfa da kolaydı :). Övünüyorum diye kızmayın; 4 yıldır İngilizce makaleler yazarak geçinen biri olarak bu sınav bana kolay gelmeseydi o zaman kendimden utanmam gerekirdi.

Sonuç olarak, 80 sorunun 78’inden eminim. Emin olamadığım soruların biri İngiliz Posta İdaresi’nin bastırdığı ilk “kendinden yapışkanlı pul” hakkındaydı, öteki de mağaralarda yaşamayı seven, kış uykusuna yatan yarasalar hakkındaydı. İki sorunın üzerinde toplam 10 dakika harcamışımdır herhalde.

Ha, dakikalar… Toplam 88 dakikamı sorulara, 22 dakikamı emin olmadığım soruları kontrole ayırdım. (Emin olmadığım soru sayısı ilkin 7-8 taneydi, sonra 2 tanesi dışında diğerlerini içime sinerek çözdüm.) Özellikle iyi ki kitapçıkla cevap kağıdını karşılaştırmışım: 74. soruyu cevap kağıdına yanlış geçirmişim, onu düzelttim.

Özetle, beklentim yüksek. Emin olduğum sorulardan da yanlışlarım çıkar, ama 100 üzerinden 80-90 arası bir notu kaparım diye umuyorum. Eğer sadece emin olmadığım iki soru yanlış çıkarsa 97,5 alırım. O iki sorudan biri yanlış çıkarsa 98,75 alırım. O da doğru çıkarsa Türkiye birincisi olur, havamı atarım.

Son olarak, “Senin gibi daha bir sürü kişi vardır yüksek net yapacak” diyerek sınavdan çıkar çıkmaz moralimi bozan, havamı söndüren ablama da buradan sevgilerimi iletiyorum. Gıcık. Kıl.

Yorum Bırak

Vazgeçmek için bahanelerim

Yeni bir iş kuruyorum. Ama kurmak istemiyorum. Kursam paramı kazanacağım, bundan eminim. Daha doğrusu şundan eminim: İşi batırsam bile, işe yatırdığım parayı geri alacağım. Yani işin riski yok. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela dünkü patlama. Aşırı derecede karamsarlaşıp, dün işi kurmaktan vazgeçtim. “Böyle bir ülkede iş bile yapılmaz.” dedim, sanki başka bir ülkeye gitmek istiyormuşum gibi. Halbuki istemiyorum. Türkiye’de hayatımdan memnunum. Ama işi kurmadığımda, elimdeki üç kuruşu yiyip bitirdikten sonra kendi evimde bile yaşayamayacağım. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela freelance çalışmak. Ayda bir kişiye veya kuruma internet sitesi yapsam, rahatça geçinebileceğim parayı kazanabiliyorum. Bunun için çalışsam belki gerçekten daha düzenli bir çalışma hayatım olacak. Üstelik verdiğim hizmet aylık gelirimi kümülatif olarak da artıracak. Şöyle açıklayayım: Birine site yaptığımda sitenin barındırma, güvenlik, yedekleme ve güncelleme hizmeti için yıllık bir ücret de alıyorum. 12 ayda 12 siteden 12x lira para, 24 ayda 24 siteden 36x lira para, 36 ayda 36 siteden 72x lira para. Kümülatif artıştan kastım bu. Site hazırlamak için aldığım para da buna dahil değil. Ama müthiş bir düzen de gerektiriyor, üstelik müşteriye öyle bir hizmet vermek lazım ki, senden hizmet almayı kesmesin. Onu geçtim, zaten şu anda kurduğum (ama başlatamadığım) işim de bir başka web hizmeti (web sitesi hızlandırma işi, adı da Optimocha). İşimi iyi yaparsam, kazandığım parayla freelance internet sitesi yapmanın da ötesinde, web tasarım ajansına dönüştüreceğim işi. Yani kurduğum işi ajansa dönüştüreceğim, işi daha da büyütmüş olacağım. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela yazarlık yapmak. Siyasete bulaşmak yerine yazarlık yapmak konusunu şurada yazmıştım, o yazıyı yazdığım günden beri de bu fikir aklımın bir köşesinde kendi kendine gelişiyor. O yazıda “bilişim sektöründe bir şirket kurup, kendi kendine çalışır hale getirmek” gibi bir alt-fikir de var, ama şimdilerde yazarlıktan para kazanmaya başlasam kesinlikle o alt-fikri unuturum. Kesin yani. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Ama kuracağım. Kaçarı yok, kuracağım. Belki batacağım, belki eşek yüküyle para kazanacağım, gerçi muhtemelen kazanamayacağım, gerçi muhtemelen batmayacağım da, ama kuracağım bu işi.

Hadi hayırlısı.

Yorum Bırak

İzledim: The Hateful Eight (2015)

Bir film hakkında yazmayalı 4 yıldan fazla olmuş. Quentin Tarantino’nun sekizinci filmiyle sahalara geri döneyim bari. Uzun uzun yazmayacağım, ama yazacağım.

Ben Tarantino’nun yönetmenliğini severim, ama filmlerinin asıl beğendiğim kısmı senaryolarıdır. İnce ince, ilmek ilmek işlenen senaryolarının da en çok diyaloglarını severim. Bu yönden Tarantino’nun en sevdiğim filmi, Inglourious Basterds’tır. Özellikle o filmin giriş sahnesi ve bar sahnesi (O yere bar denir, değil mi?) Inglourious Basterds’ı gözümde Tarantino’nun en iyi filmi yapar.

Ama The Hateful Eight, Inglourious Basterds’ın kalbimdeki tahtını rahatlıkla devirebilir. Neden mi? Çünkü Inglourious Basterds beni iki sahnesiyle tavlarken, The Hateful Eight bunu baştan sona bütün sahneleriyle yapabiliyor. Çoğu sinemaseverin sıkılacağı türden uzun uzun konuşmalar beni mest etti; üzerinde iyice, derince çalışıldığı her halinden belli olan replikler ve muazzam uzunluktaki hikayenin muazzam kurgusu sayesinde filmi ağzım açık, sırıtarak izledim. Kanlı sahnelerde de vahşi adamlar gibi çılgınca güldüm ama neden öyle yaptım bilmiyorum.

Filmin–bana göre–tek falsosu, İngiliz karakteri (Oswaldo Mobrey) canlandıran herif, Tim Roth oldu. Orada da tek sorumlu Tim Roth değil: Karakteri bariz bir biçimde baştan aşağı Christoph Waltz için yaratmış olması ama Christoph Waltz’u ikna edememesi yüzünden Quentin Tarantino’ya da kıl oldum, kusura bakmasın. (Bu karakter için Christoph Waltz’u düşünüp düşünmediği bir yerde yazmıyor, ama filmi izleyenler ve Christoph Waltz’u Inglourious Basterds ve Django Unchained filmlerinde izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Bunun için Tarantino’nun kalkıp “Evet ben o karakteri Waltz için yazdım.” demesine gerek yok yani.) Tim Roth’u ise hunharca aşağılamak istiyorum çünkü Christoph Waltz için yazılmış olan bir karakteri, bariz bir biçimde Christoph Waltz gibi oynamış. Yani Oswaldo Mobrey karakterini canlandıran Christoph Waltz çakması bir Tim Roth izlemiş oldum. Bu kadar güzel bir filme, böyle ucuz bir taklit yakışmamış.

Yine de, Tim Roth haricindeki oyuncu seçimleri inanılmaz iyi olmuş. Belki Jody karakteri için Channing Tatum’dan daha iyi bir oyuncu bulunabilirmiş ama bilmiyorum, Tatum da sırıtmamış. Diğer karakterler de harika canlandırılmış.

Müzikler harika, görüntü muhteşem, hikaye inanılmaz… Gidin izleyin yahu.

Yorum Bırak

2016 yılı için kullanabileceğiniz günlük hesap tablosu

Geçen yıl kendim için hazırladığım hesap tablosunu tanıttığım yazım, ilginç bir şekilde yılın en çok okunan yazısı oldu. Hazırladığım o gelir-gider tablosu da binlerce defa indirildi. İndiren herkes hesabını günlük olarak tutmayı başardı mı bilmiyorum ama, benim için bir gurur kaynağı oldu.

Bu yıl da, aynı tablonun 2016 yılı için hazırlanmış olan sürümünü paylaşmaktan gurur duyuyorum efendim. Pek bir değişiklik yok: Tarihlerdeki 2015’leri 2016’larla değiştirdim, bir de 2016 yılı “artık yıl” olduğu için 29 Şubat tarihini ekleyip formüllerle oynadım.

Özellikler

2015’te yazdığım yazıdan aynen kopyalıyorum:

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

İşte böyle. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilirsiniz:

» 2016 yılı günlük hesap tablosu «

Ben, başkaları dosyayı açıp gelirimi, giderimi okumasın diye dosyayı şifrelemeyi tercih ediyorum. Siz de isterseniz belgeyi şifreleyebilirsiniz. Microsoft Word kullanıyorsanız, “Word belgesi şifreleme” aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

Umarım işinize yarar. Eğer bir hata bulursanız veya bu tabloyu geliştirmek için bir fikriniz varsa, bu yazının altına yorum yazarak fikirlerinizi gönderebilirsiniz.

Sevgiler!

3 Yorum

Geçimsizlik

En acınası yanlarımdan biri olarak kabul ediyorum, geçimsizliği. Genel bir geçimsizlik değil, anlaşamadıklarım olsa da insanlarla genellikle iyi anlaşıyorum. Ama insanın annesiyle geçinememesi, acınası ve hatta lanet edilesi bir şey.

Öyle ara sıra tartışmaktan bahsetmiyorum. Kadıncağızla aynı ortamda bulunduğumuzda (ve hatta aynı ortamda bulunmadığımız telefon konuşmalarında bile) bir şekilde, bir noktadan sonra tartışıyoruz, kavga ediyoruz. İkimiz de çok sinirleniyoruz, ikimiz de çok üzülüyoruz. Ben onun damarına basmayı çok iyi biliyorum, o da benim damarıma basmayı çok iyi biliyor. Tartışma, atışmaya dönüştüğü noktadan itibaren birbirimize zarar veriyoruz. Düşünmeden.

Sonra da çok üzülüyoruz. Annemin düşündüklerini bilemem, ama çok üzüldüğünden eminim. Bense söylediğim bütün ağır sözler için, beni doğurup besleyen, beni ben yapan kadına öyle davrandığım için kahroluyorum. Genellikle kavganın bitişinden 15 dakika sonrasında geliyor bu hisler. Onu ne kadar üzdüğümü, kalbini ne kadar kırdığımı düşünüp, kendi bulunduğum ortamda ne yapacağımı bilmez halde hareket ediyor, kendimi o azaba teslim ediyorum.

Bu tartışmaların, kavgaların kökünde yatan sebebi çok düşündüm. Temelinde, benim İstanbul’dan İzmit’e dönüşüm (bkz: “Lise Hayatım” sonrasında yaşadığımız gerginlikler yatıyor olabilir. 1999 yılında yaşadığımız deprem olabilir. Ailenin 15 yıl sonra daha yeni yeni çıkmaya başladığı ekonomik krizin üzerimizdeki yükü olabilir. (Ki son kavgamız da yine parayla alakalıydı. Para yüzünden değildi ama parayla alakalıydı.)

Ama sebep ne olursa olsun, sonucu makul kılmıyor, “işte bu yüzden” diyebileceğim bir sebep olsa bile bu, kavgalarımızı rasyonelleştirmiyor. Kavga etmeye, birbirimize zarar vermeye devam ediyoruz.

Birkaç defa şunu düşündüm: Annemle geçinemiyorsam, annemle yaşadığımız her kavga bana ve daha da önemlisi ona zarar veriyorsa, onunla görüşmemek bir çözüm olabilir mi? Olabilir, ama bu herhalde yapacağım son şeylerden biri olurdu. Bunu ben de istemem, o da istemez. Birbirimize ne kadar zarar verirsek verelim, bir annenin çocuğundan veya bir insanın annesinden ayrı kalması, aklın alamayacağı kadar üzücü olurdu. Eksik bir hayat olurdu.

Peki, çözüm ne? Sabır ve tahammül, en makul ve en kolay çözüm gibi görünüyor. Ama şöyle bir sıkıntı var: Ben dünyanın en tahammülsüz insanıysam, annem de dünyanın en sabırsız insanıdır. Zaten sorunun özünde birbirimize, daha doğrusu çoğu zaman düştüğümüz görüş ayrılıkları sırasında birbirimizin düşüncelerine sabır gösterememek yatıyor. Onun “öyle” dediğine ben “böyle” diyorsam, konu ne olursa olsun kavga edebiliyoruz. Konu ne olursa olsun. Her konuda tartışmışlığımız var. Kimisi gerçekten önemli konular, kimisi–tabiri caizse–incir çekirdeğini doldurmayacak kadar önemsiz şeylerden çıktı. Kimisinde o beni çok üzdü, kimisinde ben onu çok üzdüm. (Bana hiç öyle dememiştir ama bir “hayırsız evlat” olarak benim onu daha çok üzdüğümü de biliyorum.)

Bir arkadaşım daha var, annesiyle bu kadar sorun yaşadığını bildiğim. Kusura bakmasın, benim bir gömlek üstüm o. Söylediğine göre ana-kız öyle kavgalar ediyorlar ki, benle annem o şekilde bir defa etmiş olsak bir daha birbirimizin yüzüne bakamayız. Üstelik o annesiyle yaşıyor, bana söylemiyor ama muhtemelen haftada birkaç defa bu şekilde kavga ediyor. Böyle düşününce benim annemle ortalama ayda bir defa kavga ediyor oluşumuz daha iyi gibi gözüküyor, ama değil. Birini bıçaklamak gibi düşünün: Birini defalarca bıçaklamak çok kötüyken, bir defa bıçaklamak “iyi” bir şey mi?

Çirkin benzetmeleri geçeyim, yazıyı bitireyim çünkü bir yere varamıyorum.

Sabır ve tahammül, kişilik özellikleriniz arasında yer almıyorsa, edinmesi çok ama çok zor yetenekler. Zorlamanız gerekiyor ve çoğu zaman zorlasanız da olmuyor. Sabırlı bir insan da sabır gösterirken zor durumda kalır ama sabırsız bir insanın sabır göstermeye çalışması, sütün kaynamasını beklemeye benziyor: O sütün kaynayacağını biliyorsunuz ve altındaki alev ne kadar harlıysa, o kadar hızlı kaynayıp taşmasını bekliyorsunuz. Yani sabır gösterirken bile, sabrın taşacağı zamana doğru ilerlediğinizi biliyorsunuz.

Tahammül de, aynı şekilde, doğuştan gelen bir yetenek değilse yapay bir tahammül hissini yaşıyorsunuz. Tahammüllü bir insan katlandığı şeye katlanmaya odaklanırken, tahammülsüz bir insan katlandığı şeye verdiği şansa odaklanıyor. Mesela tahammüllü bir insan ayak serçe parmağını masanın ayağına vurup dursa bile buna katlanabilirken, tahammülsüz bir insan üçüncü veya dördüncü seferden sonra masaya tekme tokat girişebilir. Öyle de manyak varlıklarız işte.

Çirkin benzetmeleri geçeyim dedim, saçma benzetmelere daldım. Sonuçlandırıyorum.

Annemle geçinebilmemiz için sanırım ikimizin de sabır gösterebilmesi ve tahammül edebilmesi gerekiyor. Sevgi konusunda sıkıntımız yok, birbimizi çok seviyoruz ve çok önemsiyoruz ama bu, birbirimize karşı sabırsız ve tahammülsüz oluşumuzu etkilemiyor. Yani ben annemi çok sevdiğim için daha tahammüllü davranamıyorum, annem de beni çok önemsediği için bana daha sabırlı davranamıyor. Sonuç olarak, ya bir şekilde sabır ve tahammül göstermenin yolunu bulacağız, ya da 9 yıldır olduğu gibi birbirimizden uzakta yaşayıp bir araya geldiğimizde birbirimize girmemek için dua edeceğiz.

Okura not: Yazmak, bazen insanı en çok rahatlatan şey olabiliyor. Bununla birlikte, düşüncelerinizi toparlayıp daha sağlıklı düşünebilmenizi de sağlıyor. Bu yazıya başlarken ağlak, depresif bir şekilde annemi ne kadar çok üzdüğümü, annemin de beni ne kadar çok üzdüğünü anlatmayı düşünüyordum. Yazdıkça yazı da değişti, düşüncelerim de değişti. “Sabır” ve “tahammül” anahtar kelimelerini keşfedip onun üzerinden gidince, bir sonuca varmayı başardım. (Şu anda yapmam gerekeni biliyorum: Sabrımın taşmasını beklemeden sabırlı olmayı, tahammül ettiğim şeye verdiğim şansların sayısını düşünmeden tahammüllü olmayı başarmalıyım.)

Siz de yazın. İyi oluyor, rahatlatıyor ve kafanızı toplamanıza yardım ediyor. İlla blog yazısı olarak yazmanıza gerek yok, bir Word belgesine veya boş bir kağıda içinizi dökebilirsiniz. Sonra ister yayınlarsınız, ister atarsınız; ister muhatabına gönderirsiniz, ister silersiniz. Yeter ki yazın, yeter ki düşünce hızıyla düşünmek yerine yazma hızıyla düşünecek kadar yavaşlayın.

1 Yorum

Her gün 6 domates

Pomodoro tekniğini bir süre önce Beyn’de bir yazımda anlatmıştım. O yazıda bu tekniğin bir türevini uygulamaya karar verdiğimi söylemiştim ancak o günden sonra ne o türevi, ne de Pomodoro tekniğinin özgün halini hayatıma sokmayı başaramadım.

Sonra baktım ki, her şeyi karmaşıklaştırma alışkanlığım (zaman kutulama olayında olduğu gibi) burada da devam etmiş. O yüzden biraz daha basitleştirmeye karar verdim.

Birinci adım: Pomodoro tekniğinin özgün halini kullanacağım.

İkinci adım: Öğleden önce 3, öğleden sonra 3 saat çalışmak yerine, başlangıç için toplam 3 saat çalışacağım.

Üçüncü adım: Öğleden önce, öğleden sonra diye bölmeyeceğim. 3 saatin içerisine 6 Pomodoro oturumu sığıyor ve bu 6 oturumu günün herhangi bir bölümüne tıkıştırmayacağım; istediğim yerlerine yayacağım.

Dördüncü adım: 6 oturum, minimum sayı olacak. Gerektiğinde bunu artıracağım. Mümkün olduğunca 6 oturumun aşağısına düşmemeye dikkat edeceğim.

Sevgiler!

Yorum Bırak

En üretken ayım: Ağustos

Sözümü verdim, yerine de getirdim: Ağustos ayı boyunca Beyn’e veya BarisUnver.com’a her gün birer yazı yazdım. Mutluyum! 🙂

Normalde her yazıyı o gün bitmeden yazacaktım, ama uyku düzeni sorunlarım yakamı bırakmadığı için o günün gecesinde yayınladığım çok yazı oldu. Örneğin “Düzensiz uyu düzenini düzene sokmak” yazısının aslında 21 Ağustos’un yazısı olmasına rağmen, 21’ini 22’sine bağlayan gece yazdığım için yazının tarihi 22 Ağustos olarak gözükmesinin sebebi budur.

Elbette sonuç olarak gün kaçırmadım, her gün bir yazı yazmayı başardım :). Beyn’e 4 yazı, BarisUnver.com’a 27 yazı girmiş oldum. İki siteye girdiğim yazıların oranı yarı yarıya olsaydı olmazdı ama hiç değilse Beyn’e 10, BarisUnver.com’a 21 yazı yazabilseydim, o güzel olurdu. Olsun.

Yazılara az yorum gelmiş olsa da, yazıların okunduğunu görüyorum, hoşuma gidiyor :). Okuyan, özellikle abone olup okuyan herkese teşekkür ederim.

Sevgiler!

Not: “En üretken ay”dan kastım, bu yılın en üretken ayıdır. Yoksa geçen yıl, yanlış hatırlamıyorsam ekim ayıydı, 20 bin kelimelik İngilizce yazı dizisi bitirmişliğim var.

İkinci not: Muhafazakâr okurlarımı da düşünüp, ayının penisini mozaikledim.

Yorum Bırak

Yapılacak o kadar çok şey var ki!

Şu yazımda aslında yalan söyledim, yapacağım daha çok şey var. (Yanlış anlama ey okur, sana değil, kendime yalan söyledim.) Kısaca anlatayım. Anlatayım mı? Anlatayım anlatayım.

Bir yüksek lisans programına başlayacağım: Henüz ne okuyacağıma karar vermedim (ehe) ama yüksek lisans eğitimi görmek istiyorum. Psikoloji/sosyoloji, medya/iletişim, siyaset/at antrenörlüğü kafamdaki bölümlerden bazıları.

BarisUnver.com ve BarisUnver.com.tr’yi elden geçireceğim: Şu anda okuduğunuz siteyi elden geçirip, beni daha iyi tanıtan bir siteye dönüştüreceğim. Yani sadece kişisel blog değil, portföy işlevi de görmesini istiyorum. BarisUnver.com.tr de İngilizce, tek sayfalık bir “kartvizit sitesi” olacak.

JavaScript öğreneceğim: Aslında başlangıcını yaptım, belli bir noktaya geldim. Yine de daha gidecek çok yolum var. Hiç değilse Node.js ve AngularJS anlayacak düzeye geleyim.

PHP (ve Laravel) öğreneceğim: Bu dilde yazılmış olan WordPress’e takla attırabiliyorken, sıfırdan bir şey yazmakta zorlanıyor olmam normal değil. Bu eksiğimi gidermek için önce (sanki hiç bilmiyormuşum gibi) sıfırdan bir başlangıç yapıp, tatmin edici bir düzeye ulaştığımı hissettiğimde Laravel isimli PHP framework’ünü de öğrenmeye başlayacağım.

Bir projem daha var: Belki 1 günde bitirebileceğim, 1 ayda da 1000 tane içerik girebileceğim bir internet sitesi projem var (Türkçe olacak). YAPSANA ULAN!” Olmuyor işte, yeterli motivasyonum yok“MOTİVASYONUNA SIÇAYIM!” Gel sıç lan.

Web sitesi eğitimleri vereceğim: Önceki yazımda bahsettiğim projem başarısız da olsa, başarılı da olsa, sanayi ve ticaret odalarında web sitesi yapma/yaptırma konulu konferanslar verme gibi bir düşüncem var.

İspanyolca öğreneceğim: Sadece programlama dili mi öğrenilir? İngilizce konusunda epey yeterliyim, ikinci yabancı dilimi öğrenme zamanım geldi. İspanyolca, Almanca ve Fransızca dillerine başlamışlığım var ama üçüne de devam etmedim. Üçünü de sırayla öğreneceğim Allah’ın izniyle. Üzerine sos olarak İtalyanca da alabilirim (hem İspanyolca’ya da yakın).

Unuttum: Bir şeyler daha vardı, neydi yahu?

Önceki yazımda yazdıklarımı da kısaca tekrar edeyim:

  • Ehliyet alacağım.
  • “Web sitesi hızlandırma” üzerine bir iş kuracağım (global ölçekte).
  • Beyn’i düzenleyeceğim, konseptini Medium’a yaklaştıracağım.
  • Kişisel gelişim sektörünü eleştireceğim bir kitap yazacağım.
  • Yazıp yarım (hatta çeyrek) bıraktığım tiyatro oyununu bitireceğim ve oynayacağım.

İşte böyle.

Yorum Bırak

27 Ağustos 2015 tarihli günümün özeti

Biraz da nostalji yapalım :). Liseliler bile bilir: 2006 yılının ocak ayından 2013 yılının haziran ayına kadar her gün hayatımı böyle, madde madde arşivlemiştim. Bugün de bunu yapayım dedim.

  • Önceki gece uykum bölündüğü (ve sonra da kaçtığı) için sabahlamıştım. Sabah kaçta uyuduğumu hatırlamıyorum, ama sabah uyudum.
  • Öğlen 1-2 arasında uyandım ve günün olayı için hazırlıklara başladım.
  • Ofis haricindeki odaları güzelce topladım, toparladım. (Ufak misafir odasında o kadar yer açabileceğimi bilmiyordum mesela.) Ofise dokunamadım, o kadar dağınık bir yeri toplamaya gözüm yemedi.
  • Evi topladıktan sonra dışarı, alışverişe çıktım. İçecek, yiyecek falan aldım; bir de ne zamandır çatal, kaşık ve bıçaklarımı değiştirmek istiyordum, Carrefour’da uygun fiyata çatal, kaşık ve bıçak setleri gördüm (altışarlı), onları aldım.
  • Günün Olayı: Akşam, 2 yıldır gittiğim (ve şimdi tatilde olan) yazarlık sınıfımdan arkadaşlarım ve hocam geldi! 2014-2015 sezonu dersleri bitmeden önce eve geçtiğimde, onları bir gün evime çağıracağımı söylemitşim; bugüne kısmetmiş. 3 küsur saat güzel güzel muhabbet ettik. (Gruptaki herkes yazar olduğu için, öhm, seviyeyi tahmin edebilirsiniz tabii.) (Yok be, Tayyip falan konuştuk yine.) Hepsini de özlemişim, iyi ki geldiler.
  • Arkadaşlar (ve hocam) gittikten sonra biraz bilgisayarda oyalandım, biraz da etrafı topladım. (Bulaşıkları yarına bırakmaya karar verdim, bugünün işi değil bence onlar. Evet.) Kalan abur-cubura biraz abandım falan.
  • Şimdi de bu yazıyı yazıyorum. Bittikten sonra muhtemelen yatıp uyuyacağım.
  • İyi geceler!
Yorum Bırak

Yalnız yaşamak

Yaklaşık 4 aydır kendi evimde yaşıyorum. Mayıs ayında, 26 küsur yıllık hayatımda ilk defa tek başıma bir eve çıktım. Bu yazıda, bu 4 aylık süreçte gördüğüm avantaj ve dezavantajları yazacağım.

Not: Yazının görseli -elbette- temsilidir.

Bir defa, yalnızlığın özgürlüğünü iliklerime kadar hissediyorum. İstediğim şeyi, istediğim şekilde, istediğim zaman yapabilmek 4 ay sonra bile beni şaşırtabiliyor.

Tabii her zaman iyi olmuyor bu: Hayatına müdahale eden kimse olmadığı zaman, kontrolsüz bir yaşama da teslim olabiliyorsun. Bu açıdan bir başka kişiliği (bir arkadaş, bir ebeveyn, bir eş?) aradığım zamanlar oluyor. Özellikle uykumu düzene sokamadığıma üzüldüğüm zamanlar.

Temizlik kısmı zor. Bulaşık ayrı dert, evi toplamak ayrı dert, biriken tozları süpürmek ayrı dert, biriken kirleri silmek ayrı dert. Bulaşığı büyük ölçüde halledebiliyorum, tozları fark ettikçe de elektrikli süpürgeyi çalıştırıyorum, ama en çok kullandığım alanları (çalışma odam ve yatak odam) toplamakta zorlanıyorum ve evi silmeye açıkça üşeniyorum. Neyse ki üşengeçliğim, evi bok götürene kadar sürmüyor da az gecikmeyle, çoğunlukla zamanında evi temizliyorum.

Yemek… Ah yemek ah. Ulan yemek. Kadınları bilmem ama erkeğin kalbine giden yolun karnından geçtiğinin canlı kanıtıyım. Sırf güzel yemekler yiyebilmek için evlensem diyorum, sonra vazgeçiyorum. (Ne evim, ne arabam, ne de düzenli bir gelirim var. Kim alır la beni?)

Genel olarak bir rehavet halindeyim. Kiramı, kart borcumu ve faturalarımı ödeyebildiğim, karnımı doyurabildiğim sürece rahat hissediyorum kendimi. Bu iyi bir şey mi? Bok iyi. Kendini tembel hissedip, tembelliğe devam eden ve o vicdan azabıyla yaşayan insanlar benim çektiğim sancıyı bilir.

Ama şikayet etmeye hakkım yok. Çoğu ailenin yaşamadığı kadar geniş bir evde, tek başıma rahat bir hayat sürüyorum. Şükretmeyi unutmuyorum ama boş kaldığım her an kendimi hırpalamak bana hiç iyi gelmiyor. Onu kesmem lazım.

Ay sonuna yaklaştıkça her gün yazmak için konu bulamamaya başladım, farkında mısınız? Çok dolu bir yazı olmadı, özür dilerim. (Yine de yazma alışkanlığını edinme konusunda çok yol kat ettiğim için gururluyum.)

Yorum Bırak

CHP milletvekili Murat Emir’le buluştuk

Ekşi Sözlük’ten @anarax‘ın organizasyonuyla 26 Nisan 2015 tarihinde yaptığımız Aylin Nazlıaka buluşmasının ardından, bu sefer de Dr. Murat Emir’le buluştuk. Eğlenceli, güzel bir buluşmaydı. Notlarımı buraya geçireyim dedim.

Buluşma 3’te başladı, bitirdiğimizde de saat 7 buçuğu geçiyordu. Murat Bey’in katılacağı bir düğün olmasaydı herhalde son metro seferinin saatine kadar sohbet ederdik. Doymadık yani.

İlk dakikalarda, Murat Bey bir düzeltme yaptı: Ekşi Sözlük’te geçtiği gibi ismi “Murat Metin Emir” değilmiş. Basına çıktığı ilk haberlerde ismi kimi gazete tarafından “Murat Emir”, kimi gazete tarafından “Metin Emir” diye yazılmış da, sonra bütün basın ona “Murat Metin Emir” demeye başlamış :). Bizim vesilemizle düzelir belki.

İlk açılan konulardan biri, CHP’ye katılımın zorluklarıydı. Ben de (haliyle) mart ayında yaşadığım tatsız üyelik tecrübemi anlattım 🙂

Sonra pozitif ayrımcılığın partilere katılıma olan etkisini tartıştık. Örneğin kadınların sırf kadın olduğu için bir partiye vekil olarak seçilmesinin doğru olmadığını, donanımlı da olması gerektiğini konuştuk. (CHP özelinde değil, bütün partiler için konuştuk.)

CHP’nin son haftalardaki terör olaylarına yaklaşımı da tartışma konularından biriydi. Gerçi bu konuda Murat Bey pek konuşmadı, onun yerine biz yorumlarda bulunduk. Milletvekili gelmiş bizi dinliyor, kaçırır mıyız fırsatı? 😀

Ardından konu bir ara “seçimlerde popülist söylemlere” geldi. Murat Bey bu konuda epey katı: Oy kazanmak için popülist davranmak yerine, kendi düşüncesini (istisnasız) herkese aktarabileceğini düşünüyor ve o şekilde oy isteyeceğini söylüyor.

Popülist söylemlerden sonra konu terkrar terör olaylarına döndü, ve epey bir süre PKK terörü sorunu tartışıldı. Yalan olmasın, bu bölümde biraz sıkıldım 🙂 zira bir noktadan sonra kısır bir tartışmaya dönüştü, biraz da gerildi ortam.

Ama olsun, genel olarak inanılmaz keyif verici bir muhabbet oldu. 7 buçuk civarında kalktık, Murat Bey’le vedalaştık. Kendi aramızda bir “buluşma kritiği” yapmak için bir kafeye geçtik. (Herkes gelmedi, 7 kişiydik.) O muhabbet de ayrıca keyifliydi :).

Gelen herkese teşekkür ederim, herkesin katkısı ayrı güzel oldu.

Not: Fotoğrafta buğulananlar İsrail ajanı değil, merak etmeyin, sadece sonradan fotoğrafta görünmek istemeyen Ekşi Sözlük yazarları.

2 Yorum

Düzensiz uyku düzenini düzene sokmak

İnsanın mutlu olabilmesi için, öncelikle kendini sevmesi gerekiyor. Tabii bunu “kendini beğenmişlik” olarak değil, “kendiyle barışık olmak” şeklinde algılayanlar mutlu oluyor. (Kendini beğenmiş insanlar sadece gıcık insanlar oluyor.) Ama ben, kendimi bazı konularda bir türlü sevemiyorum. Uyku da bu konuların başında geliyor.

Yaklaşık 10 yıldır uyku bozukluklarından muzdaribim. 10 yıldır düzenli bir şekilde, aynı saatlerde uyanıp aynı saatlerde uyumanın çabası içerisindeyim ve 10 yıldır başarısız oluyorum. 10 yıldır bu konu üzerinde çabalayıp 10 yıldır başarısız olunca, insan kendisine birazcık kızabiliyor.

Bir ara kendimle başka bir yönden barışmayı düşünmüş, “Barış’la barışmak” isimli bir yazıyla, bu uyku düzeni sorunumun da dahil olduğu bazı yönlerimle barışmam gerektiğini düşünmüştüm. Fena fikir değilmiş zira orada (biraz da abartarak) yazdığım “sorunların” pek çoğu bugün aklıma bile gelmiyor. Hala sürenler, uyku düzeni ve çalışma şevki konularındaki sıkıntılarım. Ve çalışma şevki konusunda hiç ilerlemediğim kadar ilerlemişken, uyku düzeni konusunda hala elle tutulur bir ilerleme kaydedememek beni delirtiyor.

Son birkaç gündür, uyku düzenim iyice şaştı. İstediğim zaman yatıp, istediğim zaman kalkıyorum. Akşam 5’te yatıp gece 11’de kalktığım da oldu, öğlen 2’de uyanıp ertesi sabah 7’de yattığım da oldu. Dışarıdan bakan biri “artık düzenli bir hayatı sallamıyor bile, iyice vazgeçmiş bu adam”, ama durum öyle değil. Şu anda çalıştığım şey, rastgele uyuyup uyanarak doğru bir uyku düzenine rast gelmek. Mantıklı değil, biliyorum, ama mantıklı çözümlerin tamamını tükettiğim için mantıksızlardan devam ediyorum.

Neyse.

Yorum Bırak

Yeniden Breaking Bad izlemeye başladım

2010 yılının ortaları olması lazım, Breaking Bad’e başladığım zaman. Aslında bir yıl önce de başlamıştım ama ilk bölümün ilk 10 dakikası pek sarmamıştı, o yüzden izlememiştim; bir yıl sonra da (kitlesinin artış hızından etkilenip) tekrar izlemeye karar vermiş, bir yıl önce ilk bölümü yarım bıraktığım için kendime kızmıştım.

Başladığımda, AMC kanalında üçüncü sezonun son bölümleri yayınlanıyordu. Hızlı bir şekilde ilerleyemediğimi hatırlıyorum. Şu anda bir seferde üç bölümü devirebiliyor olsam da, ilk izlediğim zamanlarda izlediğim bölümü sindirebilmek için en az bir güne ihtiyacım oluyordu, o yüzden (üç sezon geriden geliyor olsam da) bölümleri art arda izleyemedim. Yine de, üçüncü sezon finalinden önce yayın akışına yetişmiş, herkes gibi tırnaklarımı yiye yiye üçüncü sezonun son bölümlerini birer hafta arayla izlemek zorunda kalmıştım.

Sonraki sezonlar, malumunuz. Kafayı yediğim zamanlar, şaşkınlıktan haykırdığım sahneler… Daha birkaç ay öncesinde kadar IMDB’de 10 üzerinden 10 alan bölümü, mesela, yarısında durdurmak zorunda kalmıştım. (62 bölümlük dizinin 60.’sı olan Ozymandias isimli bu bölüme 10 üzerinden 10 veren 60 binden fazla insan var.) İlk zamanlardakinden farklı olarak bu sefer bölümün tamamı değil, yarısı yetmişti de diziyi ortasında durdurup dışarı çıkmak, hava almak zorunda kalmıştım. Hey gidi…

Üçüncü sezon finalinden sonra, her yeni sezon başlamadan önce bölümleri tekrar izledim. Yani dördüncü sezon başlamadan önce üç sezonu tekrar izledim. Beşinci sezonun ilk yarısı başlamadan önce geçmiş dört sezonu, beşinci sezonun ikinci yarısı başlamadan önce geçmiş dört buçuk sezonu izledim. Dizi bitti, birkaç ay sonra tüm sezonları tekrar izledim. Sonra dizinin spin-off’u olan Better Call Saul başlamadan önce bir kez daha izledim tüm bölümleri. Better Call Saul’un ilk sezonu bitti, bir süre sonra bir kez daha izledim.

İki-üç hafta önce, bir arkadaşım (evimdeyken) Breaking Bad’i izlemediğini söyleyince, sinirlenip ilk bölümü açmıştım. “Açmışken gerisini ziyan etmeyeyim” dedim, tekrar izlemeye başladım. İkinci sezonun ortasındayım şu anda. 62 bölüm bitsin, üzerine bir de Better Call Saul’un ilk sezonunu izleyeceğim.

“Neden?” diye soruyorsanız, bu diziyi tekrar tekrar neden izlediğimi merak ediyorsanız (veya nasıl izleyebildiğimi düşünüyorsanız), diziyi izlememişsiniz demektir. Hobi olarak yine sorun, ona bir şey demiyorum, ama bu diziyi, bu “dünyanın en iyi dizisi”ni kesinlikle izleyin.

İlk sezon biraz sıkıcı gelebilir, sebebi dizinin o güçlü, tamamı derinlik sahibi karakterlerini tanımamız olmalı. İlk sezonun ortalarından sonra uçuşa geçmediyseniz, sezon finalinden sonra ikinci sezona fena halde istekli başlayacağınızdan eminim. Sonrasını hiç söylemeyeyim, sadece şunu diyeyim: Dizi hiçbir bölümde, hiçbir sezonda, hiçbir zaman düşüşe geçmedi.

Bu arada, bu dizinin bir farkı daha var: Her bölüm, neredeyse uzun metrajlı bir film tadında geçiyor. Dizinin yönetmenleri, yazılan senaryolar, klişe bir söylem olacak ama kamera açıları ve hatta ışığın, seslerin kullanımı bile sizi diziye hayran bırakacak. Seçilen (veya dizi için bestelenen) her müziğin ayrı bir kısmını beğeneceksiniz, bunun bile garantisini verebilirim.

Mükemmele bu kadar yakın az sayıda dizi var. Hala izlemediyseniz, izleyin derim. Sevgiler.

Yorum Bırak

“Her gün 1 yazı” iddiasında, ay ortası değerlendirmesi

Çaktırmayın, konu bulamadığım için bu yazıyı yazıyorum.

Yine de yalan olmasın, fena gitmiyor her gün yazma olayı. Atladığım bir gün yok, gün atlamaya niyetim de yok. (Sadece BarisUnver.com’a değil, aynı zamanda Beyn’e de yazıyorum, unutmayın. Yani BarisUnver.com’da yazmadığım günler için Beyn’e bakın.) Henüz bir alışkanlık haline gelmiş değil, her gün “bugün de şunu yazayım” diye düşünmeye başlamadım, konu sıkıntısı çekmeye başladım ama bunu sorun etmiyorum.

Zamanla oturacak, oturduğu zaman da iki günde bir yazmaya devam edeceğim. Muhtemelen bir gün Beyn’e, bir gün BarisUnver.com’a yazarım. Olmadı, iki siteye de haftada ikişer yazı yazarım. En azından istediğim şey bu.

“Henüz alışkanlık haline gelmedi” dedim demesine ama gün sonlarında hala yazmamışsam bundan rahatsızlık hissetmem güzel bir işaret, alışkanlığın oturmaya başladığının bir işareti. Mutluyum, umutluyum.

Ay boyunca her gün yazmaya karar verdiğimde “50 kelime de olsa yazarım” demiştim ama genelde 500 kelime ortalamayla yazıyorum ki bu epey iyi bir sayı. Okumakta olduğunuz bu yazı 200 kelime civarı olacak ama olsun :).

Yorum Bırak

Abur cubur yemekten nasıl kurtulurum?

Yazıya attığım başlık, gerçekten cevaplamanızı istediğim bir soru. Öyle 20 milyon kişinin takip ettiği bir insan olmadığım için, gelecek olan tek-tük cevapları kolaylıkla hazmedebileceğime güvenerek soruyorum.

Bundan 3-4 yıl öncesine baksam, her gün cips yiyip, buzlu çay içiyordum. Hayatımı arşivlediğim dönemde, çok net hatırlıyorum, “Bakkala gidip 1 litrelik şeftalili Ice Tea aldım.” maddesi neredeyse her günün özetinde geçiyordu. Ne iyi etmişim de ölmemişim. (Gerçi o da ayrı mesele: Şimdi abur-cuburun sağlığımıza olan olumsuz etkisinin abartıldığını yazacağım ama Canan Karatay’ın evime adam yollamasından korkuyorum.)

Neyse, günümüze geleyim: Artık öyle ufak abur-cuburlarla ilgilenmiyorum. Onun yerine her Allah’ın günü dışarıdan yemek yiyorum.

Yediğim yemekler, bana sorarsanız, birçok yerde yenen yemeklerden daha sağlıklı olduğu gibi, evde yapılan yemeklere de (sağlıklı oluşu bakımından) o kadar uzak değil. Hani, ayıptır söylemesi, 1 buçuk liraya satılan döner-ayranlardan yemiyorum; Amerikan usulü “ev yapımı” hamburgerlerden yiyorum. Belki, o da belki, kullanılan yemeklik yağın daha ucuz oluşunun bir etkisi vardır ama onun haricinde evde yapılan yemeklerden farkını çözemedim. (Fast food sektörüyle ilgili belgeseller Amerika’daki fast food zincirlerini anlattığı için, o belgeselleri lütfen önermeyin. Türkiye’de işler sandığınızdan daha iyi kontrol ediliyor ve üretiminden pişirilmesine kadar Türkiye’deki fast food zincirleri, Amerika’dakilere bin basıyor.)

Neyse… Dışarıdan yemek istemeyişimin sebebi, yediklerimin sağlıklı olduklarından şüphelenmem değil. (O da var, ama öncelikli endişe kaynağım değil.) Aslen, pahalı ve zahmetli olduğu için dışarıdan yemekten vazgeçmek istemiyorum. Ama eve çıktığımdan beri fark ettiğim ve beni şoke eden bir şey varsa, o da evde yapılan yemeklerin de o kadar ucuz olmaması. İki-üç çeşit yemek barındıran tek kişilik bir menü hazırlamaya kalksan, cebinden her halükârda 10 lira çıkıveriyor. (Sırf makarnayla yetinirsem başka tabii. Bugün öyle yaptım, masrafım 3 lirayı geçmedi.) Ayrıca yemek yapmak zor olmasa da, uzun iş. Yıka, soy, doğra, erit, kaynat, kavur, bekle, bekle, bekle, tabağa koy, ye… Bulaşığı saymıyorum bile. Bu ne ya? Sen kimsin ya?

Başlık olarak attığım soruyu açayım: Evde yemek yapıp yemek istiyorum, ama uygun fiyata yemek istiyorum ve yemek hazırlama süreci beni uğraştırmasın istiyorum. Bu konuda tavsiyelerinize muhtacım. Bana yardımcı olabilir misiniz?

(O değil de, şu parantez bağımlılığından ne zaman kurtulacağım?)

3 Yorum

Ne uykuymuş arkadaş…

Ben bu işi anlamıyorum: Sabahları uyanma konusunda yeterli motivasyona sahibim, akşamları da artık hiç de öyle geç yatmıyorum. Ama sabah oldu mu, uyandıktan sonra ben fotoğraf çekmeden susmayan alarmı kapatıp geri yatmak konusunda kendimi ikna edebiliyorum. Nasıl oluyor ulan bu iş?

Şunu kabul edebilirim: Akşamları her zaman daha erken yatmak mümkün. Artık eskisi gibi canım sıkıldıkça sabahlama meraklısı değilim. Saat 1’de bilgisayarı kapatacak kadar kontrol sahibiyim ayrıca. Ama gelin görün ki, daha erken yatmak gün içerisinde gelen uyku ihtiyacımı karşılamıyor.

Evet, gün içinde uykum gelip duruyor. Özellikle öğleden sonraları. Neyse ki bu konuda kesin bir teşhisim var: Zamansız uykular, tamamen alışkanlıklarla alakalı. Bunu da şuradan biliyorum: Liseye giderken bir ara her gün serviste (hem gidişte hem dönüşte) uyuyordum. Lise son sınıfa geçtiğimde bundan vazgeçmeye çalıştım, ama sırf serviste uyuklama alışkanlığım olduğu için kafam düşmeye devam ediyordu. Azmettim, sabrettim ve bir noktadan sonra servisteyken uykum gelmemeye başladı.

Çözüm, muhtemelen gün ortası uykularından vazgeçmekte. Uykum gelse bile uyumamalıyım. Ne olursa olsun, o uykudan kaçmalıyım. (Bu da çok zor oluyor çünkü uyuma konusunda kendimi kolayca ikna edebiliyorum. Kıl herif.) Dışarı çıkmak olur, yemek yemek olur, şarkı söylemek olur, duş almak olur… Bir şekilde uykudan uzaklaşmak şart.

Gerçi böyle konuşup duruyorum, ondan sonra bir akşam uyumakta geç kalınca, bir hafta boyunca uykuyu tekrar düzene sokmanın sancısını çekiyorum. Acaba önce bu sürçmeler sonrasında uykuyu tekrar düzene sokmanın kolay bir yolunu mu bulmak lazım? (“Ertesi gün, gün boyunca uyuma.” demeyin, nadiren işe yarıyor, çoğu zaman gün içerisinde alakasız bir yerde uyuyakalıyorum.) Bunun üstüne de düşünmek lazım.

UYKU! SEN Mİ BÜYÜKSÜN, BEN Mİ BÜYÜĞÜM ULAN? YENİCEM SENİ UYKU!!!

1 Yorum

Ne zamandır kızmıyordum

Bağırıp çağırmayı çok seven bir ailede yetişmenin dezavantajı şudur: Kendini o şekilde ifade etmenin en doğru yol olduğu, beynine kodlanmıştır. Memnun olmadığın bir konuda bağırmak da çok kolaydır, karşındakini incitmek de. Öyle ki, farkında olmadan karşındakini incitmenin en iyi yolunu bilirsin. Kişiyi ne kadar yakından tanıyorsan o kadar iyidir: Kişinin özgüvenini yıkacak, canını yakacak şeyin ne olduğu bilgisi her zaman elinde bir silah gibi elindedir. Sana bu öğretiyi aşılayan annen ve baban da bunu, seni bu konuda iyi yetiştiremediklerini kabul etmez elbette. Asabi olduğun için sen hatalısındır, 18 yıl boyunca karşında didişmekten, hem eşini hem de etrafı kırıp dökmekten çekinmeyerek sana örnek olan annenle baban hatalı değildir.

Asabiyetinin farkına varman, bu kötü alışkanlıktan kurtulmanın yolu değildir, ama o yolun başlangıcıdır. Kişisel gelişim kitaplarından medet umarsın; o kitapların bir halta yaramadığını anlaman maalesef birkaç yılını alır. “Yeni nesil kişisel gelişim” akımı biraz daha faydalı olur (zira yeni nesil öneriler, “eski tip kişisel gelişimin” tek tip reçetelerinin aksine kişiselleştirilmiş öneriler sunar, insanın kendi içine bakmasını tavsiye eder) ama asıl faydayı psikoloji kitapları sağlar. (Psikolojisi bozuk ve psikoloğa gitmeye parası olmayan birinin, psikoloji kitapları yerine kişisel gelişim kitaplarına yönelmesinin sebebi; kişisel gelişim kitaplarının daha hızlı ve kolay çözümler vaat etmesi, aynı zamanda psikoloji kitaplarından daha anlaşılır olmasıdır. Kişisel gelişim kitaplarının büyük ölçüde bir halta yaramadığını tekrar vurgulayayım.)

Çok kötü kitaplar da okudum, çok iyi kitaplar da okudum. Bu konuda (kişisel gelişim sektörü ve insan psikolojisi üzerine olan etkisi) kitap yazacak kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldum. Ne mutlu bana ki bu sırada asabiyet ile olan sorunumu da büyük ölçüde hallettim: Artık durduk yerde sinirlenmiyorum, kontrolsüz bir şekilde karşımdakini incitmek için uğraşmıyorum ve öfkeli olduğum anlarda kendimi (bazen o öfkeyi de kullanarak) daha iyi ve daha net bir şekilde ifade ediyorum.

Öfke kontrolü konusunda yaygın bir yanlış anlaşılmayı da açıklığa kavuşturalım: Öfke kontrolü, öfkenin bastırılması değildir, adı üstünde, öfkeyi kontrol etmektir. Öfkesini bastıran, bir balona baskı uygulayan adama benzer: O öfke er geç bir yerde pırtlar veya patlar. Öfkesini kontrol eden insan, öfkelendiği anda bu öfkesini sağlıklı bir şekilde boşaltmasını bilen insandır. Öfkelendiğini karşındakine bildirmek ve öfkenin sebebini açıklayıp kırıcı olmayan bir şekilde kendini ifade etmek sağlılıdır ama öfkeni yutup, daha sonra bir başkasına patlamak veya öfkelendiğin anda (başta belirttiğim gibi) karşındakini incitmeye/kızdırmaya çalışmak sağlıklı değildir.

Ben bugün ablamı kırdım, incittim ve kızdırdım. Hakaret bile ettim ona. Neden? Maddi bir konudan ötürü. Zaten çekirdek ailemizin vazgeçilmez kavga ve stres konusudur, maddi sıkıntılarımız. Var olan borcumuzun üzerine eklenen, daha önceden fark edilmemiş 3 bin liralık bir borç yüzünden annemle babamın aptal ergenler gibi herkesin içinde boğazları yırtılırcasına bağırarak kavga edip, 33 yıllık evliliklerini bitirmeye karar verdikleri gibi ben de dandik bir konunun sebep olduğu tedirginlik yüzünden ablama çattım. Ablam da bana çattı ama benim gibi kötü sözler sarf etmedi; kontrolünü kaybedip ağzına geleni söyleyen, öfkesini kontrol edemeyen bendim.

Ne zamandır olmuyordu bu. Öyle ki, en son ne zaman kontrolsüz bir biçimde bağırıp çağırdığımı, karşımdakine hakaretler yağdırdığımı hatırlamıyorum bile. Demek ki en az 1 yıl olmuş, ne güzel. Ama yine kontrolü sağlayamamış olmam üzücü.

Kendine gel Barış.

Yorum Bırak

2015 yılı itibarıyla kimim, neyim ben?

Çok ama çok (ama gerçekten çok) uzun zamandır Hakkımda sayfasını güncellemiyorum. Öyle ki, 2013 yılında Beyn’deki kişisel yazılarımı BarisUnver.com’a taşıdığım zaman, Beyn’deki “Hakkımda” sayfasını alıp, Beyn’le alakalı olan kısımları çıkardıktan sonra BarisUnver.com’da yayınladım ve bir düzenleme yapmadım.

Bugün bu hatamı düzelteyim dedim. Hem yazımı yazmış olurum, hem de bitirdikten sonra yazdıklarımı “Hakkımda” sayfamı yenilemek için kullanırım. Nasıl ama?

Kimim?

Adım Barış Ünver. 25 Kasım 1988 doğumluyum.

İzmit’te doğdum, İzmit’te büyüdüm. Lisenin bir kısmını Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, kalanını Kocaeli Anadolu Lisesi’nde okudum. Sonra okumak için Ankara’ya geçtim. Gazi Üniversitesi’nde Bilgisayar Programcılığı, Anadolu Üniversitesi’nde de İşletme (açık öğretim) bölümlerini okudum.

2006 yılından beri aktif olarak, 2010 yılından beri profesyonel olarak web tasarım işleriyle uğraşıyorum. WordPress altyapısı konusundaki uzmanlığım hem yaptığım internet sitelerinde yardımcı oluyor, hem de bu konuda danışmanlık ve yazarlık yapıyorum. (En sevdiğim referansım, dünyaca ünlü Tuts+ sitesinin WordPress kategorisinin başyazarı oluşum ve orada yayınlanan İngilizce makalelerim.

Bunun yanında, amatör olarak siyasetle ilgileniyorum. Beyn’de yazdığım pek çok siyaset yazısı var, hatta aralarında Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkatini çok çeken bir yazı da vardı. Kısmetse, ileride siyasetle uğraşmak istiyorum.

Sonuç

Sonuç olarak… hayatımda pek bir değişiklik olmamış yav. Olsun, yeni şeyler oluyor, olacak.

Yorum Bırak

Kendime koyduğum minik, şirin kurallar

Çok katı kuralları olan, aşırı disiplinli bir adam değilim. Kuralsız yaşayan, geniş, disiplinsiz bir adam da değilim. Valla değilim. Yemin ediyorum bak. Benim de kurallarım var.

Saat 1’de bilgisayar kapanır: Uykum olsa da, olmasa da saat 1’de bilgisayarı kapatıyorum. Kapattıktan sonra zaten uykumun gelme süreci başlıyor, hissediyorum. Ama bazen, nadiren, kırk yılda bir kuralımı bozduğum oluyor. Olmamalı, biliyorum, yine de oluyor.

Her gün bir şeyler okunur: Ne olursa olsun, okumaya mecbursun. Kitabın yok mu? Var. Oku. Canın istemiyor mu? Dergi oku. Dergin yok mu? İnternete bak, faydalı bir makale oku. Mesela web tasarım hakkında. Mesela popüler bilim alanında. İnternetin mi kesildi? Uzatma, kitaplara dön. (Böyle böyle günde 100 sayfayı dolduracak uzunlukta kitap, dergi ve faydalı internet yazısı okuyorum. Yemin ediyorum bak.)

Dışarı çıkılır, biraz hava alınır: Köpek gibiyim lan ben. Her gün kendimi gezdirmezsem daralıyorum. Çoğu zaman dışarı çıkmak için bir nedenim oluyor gerçi, ama gün boyunca dışarı çıkmamışsam akşamleyin muhakkak çıkıyorum. En azından gece vakti markete gidip abur cubur alıyorum ki, evin bayatlamış havasından kurtulup biraz taze hava almış olayım. İyi geliyor.

Her gece uyumadan önce dua edilir: 17 Ağustos 1999’daki depremden sonra, babam her gece dua etmeyi öğretmişti bana. Yanlış hatırlamıyorsam İhlas suresini okuyordum en başta. (“Okuyordum” demeyeyim de, “anlamını bilmeden Arapçasını tekrar ediyordum” diyeyim.) Sonra ona Fatiha suresi katıldı, Sübhaneke duası katıldı, Ettehiyyatü duası katıldı, Ettehiyyatü duası çıktı, Sübhaneke de çıktı, İhlas suresi de çıktı ve en son Fatiha Suresi kaldı. Anlamını öğrenmekle kalmadım, Türkçe okumaya başladım. Yaklaşık 5 yıldır konuştuğum dilde ulaşıyorum rabbime. Fatiha’dan sonra içimden geldiğince konuştuğum da oluyor Allah’la. (Kimseye söylemeyin, sonra deli falan diyor bazı manyaklar.)

Sabah aç karnına dişler fırçalanır: Saçma bir eylem olduğunu düşünebilirsiniz ama sabah ağzınızdaki kokunun, çoğunlukla kötü bakterilerden kaynaklandığını biliyor musunuz? Onlardan kurtulmak lazım ve yutkunmak bile o bakterileri vücudunuza geri sokuyor. Dişlerinizi fırçalayabilirsiniz, ağız gargarası, votka veya saf etil alkolle çalkalayabilirsiniz veya Hintlerin binlerce yıl önce keşfettiği “yağ çekme (oil pulling)” tekniğiyle ayçiçek yağı, zeytinyağı veya hindistan cevizi yağıyla 15-20 dakika boyunca (evet) çalkalayabilirsiniz.

Yazı bitti.

3 Yorum

Günlerim nasıl geçiyor?

Yalan olmasın, rahat geçiyor. Yine yalan olmasın, rahat batıyor.

Uykumu düzene sokmak istiyorsam, alarmı kurduğum saatte uyanıyorum. Uykumu düzene sokma kararımın üzerinden 1 hafta geçtiyse, alarmı kapatıp geri yatıyorum ve öğle vakti uyanıyorum. Kendime iyi davranıyorsam ses çıkarmıyorum, kötü davranıyorsam kızıyorum kendime, küfür ediyorum.

Uyanma faslı bitti mi? Erken uyandıysam öğlene kadar, öğlen uyandıysam öğleden sonraya kadar bilgisayar başında, internette geziniyorum. Çalışmam gerekiyorsa, çalışıyorum. Kendimi kaptırırsam iyi çalışıyorum ama genellikle biraz çalışıyorum. Hava güzelse, canım sıkıldığında dışarı çıkıp gezdiğim oluyor.

Akşamları, yemeğimi yedikten sonra bazen film veya dizi izliyorum. Bazen internette gezinmeye devam ediyorum. Bazen çalışmaya devam ediyorum. Bakın burası çok enteresan: En değişken zamanlarım akşam vakitleri oluyor.

Geceye doğru, eğer uykum gelmediyse huzursuzlanıyorum. Öyle yapınca uykum daha da kaçıyor. Ama sakinsem genellikle uykumun geleceğini düşünüyorum ve paniklemiyorum. 12’ye doğru, günün son sayfalarını geziyorum falan…

1’de bilgisayarı kapatıyorum. Uykum olsa da, olmasa da kapatıyorum. (Sabahlamayı düşünüyorsam bu kuralı bozuyorum ama bozmamam lazım.) Uykum varsa, yatağımın yanındaki dergileri (çoğunlukla Uykusuz veya Popular Science) veya hafif bir kitap (çoğunlukla roman) okuyorum. Yoksa, daha ağır bir kitap alıp salona geçiyorum, kitabı orada okuyorum.

Yeterince uykum gelince de uyuyorum.

Not: Dışarıda herhangi bir işimin olmadığı günleri yazdım. Normal şartlar altında haftanın en az 4 günü dışarıda bir işim oluyor; eve tıkılıp kalıp, delirmeye fırsatım olmuyor.

İkinci not: Neden yazdım şimdi ben bunu? Hani bilgisayarınız yanıt vermediğinde klavyenin tuşlarına rastgele basıp, bir şey olmasını ümit edersiniz ve bazen gerçekten de tuşlara basmak sorununuzu çözer ya, hah, bu yazı da o hesap. Günlerimi gözden geçirirsem belki uyku sorunlarımı ve/veya “öteleme” sorunumu çözecek bir ışık yakarım kafamda. O yüzden.

Yorum Bırak

Futbolla olan münasebetim

Favori sporum, küçüklüğümden beri futbol oldu. Bu konuda kısa bir yazı yazayım bu sefer.

Futbolla tanışmam: Annem Galatasaraylı olduğu için (babam takım tutmuyor) ben de Galatasaray taraftarı oldum. Tanıştığım ilk zamanları (haliyle) hatırlamıyorum ama kaleci Hayrettin’in 4-2 kazandığımız Paris Saint Germain maçında kalesine gelen topu kalenin içinde tutarak gol yediğini hatırlıyorum. Yine de canavar gibi kaleciydi, Galatasaray’ın (tanıdığım) en iyi kalecileri arasında ilk 5’e girerdi. (İlk 3’te elbette Muslera, Mondragon ve Taffarel var ama üçü arasında sıralama yapamıyorum.)

UEFA kupasını kazandığımız zamanı da hatırlıyorum. Anneannemlerde izlemiştik maçı ve kafayı yemiştik. Vay be, penaltıları hatırlıyorum da şimdi… Hey gidi.

Oynayışım: “Beyin sporu” diye başlattıkları satrançta ortalama bir oyuncuydum, sıkılmazdım ama spor olarak da görmezdim. Uzun boylu olduğum için de ısrarlara dayanamayıp basketbola başlamış, 5. sınıfta okul takımının bir maçında fena halde rezil olduktan sonra (durduk yerde artistik bir hareket yapmaya kalkıp hareketi elime yüzüme bulaştırmıştım, tribünlerdeki kahkahaları hiç unutamam, neyse ki 1 ay bile geçmeden unutulmuştu) basketbolu da bırakmıştım. Futbola da ne zaman başladığımı tam hatırlamıyorum ama 6. veya 7. sınıf zamanları olması lazım. Kaleciliği sevdiğim için kaleci pozisyonunda başlamıştım; kış vakti hafta sonları erkenden kalkıp futbol okuluna gitmeye üşendiğim için bir süre sonra futbol okulundan da alındım. (Uyku düzenimin o zamanlarda bile hayatımı etkilediğini şimdi fark ettim, kendime küfür ettim. Neyse.) Daha sonra amatör olarak bilardo, masa tenisi ve hentbol da oynamışlığım var ama futbol hala en sevdiğim spor.

Halı saha maçları da futbolun en sevdiğim hali – ne yazık ki çevremdeki arkadaşlarım arasında halı saha maçı ayarlayacak sayıda futbolsever arkadaşım yok. (Ankara’daki halı saha maçlarınızda kontenjanınız varsa beni alın arkadaşlar. Yalnız kalecilikten soğudum, 10 yıla yakın süredir defans bölgesinde oynamayı seviyorum. Alın beni.)

Maç izleme alışkanlığım: Dedim ya, küçüklüğümden beri Galatasaray maçlarını izlerim. Cine5 öncesi zamanları hatırlamıyorum, sonrasında da ne Cine5, ne Digiturk, ne de D-Smart aldık, o yüzden lig maçlarını pek izlemedim. (Derbiler hariç tabii.) Lise döneminde maç izleme alışkanlığımda gerileme olsa da, üniversite için Ankara’ya geçtikten sonra gerek kafelerde, gerek kahvehanelerde özellikle Galatasaray’ın derbilerini ve Avrupa maçlarını bol bol izleyerek alışkanlığımı tekrar geliştirdim. (Milli maçları neredeyse her zaman evden izledim.) Şimdilerde sadece Galatasaray’ın değil, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın da Avrupa maçlarını izlemeyi seviyorum. Kahveye daha az, kafelere daha çok gider oldum.

Futbol oyunları: Oyun konsollarında futbol oyunları oynamayı hiç sevmem çünkü elim ağrır. Bilgisayarda da en son FIFA 99’da kaldım ama alışırsam fena yaparım sizi.

Son sözüm: Futbolla ilgilenen insanları “boş insanlık” ile hor görürler. “Kitleleri kontrol etmek için 3 S yeterlidir: Spor, seks ve siyaset” diye bir söze dayanarak eleştiren enteller, bu sözün hemen ardından Candy Crush’ta 452. bölümü geçmeye çalıştıkları, Instagram’a koydukları fotoğraf 100. beğeniye ulaşınca sevindikleri veya Selahattin Demirtaş’a methiyeler düzdükleri zaman biraz komik oluyorlar.

Sporun, özellikle futbolun kitleleri uyuttuğu, uyuşturduğu, dikkatini çeldiği doğrudur. Yine de baktığınız zaman bağımlısı olunan her şey (istisnasız) kitleleri uyutur, uyuşturur ve dikkatini çeler. Önemli olan futbola, basketbola, Candy Crush’a, Instagram’a, siyasi gündeme bağımlı olmamaktır. O yüzden futbola burun kıvıran Cihangir solcuları kıçımı yesin, futbol (dozunda alındığı zaman) süperdir.

Yorum Bırak

Neler yaptım, neler yapmam lazım, neler yapıyorum?

Bu yılın başında çok büyük kararlar vermedim, bu yılın benim yılım olacağını düşünmedim, bu yıla özel bir anlam atfetmedim. Ama bu yıl canavar gibi geçiyor, ayıptır söylemesi.

Geçiyor geçmesine de, yapmam gerekenler konusunda hala sıkıntılıyım. Bu yazıda da şimdiye kadar yaptıklarımı, yapmam gerekenleri ve yapmakta olduğum şeyleri yazayım dedim.

Bu yıl boyunca neler yaptım?

Ayda 6 kitap okudum: Temmuz ayı sonu itibarıyla okuduğum kitap sayısı 42. Aylık ortalamam 6. Söylemesi ayıp mı? Bence değil. Asıl siz utanın pis cahiller.

Tuts+’ta başyazar oldum: 3 yıllık yazarlığımın sonucunda, bu yılın nisan ayında Tuts+’ta kıdemim arttı ve başyazar oldum. Küçümsemeyin, döverim: Ana dili İngilizce olan tonla yazarın arasında bana WordPress kategorisinin başyazarlığını verdiler! AKP’nin tek başına iktidar olamamasından sonra, benim için bu yıl en sevindirici haber bu oldu.

Kendi evime çıktım: Eylül 2006’dan beri, yani 8 yıldan uzun bir süre boyunca, canım babaannemle ev arkadaşlığı yaptık. O bana baktı, ben de ona baktım. Kadıncağıza çok çektirdim. Sonrasında babamla annem abuk bir karar alıp, 33 yıllık evliliklerini bitirmek üzere ayrılınca babam geldi, ana ocağına döndü, ev biraz daha küçüldü. Evde çalışmak olanaksızlaşınca (kimseyi suçlamıyorum, evden çalışmak çok ama çok zor bir meziyet) kendime ufak bir ofis tuttum ve yazılarımı orada yazmaya, sitelerimi orada yapmaya başladım. İyi gidiyordu ama bir yandan kendi evime çıksam performansımı ne kadar artırabileceğimi, hayatım üzerindeki kontrolü nasıl daha iyileştirebileceğimi düşünüyordum. Geçen yılın sonlarına doğru elime iyi bir miktar para geçince, kendi evime çıkmaya karar verdim ve şansa bakın, babaannemin bir sokak altında harika bir yer buldum!

Oruç tuttum, Kur’an okudum: 42 kitabın 2’si, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an-ı Kerim meali. Yıl içerisinde bir defa okumuştum, bir defa da ramazan ayı boyunca okudum. Bütün ramazan ayını da oruç tutarak geçirmeyi başardım, hamdolsun. (Karışmak gibi olmasın ama Arapça bilmiyorsanız, Kur’an’ı orijinal dilinde anlamadan okumanın hiçbir faydası yok. Ben söylemiyorum, Allah söylüyor, bizzat Kur’an’da yazıyor bu.)

Bu yılın geri kalanında neler yapmam gerekiyor?

Ehliyet almam gerekiyor: Yıl sonunda “stajyer ehliyet” dönemi başlıyor. Gerçi şimdi baktım, düşündüğüm kadar korkunç bir şey değilmiş: Alt tarafı 2 yıl sonra tekrar yenilenmesi gereken, 75 ceza puanı hakkı bulunan bir çeşit ehliyetmiş. Ama yine de durduran polislere ilk dönem alay konusu olması çok mümkün, o yüzden mümkünse yıl sonuna kadar bir sürücü kursuna gidip araba kullanmayı öğrenmem ve ehliyetimi almam gerekiyor.

Projemi hayata geçirmem gerekiyor: Bu yıl sonuna kadar değil, ay sonuna, hatta gün sonuna kadar halletmem gereken bir şey. Elimde bana iyi para kazandırması muhtemel, global ölçekte bir WordPress hizmeti projesi var (yakınlarım projeden haberdar). Bunu yapsam, ayda 5 müşteri bana araba aldırır, günde 1 müşteri bana ev aldırır. Ama eşekliğime doymayayım, çok az hazırlanıyorum bu projeye.

Beyn’i düzenlemem gerekiyor: Beyn’in 10. yaş günü yaklaşıyor. 2 yıldır kafamda Beyn’le ilgili bir proje var, eğer bu projeyi 21 Ocak 2016’ya kadar gerçekleştirebilirsem, o zaman gerekirse kredi falan çekip İstanbul’da bir lansman partisiyle yeni Beyn’i tanıtacağım. Bakalım, hayırlısı.

Kitap yazmam lazım: Kişisel gelişim sektörünü tiye aldığım, bu endüstriyi eleştirdiğim bir kitap yazıyorum. Daha doğrusu konu başlıkları belli, bölümler belli ama yazmıyorum. Her gün oturup yazmayı başarsam 1 ayda bitecek kitap. Bitse, yayınevlerini dolaşıp bastırmaya çalışacağım. Bunu da yapmam lazım.

Tiyatro oyunumu bitirmem lazım: Amatör senarist olduğumu bilen var mı? Ben bile unutuyorum bazen. Başladığım bir tiyatro oyunu var, onu bitirmeliyim. Bitirip, yazarlık hocama göstereceğim. O “tamam, bu olmuş” dese, onun öğrencisi ve benim tiyatro hocama yönetmenliği kabul ettireceğim. O da yönetmenliği kabul etse, yakın dostum Onur’la beraber bu oyunu oynayacağız. (Amatör tiyatro oyuncusu olduğumu bilen var mı? Ben bile unutuyorum bazen.) “Ölme eşeğim ölme” demeyin, her şey gayet mümkün.

Şu anda neler yapıyorum?

Oyun oynuyorum: Kendimi hiçbir zaman bir oyun bağımlısı olarak görmem, ama 16 yıldır usanmadan oynadığım (peki tamam, zaman zaman usanıp silmişliğim var) bir oyun var: Heroes of Might and Magic 3. Oynayanlar ne kadar zevkli, ne kadar karmaşık bir oyun olduğunu bilirler. Good Old Games isimli şer odağı, faiz lobisi sağ olsun, bu kadar eski bir oyunu tutup Windows’un son sürümlerinde çalışacak şekilde düzeltmiş ve satışa sunmuşlar; dolayısıyla son birkaç yıldır rahatça oynamaya devam ediyorum. Yeni evime geçtiğimden beri masaüstü bilgisayarımı da açmadığım için, dizüstüne yükledim bu oyunu. İyi halt ettim: Hani dizüstüm sadece işim içindi?

Yazı yazıyorum: Buraya yazıyorum. O kadar. Eylül ayı itibarıyla Tuts+ yazılarına da tekrar başlayacağım. Hatta bu ay itibarıyla bir yerde daha yazmaya başladım, yarın veya öbür gün onun yazılarına da başlayacağım.

Ekşi’de geziniyorum: Kurtulmam gereken şeylerin başında geliyor, Ekşi Sözlük bağımlılığı. Ama gezmesi çok zevkli, okumak çok eğlenceli. Ben ne yapayım?

Projeme hazırlanıyorum: Kendimi çok da kötülemeyeyim. Bazen, canım istediğinde, oyun oynamıyorsam, yukarıda bahsettiğim global ölçekli projeme hazırlanıyorum. O da biraz. Kafama sıçayım. Neyse.

Sonuç

Hangi sonuç?

4 Yorum

Ağustos boyunca her gün 1 yazı!

Benim yazılarımı özleyen var mı bilmem ama, ben yazmayı özledim.

Beyn’e ilk başladığım yıllarda günde 1 yazı ortalamasının bile üstündeydim. Milletin en çok dikkatini çeken “Hayatımın Arşivi” kategorisine her gün yazdığım gün özetlerinin yanında, şu anda BarisUnver.com arşivlerinden okuyabileceğiniz bin bir türlü saçmalık dolu yazılarımı da ihmal etmiyordum. (Bir süre sonra o yazıları da internetten kaldıracağım. İleride siyasete atıldığımda “Bakın bu herif ta 20 yıl önce böyle şeyler yazmış” diye, sildiğim dandik bir yazıyı yayınlatmak ve beni zor durumda bırakmak isterseniz yazılarımı kaydetmeye başlayın, hehe.)

2006 yılında günlük ortalamam 2’nin üstündeydi; “Hayatımın Arşivi” kategorisinden vazgeçtiğim 2013 yılının ilk yarısındaysa 1 nokta sıfır sıfır sıfır 4 müydü neydi.

Sonuçta yazıyordum. Sonuçta 7 yıl boyunca her gün yazdım. Yazmak keyif veriyordu. Neden sonra yazmak, bir “yük” gibi hissettirmeye başladı kendisini.

Önce o saçma kişisel yazılarımı bıraktım; onların yerini daha ciddi yazılar aldı. Sonra o ciddi yazılarımı geliştirdim, siyaset hakkında düzenli olarak yazmaya başladım.

Sonra Recep Tayyip Erdoğan dava açtı, feleğim şaştı. Korktum, sindim, sadece gün özetlerini yazmaya döndüm. Arada tek tük siyaset yazıyordum, enteresan şeyler yazıyordum ama dava bitene kadar (en azından mahkemede bitene kadar) mal gibi bir dönem geçirdim.

Sonra o ölü toprağını üzerimden attım. En azından öyle sandım. Korkum kalmamışken, dava konusu olan dandik yazıdan bin kat daha sert yazılar yazabiliyorken, alışkanlıklarımda bir değişiklik olduğunu fark etmem uzun sürmedi: Artık günde 1 yazının üstüne çıkmak için bir şevkim yoktu. Korkum kalmamıştı, ama şevkimi yerine getiremedim.

Dava 2012 yılının şubat ayında bitti; “Hayatımın Arşivi” kategorisi de (yanlış hatırlamıyorsam) Mayıs 2013’te bıraktım. Aynı dönemde kişisel yazılarımı Beyn.org’dan BarisUnver.com’a taşıyıp, Beyn’i çok yazarlı bir platforma dönüştürdüm. (Beyn’i 10 yıldır istediğim seviyeye ulaştıramamış olmama bakmayın, 10. yıldönümünde son bir patlama düşünüyorum. 21 Ocak 2016 akşamına plan yapmayın.)

Sonuç? Beyn’e ayda 2 yazı, BarisUnver.com’a 2 ayda 1 yazı. O da iyi hissedersem.

Olmuyor böyle. Değişecek. Yaptım yapacağım, olacak.

Ağustos ayını Beyn ve BarisUnver.com’a ayırıyorum. 31 günüm var; bu 31 günde en az 31 yazı yazacağım. Kelime sınırı da koymuyorum, 50 kelime de olsa, bir şeyler yazacağım. Gerekirse Yılmaz Özdil taktikleriyle yazıyı dolduracağım, ama yazısız günüm geçmeyecek. Size söz.

Konu sıkıntısı çekersem, eski yazılarımdan bir derleme yapacağım. Olmadı, eskiden olduğu gibi film inceleyeceğim. Belki dizi de, kitap da incelerim. Bu yaz “kişisel gelişim sektörü” konulu bir kitap yazmaya cüret ettim (kişisel gelişim kitabı değil), o yüzden kişisel gelişim konulu karalamalarda artış olabilir. Gün özetleri olmayacak çünkü onu yaparsam hile yapmış olurum.

Sizden de ricam, bana yardım etmeniz:

  • Yan menüdeki Abone Ol bölümünden buraya, Beyn’deki Abonelik sayfasından da Beyn’e abone olun. Veya en azından Twitter’dan beni ve Beyn’i takip edin.
  • Blog sahibi misiniz? İçinizden geliyorsa, benim bu çabama katılın. Tek başıma her gün yazmaktansa, 3-5 kişi beraber her gün yazmak daha güzel olur. Hem birbirimizi kontrol etmiş oluruz, olmaz mı?
  • Beyn’de veya BarisUnver.com’da yazısız geçen bir gün görürseniz, Twitter’dan beni ayıplayın, bana hakaret edin.
  • Özetle, beni yalnız bırakmayın.

Bakın mesela bu yazıyı da 20 dakikada yazıverdim. 100-150 kelime yazarım dedim, şu anda 400 kelimeyi aştım. Zaten 700 kelimenin üstünü pek okumuyoruz. Ama bu yazılarımı okursunuz herhalde.

Okuyun yani.

1 Yorum

2015’te günlük hesaplarınızı tutmak için bir araç

(2017 tablosunu mu arıyorsunuz? Tıklayın!)

2012 yılının mart ayından beri, her gün ne harcadığımı ve ne kazandığımı, harcamalarımı da “lüks” ve “zorunlu” harcamalar olarak bölecek şekilde, kayıt altında tutuyorum. Bir Excel tablosuyla.

Yaklaşık 3 yıldır yaptığım (ve gerçekten hiç yorucu olmayan) bu çalışma sayesinde kazandığım parayı, kazanmam gereken parayı, harcadığım parayı, harcamam gereken parayı, harcamamam gereken parayı, para harcadığım zaaflarımı (Başta yemek geliyor!) ve istemeden harcamak zorunda olduğum şeyleri takip etmemi sağlıyor.

Yalnızca geçmişimi veya bugünümü değil, geleceğimi de görmeme yardımcı oluyor bu tablo. “Hayatımı değiştiren buluşlar” arasında gösterebilirim, üstelik kendi buluşum! 🙂

Elbette daha gelişmiş “gelir-gider yönetimi” uygulamaları var, hatta bir süredir bu işi yalnızca bilgisayarlarımda değil de, akıllı telefonumda da yürütebileceğim bir sistem arayışındayım. Yine de, bu basit Excel tablosu da işimi fazlasıyla görüyor. Tek eksiği banka hesaplarımın ve kredi kartımın hareketlerini buradan takip edemem – ama bir başka uygulamanın da bu otomasyonu sağlayabileceğinden şüpheliyim, malum, ülkemizde internet bankacılığı yerlerde sürünüyor ve bankalarla eşleşecek bir yazılım yazmanın mümkün olduğunu bile sanmıyorum.

Neyse… Bu tablonun özelliklerine geleyim:

2015-gelir-gider-tablosu-ekran-goruntusu

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

İşte böyle… Eğer siz de kullanmak isterseniz, ki kesinlikle tavsiye ederim, aşağıdaki bağlantıya tıklayarak Dropbox üzerinden dosyayı indirebilirsiniz:

2015-gelir-gider-tablosu-logo

3 Yorum

Ner’desin aşkım?

Aşkım, bebeğim, bi’ tanem, hayatım, sevgilim, yavrum, kuzum, tatlım, karıcığım-kocacığım, hanımım-beyim… Hepsi de birbirinden güzel hitap biçimleri, bence.

Ama bir noktadan sonra garip bir durum ortaya çıkıyor: Sevgiline ismiyle hitap etmek, soğukluğun ifade biçimine dönüşüyor. Sevgili sana isminle hitap edince, “Neden ismimi söyledi ki, bir sorun mu var acaba?” diyoruz.

Aslında olmaması gereken bir şey ama aklıma gelen iki çözüm de içime sinmiyor: Ya ilişkinin başından itibaren sevdiceğe (diğer hitaplarla birlikte) isimle hitap etmeyi alışkanlık haline getirmek lazım, ya da bu can sıkıcı durum oluştuktan sonra sevdicekle konuşup kontrollü bir biçimde iki tarafın da karşı tarafa ara sıra ismiyle hitap etmesini sağlamak lazım.

Ne var ki, ikisi de “yapay” çözümler. Doğal bir çözüm aklıma gelmiyor.

Ne var ki, bu “yapaylık” sürekli bir yapaylık olmayacaktır. İki çözümde de bir noktadan sonra çözümün kendisi, doğal bir alışkanlığa dönüşecektir.

Bir ilişkinin en büyük sorunu bu değildir elbette, ama en büyük sorunun (iletişim) ufak, gerçekten çok ufak bir parçasıdır, bence. Sizce?

Yorum Bırak

Bir cüzdan almak bu kadar zor olmamalı

Vay arkadaş, diyorum.

Herhalde 7-8 yaşımdan beri, babamın verdiği bir cüzdanı kullanıyorum. (7-8 yaşlarında cüzdan kullanıyor olmam da ayrı mesele.) Artık derisi tamamen yıprandı, birkaç cebi yırtılmak üzere, çıtçıtından ümidi tamamen kestim… Yani ömrünü doldurdu sayılır. Bu yüzden yeni bir cüzdan arıyorum.

Dün bir alışveriş merkezinin bir mağazasında, cüzdan seçmeye çalıştım. Ben diyeyim 150, siz deyin 200 cüzdan olan birkaç rafın önündeydim. İlk başta zevkliydi, ama sonra işkenceye dönüştü zira aradığım tüm kriterlere uygun bir cüzdan yoktu, birçoğunda istediğim bir ya da iki şey yoktu.

Delirdim. Eminim beni izleyen mağaza görevlileri biraz eğlenmiştir, ama ben delirdim. 1 saate yakın kaldım mağazada ve aşağı yukarı bütün cüzdanları açıp kapadım, içlerine baktım.

Ve sonunda, ağlamaklı bir halde bir şey almadan mağazadan çıktım.

Kriterlerimi daha önce hiç not almamıştım. Buraya yazmak istiyorum ki, ileride bir başka cüzdan yığınına denk gelirsem daha kolay eleme yapabileyim.

Aradığım cüzdan…

  1. Siyah olmalı.
  2. İki ana kanadının içinde en fazla bir tane daha ek kanat olmalı. (Onlara kanat mı deniyor, bilmiyorum. Ben kanat diyorum.)
  3. Mümkünse fermuarlı, olmazsa düğmeli bir bozuk para kesesi olmalı. Ama mutlaka bozuk para kesesi olmalı.
  4. Sadece bir tane banknot cebi olmalı. İki ceplilere gıcığım var.
  5. Dört-beş tane kart cebi olmalı – daha fazla olmamalı!
  6. Mümkünse şeffaf plastikten, olmazsa fileden yapılmış bir bölmesi olmalı.

Bu kadar. Aklıma başka bir şey gelirse yazarım ama maalesef şu 6 kritere uygun bir cüzdan bulabilmiş değilim.

Bulursanız lütfen haber verin.

2 Yorum

Katıldığım ilk paintball oyunu

10 Eylül 2012 tarihi, benim için “2012 yılının en iyi etkinlikleri” arasında ilk 3’e girmeyi hak eden bir etkinliğe katıldığım tarih oldu. Daha ilk seferden paintball bağımlısı olacak değilim ama hayatımdaki en heyecanlı oyunlardan biri olduğu için -üstünden belli bir süre geçtikten sonra- tekrar tekrar oynamak isteyeceğim bir oyun bu :).

6 sette bitirdiğimiz oyunumuz yaklaşık 2 saat sürdü. Toplam 11 kişiydik, dolayısıyla 6’lı ve 5’li iki takım halinde oynadık. (Kalabalık takımdaki arkadaşlardan birini üçüncü sette diğer takıma transfer ettik.)

Setler benim açımdan şöyle geçti:

1. Set

11 kişi arasında sadece 2 kişi daha önce -yalnızca 1 defa- paintball oynamış olduğu için “oyunu tanıma” seti gibiydi. İyi siper alamadığım bir anda kolumdan vuruldum. Oyun dışına çıktığımda görevli arkadaş aslında bu sıyırıkla çıkmama gerek olmadığını söyledi :). Set bittiğinde karşı takımdan bir kişi bile vurulmamışken bizim takımın tamamı oyun dışına çıkmıştı.

2. Set

Bu sefer vücudumu daha iyi siper etmeme rağmen silahımı siper dışında tutmuşum ki, namluyu vurdular. Bu da ölüm anlamına geldiği için oyun dışına çıktım.

3. Set

Bu setten itibaren önce sahanın ortasındaki binanın üst katını, sonraki sette de alt katını girişlere yasakladık çünkü bizim sikletimize kesinlikle uymuyordu :).

Bu sefer çok iyi bir noktada sipere yatıp cidden iyi vuruşlar yapma olanağı buldum – öyle ki, siperdeki bir delikten attığım mermiler bombeli bir şekilde gidip ortadaki binanın köşesinde saklanan düşmanlara ulaşabiliyordu :). Ne var ki, bir anlık dalgınlığım sebebiyle alnımın tam ortasına sapsarı boyalı bir mermiyi yediğim için üçüncü defa oyun dışına çıktım! 🙂 (Tabii yüzüm boyanmadı, maskemin alın kısmı boyandı.)

4. Set

Takım olarak belli bir stratejiyle hareket ettiğimiz ilk setti – aynı zamanda fena bir stratejik hatayla öldüğüm setti :). Olaylar şöyle gelişti:

  • Önceki sette takımımıza, karşı takımdaki 6. arkadaşı transfer etmiştik dolayısıyla bu sefer biz 6 kişiydik. Üçerli iki gruba ayrılıp sahanın ortasındaki binanın iki tarafından ilerlemeye başladık.
  • Grubumdaki arkadaşlarla anlaşıp birbirimizi koruyarak, sahanın bizim ilerlediğimiz tarafındaki siperlere yerleştik ve karşımıza çıkan iki düşmanı vurmayı başardık.
  • Bir-iki tereddütten sonra orada kimsenin kalmadığına kanaat getirdik ve yavaşça ilerlemeye başladık. En önde ben gidiyordum; arkadakilere, önlerde kimsenin kalmadığını haber verip binanın köşesine kadar geldim…
  • …derken birkaç metre önümdeki siperden bir düşman fırlayıp beni rahatça “avladı”!

Biz strateji yaparken karşı tarafın da eli armut toplamayacak tabii. İki arkadaşı vurulduktan sonra siperine iyice saklanıp bizi beklemesi ve diğerleri benden uzaktayken beni rahatça vurmuş olması, onun açısından mükemmel bir taktikti.

Gerçi yine de bizim takım yendi :).

5. Set

Bu sette de biz yendik. Ben biraz fazla hoplayıp zıpladığım için bu sette hızlıca hareket etmemeyi tercih ettim ancak binanın iki tarafına periyodik olarak yürüyüp; hem vurulan düşmanları sayarak takım arkadaşlarıma haber verdim, hem de iki tarafı birden kontrol ederek gerekli yerlerde kalabalık görüntü verme olanağını buldum.

Setler 15’er dakikayla sınırlı olduğu için bu sette sayıca daha fazla askeri hayatta kalan takım bizim takım oldu; durum da 3-2 oldu.

6. Set

Bu son set maalesef benim için büyük talihsizlikti zira silahın üstündeki karbondioksit tüpü (mermileri atmak için gerekli itici gücü sağlayan tüp) tekinsiz bir “fısss” sesiyle beni oyun boyunca tedirgin etti. Havanın kararmış ve maskemin epey buğulanmış olmasına rağmen iyi bir oyun çıkarıyorken, tüpün oyun ortasında bitişi benim için setin ve oyunun bitişi oldu maalesef. Yine de set sırasında bir kişiyi vurdum ve takımımın bu son seti de kazanmasına 1/6 oranında yardımcı olmuş oldum :).

Sonuç

Maçımız 3-3 bitti yani. Çaylarımızı içtik, çoğumuz için yepyeni bir tecrübe olan bu maçın ayrıntılarını konuştuk, başka maçlar ve hatta başka etkinlikler için de sözleştik ve evlerimize dağıldık.

Aslında bu etkinlikten yalnızca iki kişiyi, iki blog yazarını tanıyordum: Etkinliği düzenleyen İsa Sarı ve beni Mühye Köyü‘ndeki Kırmızı Paintball tesisine getiren Kaan Fakılı. Ama hem Kırmızı Paintball‘dan arkadaşlarla, hem de etkinliğe katılan arkadaşlarla çok iyi bir iletişim kurduk, bu sayede de çok eğlendik.

Etkinliği düzenleyen İsa‘ya, etkinliğe katılan tüm arkadaşlara ve etkinliğe ev sahipliği yapan Kırmızı Paintball‘a çok teşekkür ederim.

Galeri

Yorum Bırak

Kısa yazılar

Yazdığım en kısa gündem yazılarından biri, hayatımda ilk kez bir mahkeme salonunu görmeme -ve o mahkeme salonunu Recep Tayyip Erdoğan’ın bana göstermesine- sebep olmuştu. Şimdi diyorum ki, en iyisi bu tarz kısa yazılara geri dönmek.

Üzerinde çalıştığım, emek verdiğim uzun ve kapsamlı yazıların çoğu az okunuyor ve görüntüleniyorken, yazmak için belki yarım saat, belki kırk beş dakika ayırdığım bir yazının beni Türkiye’nin en “belalı” blog yazarı yapması hem iyi, hem kötü bir şey.

Zaten Türkiye’deki köşe yazarlarının önemli bir bölümü (Ahmet Altan, Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Ertuğrul Özkök gibi her uçtan birçok yazar) en fazla birkaç cümleden oluşan kısa paragraflar yazmayı tercih ediyor. Önceleri bunu yazarların tembelliğine yorardım ama sonra (Beyn’de gündem yazıları yazmaya başladıktan sonra) gördüm ki kısa paragraflar, kısa cümleler daha kolay sindiriliyor, daha rahat okunuyor. Bunu fark ettikten sonra köşe yazıları ve denemelerin, denemeler ve makalelerin arasındaki farkları da öğrenmiş oldum.

Dolayısıyla bundan sonra gaza gelip bir konudaki her düşüncemi yazmak yerine, o konuda okura en kolay ulaştırabileceğim en vurucu düşüncelerimi paylaşmayı tercih edeceğim.

Örneğin şu Suriyeli teröristler hakkında yazacağım yorumlarda, söylediklerime kanıt olsun diye LiveLeak sitesinden Özgür Suriye Ordusu’ndaki tiplerin beceriksizliklerini gösteren videoları, herifçioğullarının Amerika’dan nasıl açık açık yardım beklediklerini anlatan belgeleri, bizim ordudan nasıl eğitimler aldıklarını açıklayan haberleri paylaşmayacağım. Yapacağım yorumlar içerisinde bunlardan bahsedeceğim ama kanıtlamaya çalışmak yerine okurun bu bilgiye zaten başka yerlerden ulaştığına veya ulaşacağına güvenmek daha doğru olacak sanırım. Belki gerekli yazıların sonuna birer kaynakça eklerim.

Ve bundan sonra, birkaç ay önce söz verdiğim gibi, sık sık gündem hakkında yazmaya çalışacağım.

Bu yazı da uzun oldu, kusura bakmayın.

Yorum Bırak

Ölü toprağını atmak: siyasi yazılara dönüş!

2010’un ekim ayının ortasında, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden gelen telefondan sonra nasıl korktuğumu size tarif edemem. O sıralar bir eğitim için İzmit’te, ailemin evindeydim ve telefonun geldiğini -haliyle- annemle babama da anlatınca, korkunun da mutluluk gibi paylaştıkça arttığını tecrübe ettim.

Gündem ve Siyaset kategorisinde, o güne kadar yazdığım tüm yazıları o gece yayından kaldırdım. Sebebi konusunda kesinlikle yalan söylemeyeceğim: Deli gibi korkuyordum. Hepsini tek tek inceleyip, bazılarını avukat olan ablama da göstererek tekrar yayına aldım. Bazılarında düzenleme ihtiyacı duymadım, bazılarını yumuşatarak düzenledim, bazılarını ise ne kadar korkak biri olduğuma kıza kıza sildim.

2011 yılının bahar aylarında, üzerimdeki bu korku sebebiyle yaklaşan genel seçimlere dair bir yazı yazamama endişesiyle, kendimi epey zorlayarak birkaç yazı yazdım. O zamanlar ilk duruşmama girmiştim ve 15 dakika içerisinde eylül ayına verilen ikinci duruşma tarihi sayesinde korkumu da erteleyebilmiş, biraz daha rahat yazmaya başlamıştım.

Genel seçimlerden sonraysa, korkunun yerini umutsuzluk aldı. Genel seçimlere kadar MHP’ye yapılan bel altı saldırılar yüzünden herkes gibi ben de “Bizim ülkedeki siyasetin seviyesi buraya kadar düştü mü yani?” diye endişelenmiş ve AKP’nin %50’ye dokunan oy oranını da görünce “Demek ki iş siyasetten çıkmış, reklamcılığa dönmüş.” demiştim. Yenilgiyi, taraftarı olmayı istememe rağmen bir türlü beceremediğim CHP adına da, fena halde küçük düşürüldüğü ve çok zor durumda bırakıldığı için sempati gösterdiğim (ve hatta baraj altında kalmasın diye oyumu verdiğim) MHP adına da, ülkeye genç ve cılız sesimle azıcık katkıda bulunmaya çalışan şahsım adıma da kabullendim ve ilk kez, siyaset konusunda yazmanın içimden gelmediğini fark ettim. Bıktığım için değil de, korktuğum için siyaset hakkında yazmaktan vazgeçtiğimin düşünüleceğini önemsememeye çalışarak, referandumun yıl dönümü için yazdığım yazı dışında doğru dürüst bir siyasi yazı yazmadım.

Yanlış anlamayın: Korkmadığımı söylemeye getirmek istemiyorum. İkinci ve üçüncü duruşmalar yaklaşırken korkum hep arttı. Aralarda, aklıma gelse bile ne olacağını düşünmediğim için korkmuyordum ama duruşmalar yaklaştıkça hareketlerim yavaşlıyordu resmen. Yazma konusunda ise hepten kötüydüm: Duruşmalar yaklaşsa da, yaklaşmasa da elimden doğru dürüst bir yazı çıkmıyordu. Sindiğimi (sindirildiğimi) hissediyordum, gıcık oluyordum ama yazarken “Şu cümleyi yazmasam da olur… Bunu böyle demeyeyim… Eeeh, yazmıyorum ulan…” demeye ve çoğu zaman vazgeçmeye devam ediyordum.

Üçüncü duruşmadan sonra, beraat ettikten sonra siyaset hakkında yazmaya dönsem mi diye düşündüm. Genel seçimlerden sonra gelen bıkkınlığın geçtiğini hissediyordum, korku morku da kalmadıysa, yazmaya bir engelim yok diye düşündüm. Yine de her ihtimale karşı biraz daha bekleyip, mahkemede kazandığım ufak zaferin tadını çıkardıktan sonra sakin kafayla tekrar düşünmeyi tercih ettim.

Geçen iki ayın ardından mutlulukla söylüyorum ki, tekrar yazmaya hazırım.

Yanlış anlama olmasın: Kendimi çok matah bir yazar olarak görmüyorum. Siyasetten anladığımı da iddia etmiyorum – tam aksine, siyaseti anlayabilmek için yazıp gelen olumlu ve olumsuz tepkileri değerlendirmek, kendimi “siyaset düşüncesi” konusunda geliştirmek istiyorum. 2007’den beri siyaset hakkında düşünüyorum ve şu vakte kadar kendimi biraz olsun geliştirdiğimden eminim. Doğru yolda gittiğimden de eminim ama siyaset düşüncesinde dümdüz yollar yok; birleşen yollar, ayrılan yollar çok var. Gömlek değiştirmekten bahetmiyorum, bazı düşünceleri “araç” olarak, “tramvay” olarak gördüğümü söylemiyorum tabii – o yollara asla girmem. Ama fikirlerimi sabit tutarsam, bugün her “taraf”ta var olan dinozorlara dönüşeceğimi de biliyorum.

Üstümde hala bir ölü toprağı var. Üstümde hala bir otokontrol hissi var. Haftada bir, muhtemelen kısa yazılarla başlayarak üzerimdeki bu ölü toprağını atmaya çalışacağım. Sizin takibiniz, yorumlarınız ve paylaşımlarınız bu noktada benim için çok önemli.

Umarım bana bu yolda, bu yolculuğumda, olumlu veya olumsuz tepkilerinizle yardımcı olursunuz. Size söz veriyorum; kötü niyetli olmayan hiçbir yorumunuza dava açmayacağım!

Yorum Bırak

2011 yılımın özeti (2. bölüm)

Temmuz 2011

  • İstanbul‘dan İzmit‘e geçtim, oradan da iki gün sonra Ankara‘ya döndüm.
  • Bu ay Liderlik Okulu‘nda “sosyal medya eğitimi” verdim.
  • Harry Potter film serisinin sonuncusuna, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2‘ya gittim.
  • Hayatımın en kötü hissettiren gıda zehirlenmesini yaşadım. (Çok dramatik yazdım ama o kadar da kötü değildi: Toplam bir buçuk gün kadar yataktan çıkmadım, o kadar.)
  • Breaking Bad isimli diziyle tanıştım.

Ağustos 2011

  • Ağustos ayıyla beraber Ramazan ayı da başladı. İlk gün -aşırı sıvı kaybından korktuğum için- oruç tutmadım, ikinci gün o korkumu biraz yendim. Toplam 25 gün kadar oruç tuttum sanırım. Hesap tutmadım.
  • Türkiye Voleybol Federasyonu‘nun düzenlediği Yıldız Bayanlar Dünya Voleybol Şampiyonası‘nda görev aldım.
  • Ramazan Bayramı için tekrar İzmit‘e gittim. Ablam da İstanbul‘dan İzmit‘e geldi ama gelişinden sonraki gün öğrendik ki, evine hırsız girmiş. Apar topar oraya gidip elimizden geleni yaptık. Neyse ki çok şey çalmamış.

Eylül 2011

  • İzmit‘ten ailecek Eskişehir‘e gittik, bir akrabamızın düğününe katıldık.
  • Açık öğretimde İşletme bölümünü okuyorum ya, hah, o bölümde okuduğum İktisada Giriş dersinin bütünleme sınavına girdim. Ayıptır söylemesi, 100 aldım.
  • Bodrum‘a, tatile gittim. 5 buçuk gün kadar oradaydım.
  • Metin2 denen oyunla tanıştım.
  • Birkaç yıl aradan sonra yeniden Ankara Bach Korosu‘nun çalışmalarına katılmaya başladım.
  • 27 Eylül 2011 tarihinde, davamın ikinci duruşmasına girdim.

Ekim 2011

  • Workrave yazılımını yükledim.
  • 11. Dünya Wushu Şampiyonası‘nın birkaç karşılaşmasını izledim. Wushu‘nun ne olduğunu öğrendim.
  • Barnabas İncili‘ni bitirdim.
  • Galaktik İnsan isimli çok ilginç bir kitaba başladım.
  • İstanbul‘a gidip geldim.
  • Koroyu bırakıp Sahne Eğitim Derneği‘nde tiyatro kursuna başladım :).

Kasım 2011

  • Counter-Strike oyununa sardırdım.
  • Galantik İnsan isimli kitabı bitirdim.
  • Kurban Bayramı‘nda İzmit‘teydim.
  • 25 Kasım 2011’de doğum günümü kutladım :).

Aralık 2011

  • Fuji Dağı’nı Nasıl Taşırsınız?” isimli kitabı bitirdim.
  • İzmit‘e gittim; hem benim (geçen ayki) doğum günümü kutladık, hem de ablamınkini.
  • Ankara Bach Korosu‘ndan arkadaşlarımla Çamkoru‘ya, geziye gittik.
  • Sibel’i buldum! Daha doğrusu o beni buldu :).
  • Sibel‘le beraber 7. Genç Akademi seminerine katıldık.
  • Yeni yıla İzmit‘te girdim.

[yazidizi etiket=”yazi-dizisi-2011-yilimin-ozeti”]

Yorum Bırak

2011 yılımın özeti (1. bölüm)

Ocak 2011

  • Eve bir su sebili aldım. Yıl boyunca kullandık, çok iyi oldu, çok da güzel oldu tamam mı?
  • “Spirulina” hapı almaya başladım.
  • Mekân Kıraatevi‘ni keşfettim ve yıl boyunca gittim. Hala da çok seviyorum.
  • Beyn‘in yeni temasını ta o zamanlarda yapmaya başlamıştım ama yanlışlıkla tema dosyalarını sildiğim için baştan başlamak zorunda kaldım. Bu, aynı zamanda yeni temayı yapma çabasından soğumama da sebep oldu.
  • Zeitgeist: Moving Forward belgeselini izledim.
  • Liderlik Okulu‘nda “zaman yönetimi” eğitimine başladım.

Şubat 2011

  • TOBB ETÜ‘de, Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bir konferansına katıldım.
  • Beyn bu ayın ortalarına doğru, az daha çöküyordu :). Önce (05 Şubat 2011) Radikal ve Cumhuriyet gazetelerine çıktım, sonra (06 Şubat 2011) Hürriyet ve HaberTürk haricinde, aşağı yukarı bütün “internet gazetelerine”, sonra da (07 Şubat 2011) Ekşi Sözlük‘e çıktım. Siteye binlerce ziyaretçi gelirken, sitenin abonelik kısmını öne çıkarma fikri sadece son gün kafama dank etti!
  • Dava hakkında bir açıklama yazısı yazdım ama daha çok “açıklayamama yazısı” oldu.
  • Bu ay davam bir de Uykusuz‘a kapak oldu :).
  • 15 Şubat 2011’de sitem hack’lendi.

Mart 2011

  • Bursa‘ya gittim. Paçacı ailesini, Batuhan‘ı ve Okan‘ı gördüm.
  • Ayın ortasında, Liderlik Okulu‘nda “hızlı okuma eğitimi”ne başladım.
  • Buyology kitabını okumaya başladım.

Nisan 2011

  • Açık öğretimde okuyorum ya, hah, bu ayın 2’sinde ilk vizelerime girdim.
  • Aynı gün 5. Ankara Kitap Fuarı‘na da gittim.
  • Kur’an Verileri Açısından Laiklik” kitabını bitirdim.
  • Sarar‘dan çok güzel, çok kaliteli bir takım elbise satın aldım.
  • 21 Nisan 2011’de, Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana açtığı davanın ilk duruşması vardı, ona gittim.
  • Uzun zamandır beklediğim oyunu, Portal 2‘yi (Portal İki’yi?) satın aldım ve oynamaya başladım.
  • Buyology kitabını bitirdim.

Mayıs 2011

  • Bağımlılık yapan Haxball oyunuyla tanıştım.
  • Annemin Anneler Günü‘nü kutladık, İzmit‘te.
  • Kendi bilgisayarımdan Haxball oyununa erişimimi engelledim. Çünkü ÇOK oynuyordum.
  • İnternetime Dokunma!” eylemlerine katıldım.
  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘ne ilk kez gittim.
  • 19 Mayıs’ta The Swingle Singers‘ı dinledim.
  • Beyn‘in yeni temasına (ikinci kez) başladım.
  • Final sınavlarıma girdim. İyi geçmedi.
  • Bisiklet aldım! 🙂

Haziran 2011

  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘nde tahmin ettiğim kadar iyi bir hizmet alamadım.
  • Bir kez daha Gülizar‘la barıştım ve bir kez daha Gülizar‘dan ayrıldım.
  • 12 Haziran 2011’deki genel seçimlerde oyumu kullandım. Akşam vakti sandıklar açılınca, itiraf ediyorum, birazcık morardım.
  • Web tasarımda “zen coding” tekniğini öğrendim ve HTML kodlarını bu teknikle yazmaya başladım.
  • Hayatımda ilk kez Ankara Botanik Parkı‘na gittim. ÇOK beğendim.
  • Ailemle beraber, kuzenimin düğününe gittim. (Maalesef bu evlilik 6 aydan kısa sürdü, yıl sonunda sonlandırıldı.)
  • Hazır İstanbul‘dayken, birkaç gün orada kaldım. Ercüment Büyükşener, Hamza Şamlıoğlu, Murat Karakaş, Uğur Özmen ve Ömer Ekinci gibi güzel insanlarla buluştum, sohbet ettim. Birkaç gün ablamda, birkaç gün kuzenlerimde kaldım.

[yazidizi etiket=”yazi-dizisi-2011-yilimin-ozeti”]

Yorum Bırak

Konudan konuya atlaya atlaya

Bu yazıda değişik bir şey deneyeceğim: Yaşlı insanlar gibi konudan konuya atlayacağım. Her paragrafta, bir önceki paragrafta geçen ama paragrafla alakasız bir konuya geçeceğim ve yeni bir paragraf yazacağım. Çünkü bazen Beyn’e yazacak yazı konusu sıkıntısı çekiyorum. Bir paragrafın diğeriyle ilgisi olmayacak. Nasıl bir yazı çıkacağı konusunda hiçbir fikrim yok ama çok eğleneceğim kesin.

“Beyn” ismini nasıl türettiğimi anlatmış mıydım? 2006 yılında blogumu açacağım zamanlarda televizyonda Pınar’ın reklamları oynuyordu. Kukla karakterlerden birinin de adı Beyn’di, hatırlarsınız. Beyn’i ilk açtığım zaman oradan esinlenip blogumun ismini “Kommix’in Beyn’i” koymuştum. (“Kommix”, o zamanlarda kullandığım ve o zamanlarda tiksinmeye başladığım rumuzumdu.) İlk önce WordPress.com’da açtığım blogumu ilk önce ücretsiz bir site barındırma hizmetine taşımıştım. Sonra o site bir saldırı alınca güç-bela oradaki verilerimi kurtarıp ücretli bir yere taşımıştım. Alan adı olarak da (“Kommix” rumuzuna iyice gıcık olduğum için) Beyn.org’u seçmiştim. (Anlatmışım.)

Sitelere saldırmak kötü bir şey. Haneye tecavüz gibi, hırsızlık gibi… hatta terörizmle bile bağdaştırılabilir. Bir başkasının evine girmek “haneye tecavüz”se, bir başkasının evindeki değerli eşyaları çalmak “hırsızlık”sa, bir başkasının evini yıkmak için “terörizm” tabiri kullanılabiliyorsa, aynı şeyler internet sitelerine saldıranlar için geçerli olamaz mı? Onlar da giriyor, onlar da çalıyor, onlar da yıkıyor.

Teknik olarak terörizm, “düşük yoğunluklu savaş”tır. Dağdaki it gelir, bizim polise, askere sataşır. Canı isterse şehre iner, bomba atar. Sonra kaçar. Lan hayvan, madem savaşacaksın, niye kaçıyorsun? Aslanlar gibi dövüşeceğine fare gibi kaçmanın anlamı ne? Sırf bu yüzden saygı da duymam ben böyle düşmana.

Fareler de çok komik hayvanlar ama insanın fareye olan tepkisi daha komik. O zaten seni görünce kaçıyor, sen niye ondan kaçıyorsun be? Ufacık hayvan, senin karşında hiçbir şansı yok. En kötü, hastalık falan bulaştırır. Fareleri hayatımızdan uzak tutalım, ona bir şey dediğim yok ama korkmanın bir yeri yok.

Bir ara “En kötü hastalık hangisidir acaba?” diye düşündüm ama şu sonuca vardım: Hastalığın her çeşidi kötü. Kan kanseri de kötü, prostat da kötü, migren de kötü, grip de kötü, mide bulantısı da kötü… Vücudumuzun farklı yerlerini etkilediği için hangisinin daha kötü olduğunu belirlemek bana pek mantıklı gelmemeye başladı. Sağlıksızlığın kendisi kötü. Gazın olsa da ölüp kurtulmak istersin, AIDS’li olsan da.

Sağlık da tek başına önemli değil ve en önemli şey de değil. Sağlık kadar sosyal çevre de önemli, duygusal hayat da önemli, paran olması da önemli… Bak bunu yıllardır düşünüyorum mesela. Ve 2011 yılına kadar üç şeyi, “sağlık, aşk ve para”yı önemserken 2011 yılında buna “sosyal çevre”yi de ekledim. Çünkü sağlıklı ve zenginken arkadaşının, sevgilinin olmamasının güzel bir yanı yok; zengin ve aşıkken, çevrende onca dostun varken hasta olmak güzel değil; arkadaşların ve eşin yanındayken ve sağlıklıyken fakir olmak hoş değil…

Zenginlikten bahsettiğim iyi oldu. Şu düşünceyi nereden edindiğimi hatırlamıyorum ama fena halde benimsiyorum: Kişi kendi zenginliğini, ihtiyacına göre belirlemeli, varlıklarına göre değil. Eğer senin her yıl 1 milyon liraya ihtiyacın oluyorsa ve her yıl 1 milyon lira kazanıyorsan sen zengin değilsin ama senin ayda 500 lira harcaman varsa ve sen 1000 lira kazanıyorsan, sen zengin bir adamsın kardeşim. Lüks işlerde gözün yoksa, lüksüne düşkün bir adama göre daha az şeye ihtiyacın oluyorsa, sen o adamdan daha zenginsin kardeşim. Harcayamayacağın kadar paran olması değil, harcama ihtiyacı hissetmemen olmalı, senin zenginlik kriterin. Ama sağ olsun kapitalizmle yönetilen ülkemiz ve dünyamızda “tüketim çılgınlığı” kavramı yüzünden, on binlerce lira kredi kartı borcu olup da iPad’iyle kafelerde hava yapan 30 yaşındaki kadın, o kafenin sahibi olan, sade hayatından memnun olan 30 yaşındaki kadından daha zengin duruyor.

Tüketim çılgınlığı 2000’li yıllarda çağ atladı. Eskiden lüks olan şeyler artık “ihtiyaç” olarak sunulabiliyor. Bu dönüşümün doğru kısımları da var; örneğin eskiden bilgisayar kullanmak bir lüksken şimdi gerçekten iletişim açısından bir ihtiyaç haline geldi. Ama normal bir televizyon yeterliyken artık LED TV’lere “ihtiyaç duyan” ev sakinleri var. Benim gibi gençler tablet bilgisayarlara “ihtiyaç duyuyor”, mini dizüstüler daha işlevli ve dört-beş kat daha ucuzken. Lükslerin ihtiyaca dönüşmesinden kastım da bu zaten: Aslında onlar hala “lüks” kategorisindeler ama “ihtiyaç” gibi tanıtılıyorlar, reklamlar o şekilde yapılıyor. Araba reklamında “Niye istiyorsunuz bu arabayı? Aileniz için mi, uzun yollar için mi, şunun-bunun için mi?” diyen adama “Hayır. Sadece istiyorum!” diyen karizmatik adamların devrindeyiz ve bu durumla, 70’li yıllardaki kıyafetlerle dalga geçtiğimiz gibi dalga geçeceğimiz zamanları bekliyorum ben.

Reklamlar deyince aklıma geldi: Son zamanlarda niye hiç akıllıca reklam videoları çıkmıyor piyasaya? Eskiden çok iyi reklamlar çekilirdi; tekrar tekrar izleyesi gelirdi insanın. Şimdi bir-iki ünlü koyuyorlar, varsa bir cıvık espriyle, olmazsa da ünlünün karizmatik ve/veya seksi bakışlarıyla ürünü kafamıza sokmaya çalışıyorlar. İşin kötüsü, bu reklamlar da birçok kişinin aklında kalıyor. Reklamcılar alınmasın ama TV reklam videolarında yaratıcılık bitmiş.

Bitmiş demişken: Yazı da bitti.

8 Yorum

Kar hakkında

  • En klasik espriyle başlayayım: Karı seviyorum! Karı sevmeyen adam değildir!
  • Karın en sevdiğim hali kartopu oynamak da değil, kardan adam yapmak da değil, “hart hart” diye karda yürümek de değil… En sevdiğim “kar eylemi”, akşam vakti, sarı sokak lambalarını ve beyazlaşan yolları gören bir manzarada lapa lapa kar yağmasını izlemek.
  • Hatta geçen gün lapa lapa kar yağıyorken elime sıcacık bir kahve yapıp, keyifle kahvemi yudumlarken hafif bir müzik eşliğinde camdan dışarı bakıp yağan karı izlemek istedim. Kahve sevmediğim için süt ısıttım, müzikçalarımı da aramaya üşendim, müziksiz süt içip izledim dışarıyı.
  • Ama kartopu oynamak ve kardan adam yapmak da çok güzel be. Gerçi biraz yorucu ama çok güzel.
  • Keşke kardan dolayı ıslanmayan, parmakları oynatmayı engellemeyen ve üşütmeyen bir eldiven olsa. 100 lira da olsa, yemeğimden kısar alırım.
  • En gıcık olduğum “kar hali” ise, kar yağmıyorken buza dönüşen zemin. İnsan çok fena geriliyor yürürken. Hele elinde bir şey varsa, hele hele basacağın yerdeki buzun kayganlığını da tam olarak tespit edemiyorsan, gaipten rahatsız edici gerilim müzikleri duyuyorsun.
  • Bir de bazen o donan kar, yolları bildiğin “engebeli” yapıyor. Yürürken yoruluyor insan.
  • Apartmanın önündeki buzlanmayı tekmeleyerek kırmaya çalışmak da güzel. Geçen gün bunu yaparken sağ ayak başparmağımı incittim, iki gün yürürken çile çektim ama olsun.
  • Belediyeler de sağ olsunlar, hiçbir zaman yeterince çalışmıyorlar karlı yollarda. Araç yollarını tuzluyorlar (bazen orayı da tuzlamıyorlar) ama kaldırımlar öylece duruyor! Ondan sonra karın keyfini en çok hastaneler çıkarıyor.
  • “Karın keyfini en çok çocuklar çıkardı” lafı da artık “Seneye görüşürüz” lafıyla aynı kefeye konsun, herkes gıcık olsun. Lütfen.
  • Ama gerçekten de çocukken kar aktiviteleri daha keyifliydi. Bi’ defa okullar tatil olurdu ve bütün günü karlarla oynayarak geçirebilirdik. Kardan adamın yanında kardan farklı şekiller yapmaya da uğraşırdık, değişik şeyler çıkarırdık. Mesela benim favori “kardan şeklim” ellerimden biraz daha büyük boyutta bir insan kafası yapmak. Karikatür gibi yapıyorum, pek eğlenceli oluyor.
  • “Herkes evinin önünü temizlese dünya daha güzel bir yer olurdu.” lafı en çok kar zamanı hissediliyor. Her apartmandan bir-birkaç kişi o apartmanın önündeki yolu temizlese, herkes rahatça yürür. Gerçi o zaman belediyelere ve belediyelere vergi vermeye gerek kalmazdı… E şimdi niye veriyoruz lan o zaman?
  • Karda yere yatıp, ellerini ve kollarını yerde hareket ettirerek kelebek şekli yapan var mı hiç? Benim gözüm yemedi hiç. Türkiye’de de böyle bir alışkanlığın olduğunu zannetmiyorum. Ecnebi alışkanlığı gibi.
  • O değil de, kaç yıldır yılbaşlarında kar yağmıyor. En azından benim olduğum yerlerde yağmıyor. Niye yağmıyor ulan?
  • Şöyle bir hayalim var: Kar değdiği zaman karla reaksiyona girip onu eritecek bir yol malzemesi, mümkünse bir asfalt türevi bulmak. Karı eritmese de olur ama hiç olmazsa karın kendi yüzeyine yapışmasını engellesin. Buradan kimyagerlere sesleniyorum!
  • Bu kadar.
7 Yorum

The Change-Up (2011)

Başroldeki iki karakterin zihinlerinin yer değiştirdiği bir başka filme daha hoş geldiniz…

Açık konuşayım: Eğer filmin konusunun “birbirlerinin hayatını çok kıskandıkları için sihirli bir güç tarafından zihinleri yer değiştiren iki kişinin maceraları” olduğunu bilseydim, filmi izlemeye tenezzül bile etmezdim. Ama konuyu bilmiyordum; başroldeki oyunculardan Jason Bateman‘ı severek takip ettiğim için konusuna bakmadan filmi edindim. İlk 15 dakikada konuyu anlayınca da hemen kapatmak istedim ama niyeyse Jason Bateman‘a ve az-çok tanıdığım kadronun geri kalanına güvenerek devam ettim. Güvenimi boşa çıkarmadılar; yine de -eğlenceli olsa da- “izlemesem de olurmuş” kategorisine koyabileceğim bir film.

Konuyu zaten söyledim. Film başında zihinleri yer değiştiren esas adamlarımız, birbirlerinin hayatlarına adapte olmaya çalışıyorlar. Sonra adapte oluyorlar. Sonra büyüyü geri almayı başarıyorlar. Sonra mutlu son. Bu kadar.

Bu filmin bana tek katkısı, Olivia Wilde isimli aşık olunası bir kadını tanımış olmaktır. Hollywood oyuncuları arasında gözleri o kadar güzel, yüz hatları o kadar şeker olan birine daha rastlamadım.

Neyse… Filmi izlemek için çaba harcamayın derim ama rast gelirseniz izleyebilirsiniz. Birazcık güldürüyor işte.

Yorum Bırak

Kendime not: Tanımadığın insanlara yardım etme

Dün akşam saatlerinde gelen bir e-postayla başlayan kısa ama yorucu bir konuşmaya girdim; keşke girmeseymişim.

Yorum yapmadan ekliyorum – zaten yorumu son e-posta trafiğinde de yaptım. Buyrun:

 

 

Merhaba Barış bey.
Kendime bir blog açıyorum bu aralar.
Sizin, yorumların sonuna Teşekkürler (Yorum sahibi) yazısını eklemek için hangi kodu kullandığınızı öğrenmek istiyorum. Malum siz yorum yaptığınız da teşekkürler yazısı çıkmıyor.
Yardımcı olursanız çok sevinirim.

[hr]

Selam. Ücretsiz bir blog açıyorsanız yardımcı olamam ama kendi blogunuzu açıyorsanız oraya kod koyabilirsiniz. Ücretsiz bloglarda kod eklenemiyor. (Blogger’da ekleniyor ama Blogger’ı da ben bilmiyorum, ben WordPress’çiyim.)

Sevgiler,
Barış Ünver

[hr]

Bende wordpress kullanıyorum.  Kodu nereye koyacağımı biliyorum ama ne olduğunu bilmiyorum.

[hr]

WordPress.com üzerinde ücretsiz bir blog mu açtınız yoksa kendi sitenizi kurup oraya WordPress mi kurdunuz? Dediğim gibi, ücretsiz bir site açtıysanız bunu yapamazsınız.

Sevgiler,
Barış Ünver

[hr]

Barış bey bana yardım etmeniz için kaç mail daha atmam gerekiyor lütfen peşinen söyleyin. İsterseniz tc kimlik numaramı ve anne kızlık soyadımı da vereyim. Afedersiniz ama sinirlerimi bozdunuz. Gerek yok artık. Teşekkür ederim yoğun ilginiz için.

[hr]

*** hanım öncelikle şunu anlayın ki BEN SİZE YARDIM ETMEK ZORUNDA DEĞİLİM.

Kibar bir e-postayla yardım istemişsiniz, ben de aynı kibarlıkla size yardım edebilmem için gerekli bir bilgiyi almaya çalışmışım. Hepi topu iki tane e-posta atmışım ve iki e-postamda da “ücretsiz bir blog mu açtığınızı yoksa kendi sitenizi satın alıp onun üzerinde mi bir blog açtığınızı” özellikle vurgulayarak sormuşum. Bu bilgiden başka -sizin abarttığınız gibi- özel/kişisel bir bilgi istememişim ki zaten öyle bilgilere gerek yok, müsterih olun.

Size hiçbir beklentisi olmadan yardım etmek isteyen birine karşu böyle anlamsız bir tepki vermenize hiç gerek yoktu. Sorduğum bir soruyu ilk seferde anlamadığınız için ben size soruyu tekrar soruyorsam ancak siz soruyu anlamaya çalışmak yerine bana böylesine ayıp bir yanıt veriyorsanız, “peşinen söylüyorum”, bundan sonra bana e-posta atmanıza gerek yok.

Selam verip borçlu çıkanların ülkesinde olduğumuzu ve bu ülkede iyi niyetle yardım etmek isteyenlerin azarlanıp durduğunu bana tekrar hatırlattığınız için teşekkür eder, iyi günler dilerim.

Barış Ünver

16 Yorum

Ankara’nın en güzel yerini buldum

Atakule‘den Cinnah Caddesi‘ne doğru yürürken, daha önce görmediğim bir parkın tabelasını gördüm: Ankara Botanik Parkı. Yol kenarında park fikri pek hoşuma gitmediği için girmeyecektim ama müzikçalarım da yanımdayken, bir banka oturup yanımdaki kitabı (“Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı” – Ahmet Şerif İzgören) okumak için gireyim dedim.

Girişteki çocuk parkına yaklaştığımda baktım ki, park aşağı doğru dik bir yokuştan devam ediyormuş. “Allah Allah…” deyip oradan devam ettim. İki-üç çift saydım, fotoğrafçılara evlilik fotoğrafları çektiriyorlardı. Yokuşun sonuna geldiğimde ise ağzım açık kaldı: Ankara’da gördüğüm en güzel görüntüye sahip olan dev bir park vardı karşımda!

Kendimi çocuk gibi hissettim, kısa ve hızlı adımlarla parkı gezmeye koyuldum. Vikipedi‘deki bilgilere bakılırsa 65 bin metrekare gibi dev bir alan içerisinde 30 bin metre kare yeşil alan, 15 bin metrekare de sert zemin varmış. Neyse, güzel, yüksekçe bir yer bulup oturdum. (Engebe bol olduğu için, eğimli yerlere koydukları bankları zemine paralel yapmasalarmış, eğimi yok etselermiş güzel olurmuş.) Kitabımı okumaya başladım. Henüz kitabın başındaydım; zamanın nasıl geçtiğine hiç dikkat etmeden orada oturdum ve kitabı bitirdim. Saate baktığımda, tam 2 saat boyunca orada oturduğumu öğrendim. Geçtiğini hiç fark etmediğim 2 koca saat… Vay anasını sayın seyirciler! 🙂

Ankara‘daysanız, hiç vakit kaybetmeden gidin! Ankara‘da değilseniz, Ankara‘ya yolunuz düştüğünde kesinlikle uğrayın! Dileyenleri ben bile götürebilirim – herkes görmeli burayı!

Çektiğim fotoğraflar

Cep telefonuyla çektiğim için çok iyi fotoğraflar gösteremeyeceğim ama parkta (düğün fotoğrafçıları hariç) en aşağı 7-8 kişi daha gördüm, ellerinde kocaman kocaman fotoğraf makineleriyle fotoğraf çeken. Keşke onlardan fotoğraf isteseydim :).

Google Haritalar sayfasında başka fotoğraflara da ulaşabilirsiniz.

Harita

[ekle]embed[/ekle]

22 Yorum

Çocukluğumdan beri unutamadığım 5 şımarıklığım

Çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan, her hatırladığımda biraz biraz (bazen epey) utandıran ve “Nasıl yapmışım ben bunları, ne manyak çocukmuşum be?” dediğim 5 tane çocukluk anısı geldi aklıma. (Aslında 3 tane gelmişti ama buna benzer 2 tane daha bulmak için zorladım biraz kafamı. Öyle işte.)

1. “İki tost istiyorum beeennnn!!!!!”

Ya birinci sınıfa, ya da ikinci sınıfa başladığım gün oldu bu olay. Zübeyde Hanım İlköğretim Okulu’nun (İzmit) bahçesinde babama şımarık bir çocuk gibi bağırıyordum!

– Banane baba, iki tane tost istiyorum ben!

– Oğlum bunu bitir, bir tane daha alırım niye ağlıyorsun?

– BA-NA-NEEEEE!!!!!

İşin en utandırıcı tarafı, yanımızdaki insanların bize bakıp bakıp durması, babamınsa çaresizlik/kızgınlık karışımı bir duyguyla bana laf anlatmaya çalışmasıydı. Ne salakmışım o zamanlar be.

2. Şımarık tatil veledi Barış

17 Ağustos depremi yeni gerçekleşmiş, biz de ailecek biraz kafamız rahatlasın diye tatile çıkmışız, Bodrum’a gelmişiz. Orada bir başka aileyle tanışmışız, annem-babam o ailenin anne-babasıyla, çocuklar da o ailenin çocuklarıyla dolanıyor falan – klasik tatil dostluklarına benzer bir şey.

Neyse efendim. Bir gün benim gıcıklığım tutuyor ve nedenini bilmiyorum, anneme, elimde annemin 5 dakika önce bana almış olduğu dondurmayla ve bir de diğer annenin önünde bağırıp çağırmaya başlıyorum. Annem alttan almıyor, çatık kaşlarla yanıt veriyor diye daha da sinirleniyorum, daha da şımarıyorum ve annemle arkadaşımın oturduğu sandalyelerin önündeki ufak bir çöp kutusuna tekme atıp oradan uzaklaşıyorum.

(Bu olaydan sonra annem bana bir ceza vermişti ama hatırlamıyorum. Sanırım akşamki animasyonu izlemeye gitmeme gibi bir şeydi.)

3. Yoksul misafirin önünde hava yapmak?

(Önden kısa bir bilgi notu: Depremden önce bizim halimiz-vaktimiz epey yerindeydi.)

Eve annemin bir misafiri olan bir kadın ve çocuğu gelmiş. (Çocuk benden küçük ama çok da küçük değil.) Yaşam standardı olarak bizden daha farklı oldukları kesin ama bunu, bu yazıyı yazarken anlıyorum, o zaman bu tarz şeyleri bilmiyorum (veya şımarığım ya, önemsemiyorum).

Annem içeride ikramlık bir şeyler hazırlıyordu herhalde; birden aklıma bir şey gelmiş gibi içeri koştum ve evde bindiğim bisikletime binip (Evimiz, bisikletle binilecek kadar büyük değildi ama benim bisikletim de ufak bir bisikletti zaten. Yine de evde bisiklete binmek???) oturma odasına doğru sürdüm. Kadınla çocuğunun önünde artistik bir poz verecek şekilde fren yaptım ve durdum, onlara baktım. Kadının tepkisiz suratına o zaman anlam verememiştim (Böylesine havalı bir hareketi nasıl da takdir etmemişti?) ama şimdi tahmin ediyorum ki, nasıl gıcık, nasıl şımarık bir velet olduğumu yüzüne yansıtmamak için çok uğraşmış kadıncağız.

4. “Beş buçuk!”

Bu seferki biraz kısa:

Annemle bir misafirliğe gitmişiz. (Sanırım şehir dışındayız.) Misafirliğe gitmeden önce de annemle kavga mı etmişiz, n’olmuş bilmiyorum ama ben anneme kızgınım, annem bana kızgın. Tabii misafirlikte öyle davranmak yakışık almaz… ama öyle davranmanın yakışık almayacağını sadece annem biliyor, ben bilmiyorum veya düşünmüyorum.

Neyse… Bir ara misafiri olduğumuz kadın anneme “Oğlanın yaşı kaç?” gibisinden bir soru soruyor, annem de “Beş.” diye yanıt veriyor. Ben, patlamaya hazır şımarık barut, anneme kısılmış gözlerle bakıyorum ve “Beş buçuk!” diye bağırıyorum. Kadın şaşırıyordu, orası kesin ama annem de muhtemelen beni dizine ters yatırıp kıçıma vurmamak için kendini zor tutuyordu.

5. Perdeyi, alabildiğine dramatik bir biçimde kapatmak

Bu son anım, ergenlik çağlarımdan. Berbat lise hayatım, bütün berbatlığıyla devam ediyor ve bariz bir biçimde depresyondayım. Yatılı okulda 5 günden fazla kalmaya dayanamadığım için her hafta otobüsle veya trenle eve dönüyorum. Kesinlikle çok mutsuzum ve hiçbir hareketimin hiçbir mantıksal dayanağı yok. (Yatakhanedeyken, temiz çorabım kalmadığı için herkesten gizlice ağladığım bir gün olmuştu. Bu örnek yeterli sanırım.)

Yine bir gün, pazar akşamı mıydı yoksa pazartesi sabahı mıydı bilmiyorum, otobüse bineceğim. O günlerde İstanbul’a giden otobüsüme/trenime binme zamanı benim için haftanın en zor zamanıydı. Babam da, canım benim, beni yolcu edecek. Nedenini bilmiyorum ama babama kızmışım (veya bir şeye kızıp babama çatmışım). Babamın da o günlerde bunalımda olduğunu biliyorum (çünkü ailemizin finansal olarak çöktüğü zamanlardı ve bu kötü durumun bütün yükü babamın üstündeydi) ama ergenlik çağındaki bir bebenin kendinden başkasını düşünmesi mümkün değildir, dolayısıyla onu hiç düşünmüyorum.

Babam otobüs biletimi almış, bir şekilde güç-bela kazandığı parasının bir bölümünü bana harçlık yapmış, ben otobüste koltuğuma yerleşirken dışarıdan, aşağıdan beni izliyor. Ve sonra, bütün iyi niyetiyle bana el sallayacakken ben önümdeki perdeyi hızla kapatıyorum.

[hr]

Böyle…

En komiği ilkiydi, en kötüsü de sonuncusuydu. İster inanın ister inanmayın, son anıyı 15 dakikaya yakın bir sürede ancak yazabildim; bazı cümleleri yazmadan önce uzun uzun bekledim.

Ben nasıl gerizekalı, iğrenç, şımarık bir çocukmuşum be?!

Bu 5 anıda geçen herkesten, özellikle annemden ve babamdan defalarca özür diliyorum. Ve biliyorum ki, ne kadar utanırsam utanayım, bu tarz şımarıklıkları yapmaya devam ediyorum. Muhtemelen şimdi farkında değilim ama 10 yıl sonra bugünleri de düşünüp, utana-sıkıla böyle bir yazı daha yazmış olacağım.

İnşallah beni affedersiniz anneciğim, babacığım.

11 Yorum

Çocukluğumun oyuncakları

9GAG.com diye bir site var, çok sevdiğim. Bir sürü komik ve/veya ilginç şeyi buradan görüyorum. Geçtiğimiz haftalarda da, çok eskilerden iki oyuncağa rastladım:

Fisher-Price Activity Center

Şu üstteki, epey küçüklüğümden bir oyuncak: Fisher-Price Activity Center. Farklı farklı yerlerini itip kaktıkça farklı farklı sesler çıkaran bir şeydi, pek severdim.

Mancınıklı basketbol?

Bu da, yanlış hatırlamıyorsam Kıbrıs’tan gelen (Gerçi sonra Türkiye’de de rastladım.) bir basketbol oyunu. Şeffaf, sert plastikle kaplı sahanın ortasındaki deliklerin hepsi ufak birer mancınık görevi görüyor ve sahnın kenarındaki düğmelere deli gibi basarak karşı tarafa basket atmaya çalışıyorsunuz. Kuzenim Özgür‘de de bunun futbollusu vardı. Özgür futbolu pek sevmez, ben de basketbolu hiç sevmezdim ama iki oyuncağı da deliler gibi oynardık.

Yaa, işte böyle :).

4 Yorum

“Gerçek olanı gözler göremez”

Yeni nesil barkodlara benzeyen bu şekil, aslında başlıktaki anlamlı özdeyişin Osmanlıca yazım diliyle yazılmış hali. Yapan kişi de, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi‘nde Geleneksel Türk Sanatları bölümünde okuyan, Ezgi Genç diye bir kız.

Ezgi, eserini “Kûfi hat sanatı” diye bir hat biçimiyle hazırlamış. Bu biçimde Arapça (Osmanlıca) yazılar, yine hat sanatına uygun bir biçimde ama düz ve köşeli çizgilerle kağıda işleniyormuş. Vikipedi‘de başka örneklere de rastlayabilirsiniz ama bence hiçbiri Ezgi‘nin yaptığı kadar ilginç çalışmalar değil. (Ek bilgi: İran‘ın bayrağında da kûfi hat sanatından bir örnek varmış.)

Böylesine ilginç eserleri görmek çok hoşuma gittiği için yazayım dedim. Umarım sizler de beğenmişsinizdir :).

4 Yorum

2010 yılımın özeti

Ocak 2010

  • Yıla bol bol kitap okuyarak başladım.
  • 18 Ocak 2010’da, yaklaşık 3 ay sürecek bir ilişkiye başladım.
  • Finallerimden önce, sınıftan arkadaşlarla, hayatımdaki en uzun ve en istikrarlı ders çalışma eylemini gerçekleştirdim. Verdiğimiz araları da sayarsak toplam 12 saat çalıştık. Hatta bir dersi ben verdim.
  • 23 Ocak 2010’da Beyn 4. yılını bitirdi.
  • Ay boyunca, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin kurucu yönetim kurulu olarak beraber yazdığımız kitabın mizanpajıyla uğraştım. Zor işmiş.

Şubat 2010

  • Java dilini öğrenmeye kalkıştım. Hevesim kısa sürdü, ay sonuna kadar dayanamadı.
  • 14 Şubat 2010, hayatımda yalnız geçirmediğim ilk Sevgililer Günü oldu.
  • 17 Şubat 2010’da Aynes Tick Tack isimli besleyici içeceği keşfettim.
  • 27 Şubat 2010’da İstanbul‘daydım; Yeni Rakı‘nın etkinliği için.

Mart 2010

  • 100 Şınav Programı’na başladım.
  • 4. Ankara Kitap Fuarı‘na katıldım.

Nisan 2010

  • Nisan ayına “1 Nisan Melihi” şeklindeki 1 Nisan şakasıyla başladım :).
  • 1 terabaytlık bir harici sabit disk satın aldım. (Daha doğrusu ablam aldı.)
  • Şubat ayında Java öğrenmeye heves etmiştim, bu ay da Adobe Flash Builder öğrenmeye heves ettim. Bu heves de ay sonuna kadar sürmedi.
  • Cucina Makkarna” isimli güzel bir restoran, sosyal medya tanıtımı bağlamında beni davet etmişti, ona gittim.
  • Ece beni terk etti. (Bu cümle aklınızda kalsın, aralık ayının özetinde bu cümleyi hatırlayın.)

Mayıs 2010

  • Ayın başında, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin başkanlığını devraldım ve yönetim kurulunu oluşturdum.
  • Sosyal medya tanıtımı kapsamında bir başka restorana, Trilye Restoran‘a davet edildim. Hayatımda yediğim en güzel yemeklerden birini yedim.
  • 100 Şınav Programı‘nı bitirmek zorunda kaldım.
  • Ayın sonlarına doğru, Türkiye’nin en ünlü ve en başarılı blog yazarlarından birinin adını, soyadını ve resmini ifşa ettim. Anonimliğe saygı duymama rağmen bu arkadaşın anonimliği bir kalkan değil de bir silah gibi kullanması ve adının bilinmemesine güvenerek istediği herkese sataşması beni çok rahatsız ettiğinden böyle bir şey yaptım. Yine de yanlışı yanlışla düzeltmeye çalıştığım için yaptığım şeyin yanlış olduğunun bilincine vardım ve yazıyı yayından kaldırdım, kendisinden de özür diledim. Yaratılan gümbürtüyle beraber, dernek bünyesindeki bazı çıkarcı arkadaşlar beni dernekten dışlamaya kalktı ama…
  • …ayın sonunda, ayın başında kurduğum yönetim kurulunu dağıttım. Derneği kapatmadık ama yıl sonuna kadar da açmadık.

Haziran 2010

  • Mayıs ayının sonunda olanlar yüzünden, stresten “uyuz” olduğumu öğrendim. Gerçek “uyuz” yani. (“Halbuki her gün duş alan adamım.” diyordum ama uyuzun üç başlıca sebebi varmış: Salgın, stres ve beslenme yetersizliği.)
  • 06 Haziran 2010’da, hayatımda gördüğüm en korkunç dolu yağmurunu gördüm.
  • Finallere iyi çalıştık (sınıf arkadaşlarımla) ve dönem ortalaması olarak 4 üzerinden 3,96 ortalama yaparak okulumu bitirdim :).
  • 14 Haziran 2010’da da mezuniyet törenimiz vardı.
  • ATİ Bilgisayar Kursu‘nda staja başladım.
  • Liderlik Okulu‘nun eğitimleri başladı. (Tamam, bu biraz reklam oldu.)
  • 25 Haziran 2010’da, hayatımdaki ilk telekinetik tecrübeyi yaşadım. Daha anlamlı bir cümle kurayım: Hayatımda ilk kez beyin gücümle bir nesneyi hareket ettirdim.

Temmuz 2010

  • Ay boyunca stajım devam etti.
  • 08 Temmuz 2010’da LG‘nin yeni bir telefonunun lansmanı için İstanbul‘a çağırıldım. (Daha doğrusu Ankara‘dan üç arkadaş çağırıldık.) Abartmış olmayayım ama krallar gibi ağırladılar valla bizi. Daha önce hiçbir sosyal medya tanıtım etkinliğinde böylesine iyi ağırlanmamıştık, İstanbul dışındaki yazarlar olarak.
  • O günden sonra 15 gün boyunca verilen LG Optimus modeli telefonları deneme fırsatım oldu. (Daha sonra deneyimlerimi tek bir yazıda da anlattım.) (Ve hatta bir de İstanbul dışındaki blog yazarlarına değer verdikleri için Excel İletişim için bir yazı daha yazdım :).)
  • 23 Temmuz 2010’da, Hereke‘deki yazlığımıza gidip bu yıl ilk kez denize girmiş oldum.

Ağustos 2010

  • Bu yıl izlediğim en iyi film olan Inception‘a gittim.
  • Bu ay, Hicri takvime göre Ramazan ayıydı ama su kaybı korkusundan ötürü çok az oruç tutabildim. Tuttuğum günlerde de susuzluk bana çok büyük zorluklar çıkardı (Ha, bahaneden sayılır mı, sayılmaz tabii. Keşke oruç tutabilseydim.)
  • Hayatımdaki en ilginç keşfi bu ay yapmış olabilirim.
  • Bu ay Gazi Üniversitesi‘nden resmen mezun oldum, üstelik bölüm beşincisi (veya altıncısı) olarak! 🙂
  • Bir de ayın son günü hamama gittim.

Eylül 2010

  • Ayın başında, mezuniyet işlemlerimi hallettim.
  • 05 Eylül 2010’da Kılıçdaroğlu‘nun Ankara mitingine katıldım.
  • 09 Eylül 2010 günü de Ramazan Bayramı’ydı.
  • Referanduma doğru basketbol aşkım kabardı, şampiyonaya doydum.
  • Referandum akşamı da hüzne doydum :D.
  • Aynı akşam Bodrum‘a doğru yola çıktım, ertesi sabah annemlerle Bodrum’da buluştuk ve tatilimize başladık.
  • Eylül ayının 21’i akşamına kadar tatildeydim; o gün eve döndüm. Hanefi Avcı‘nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” kitabına başladım ama bitiremedim, biraz ağır geldi.
  • 27 Eylül 2010’da diplomamı teslim aldım :).

Ekim 2010

  • Ayın başında, İzmit‘te bir girişimcilik eğitimine başladım.
  • 03 Ekim 2010’da, 1 buçuk yıldır aradığım kebapçıyı buldum! 🙂
  • 15 Ekim 2010’da, 15 Ekim 2008’de biten 6 aylık bir serüvenimi anlattığım yazı dizimi (Son Derece Başarısız Bir Aşk Hikayesi) yayınlamaya başladım.
  • 16 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla tekrar sevgili olduk :).
  • 18 Ekim 2010’da, Beyn’de yazdığım bir yazıdan dolayı ifade verdim.
  • 23 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla ayrıldık :D.

Kasım 2010

  • Ayın başında, Numan Kurtulmuş‘un yeni partisini açıkladığı toplantıya katıldım.
  • 10 Kasım 2010’da, iki arkadaşımla beraber Anıtkabir‘i ziyaret ettim.
  • 13 Kasım 2010’da, annem fena bir kaza geçirdi ve kolu iki yerinden kırıldı.
  • 22 Kasım 2010’da tam bir “bürokratik kâbus” yaşadım!
  • 24 Kasım 2010’da tekrar üniversiteli oldum :).
  • 25 Kasım 2010 da doğum günümdü :).
  • Ayın sonuna doğru bir yazarlık eğitimine başladım.
  • “Girişimcilik eğitimi”nin son dersi de, ayın son günüydü.

Aralık 2010

  • Aralık ayı epey hızlı geçti.
  • 20 Aralık 2010’da, mart ve/veya nisan aylarında aldatıldığımı öğrendim.
  • 21 Aralık 2010’da da Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana hapis istemiyle dava açtırdığını öğrendim.
  • 25 Aralık 2010, uyku sorunlarımı çözmek adına en büyük adımı attığım gündü.
  • Ayın sonuna doğru HTML5 ve CSS3 öğrenmeye başladım ve Beyn’in yeni teması üstünde çalışmaya başladım.
  • Yeni yıla İzmit‘te, ailemin yanında girdim.
5 Yorum

Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi çok yavaşsa…

Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi yavaşlık sorunu…ve Windows 7 veya Windows Vista kullanıyorsanız, işletim sisteminde bulunan monitör kalibrasyon programını çalıştırmış olabilirsiniz.

Windows‘un ayar bölümlerinden birinde “Rengi Ayarla” adıyla ortaya çıkan bu programın yaptığı şey, monitörünüz için yeni bir renk yönetim dosyası oluşturmaktır ama bir halt yediğini zanneden programımız, bünyesinde bulunan bir hata (ecnebiler “bug” diyor) yüzünden Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi‘ni yavaşlatır, sorun yaratır.

Bunu çözmenin yolu ise, çok şükür, basittir. Hemen aşağıdaki dizine gidiyorsunuz:

%WinDir%\System32\spool\drivers\color

Ve orada bulunan, “Calibrated…” ile başlayan isme sahip tüm dosyaları siliyorsunuz.

Sildiğiniz andan itibaren Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi programı, sorunsuz biçimde çalışmaya devam edecektir.

4 Yorum

Av Mevsimi (2010)

Türkiye‘de bal gibi polisiye film çekilebilirmiş. Bu film, bunu kanıtlıyor.

İlginç bir tesadüf: Bundan daha 5 gün önce, yine bir Yavuz Turgul filmi olan ve yine Şener Şen‘in başrolde oynadığı, Muhsin Bey isimli filmi izlemiştim. Hoşuma gitmişti ama o film hakkında bir yazı yazmak istememiştim. Ama bu film, Av Mevsimi filmi anlatılır.

Filmde Şener Şen‘le Cem Yılmaz, iki polis. Okan Yalabık da çömez, daha teşkilata yeni girmiş. Bir cinayeti çözmeleri gerekiyor. Eee… O kadar. (Daha fazla ayrıntı verirsem ayıp olur, filmin içeriğini anlatmış olurum. Özür.) Filmde beni en çok etkileyen şeyleri anlatayım o zaman:

  • Cem Yılmaz mesela. Adam Laz bir polisi canlandırıyor. Lazlar da biraz deli olur derler ya, rolü de biraz deli, hatta lâkabı deli. Yalnız öyle bir oynamış ki, bazı sahnelerde duayen Şener Şen‘i unutturduğu bile oluyor.
  • Bir de ne alakaysa, Pamuk karakterinin annesini izlediğim her sahnede ağlamamak için kendimi zor tuttum.
  • Filmdeki bazı sahnelere ise sinir oldum. Belli ki aceleye gelmiş. Örneğin geceden sabaha dönen bir sahne vardı. Normalde koyarsın kamerayı, manzarayı sabaha kadar çekersin, sonra hızlandırırsın, sahne öyle gösterilir. Artık hangi zeki düşünmüşse, bir sabah görüntüsünü karartmış da hızlıca aydınlatmışlar. E bulutlar hareket etmiyor?

Bu film hakkında söyleyeceklerim değil, söyleyebileceklerim bu kadar.

3 Yorum

New York’ta Beş Minare (2010)

Yazının en başında da söyleyeceğim, sonunda da söyleyeceğim: BU FİLME GİDERSENİZ, HÜSRANA UĞRARSINIZ.

En önce, Haluk Bilginer‘in oynadığı rolden başlayalım. Haluk Bilginer döktürüyor döktürmesine ama rol, fragmanlardan gördüğümüz Fethullah Gülen benzeri bir rol değil. Hatta Amerika‘da yaşaması dışında hiçbir benzerliği yok. Yılın başında mı, önceki yılın sonunda mı ne ortaya çıkan “teaser”dan beri beni delicesine meraklandıran karakterin, düşündüğüm şeyi anlatmamış oluşu çok büyük hayal kırıklığına uğrattı beni. (Beni tanıyan bilir: Fethullah Gülen‘den hoşlanmam. Ama bu filmi beklerken zaten Gülen’in kötüleneceğinin düşüncesiyle heyecanlanmamıştım. Sanıyordum ki film “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?” mesajı verecek. O bile olmadı.)

Fragman ve “teaser”larda gördüklerimizden dolayı ben gereksiz bir heyecana kapılmışım herhalde. Ülkücüler (veya Alperenler) grubu fragmanda dikkat çekici bir yere sahipken gördük ki, zaten grubun filmdeki toplam varlığı da fragmanın süresini geçmiyormuş. 2 dakika mı, 3 dakika mı ne gözüktüler ve film boyunca bir daha onlara rastlamadık. (Aynı şekilde filmin başında gördüğümüz cemaat sahneleri de sadece filmin başında vardı.) Demem o ki; eğer benim gibi fragmana kanıp filmi izlemek için heyecan yapıyorsanız, yapmayın. Fragmandaki görüntülere bir o kadar daha süre ekleyin – işte fragmanın filmdeki karşılığı o kadar.

Mahsun Kırmızıgül‘ü de anlamıyorum, kusura bakmasın. Yönetmenlik hevesi belli ki gelip geçici bir şey değil, ona sözüm yok. Vasat da olsa bir şeyler izletiyor. Ama senaryoyu da yazıp, üstüne bir de başrollerde oynama merakı niye? Yemin ediyorum, Kırmızıgül‘ün karakterini oynarken nasıl zorlandığını izlemekten bazen filme konsantre bile olamadım. Güç bela atılan öfkeli bakışlar, repliklerde her kelimenin her hecesine zorla yapılan vurgular falan… Fragmandan anlamak lazımdı ama artık benim için kaçtı o tren tabii…

Senaryoya hiç girmeyeyim diyecektim ama dayanamadım: Kopuk kopuk sahneler, her dakika zihinde beliren ama filmin sonunda hiçbirinin yanıtını alamadığımız sorular falan… Mesela Haluk Bilginer‘in oynadığı Hacı Gümüş niye Amerika‘ya taşınmış? Film boyunca hiçbir cemaatle bağlantısı görünmediği halde neden ta Türkiye‘deki polislerin takibinde? Nasıl oluyor da Mahsun Kırmızıgül‘ün oynadığı Fırat Baran karakteri, Hacı Gümüş hakkındaki düşüncelerine rağmen onu çatıya kadar götürüp polise direniyor? Mustafa Sandal‘ın oynadığı Acar Aydın karakteri nasıl oluyor da bir günde Hacı Gümüş‘ün suçsuz olduğunu kabullenip ona verilen göreve rağmen onu koruyor? Türkiye‘deki polis şefi tek bir sahnede nasıl oluyor da Hacı Gümüş‘ün suçsuzluğuna anında inanıyor? Böyle, buna benzer onlarca soru yazabilirim ama yazdıkça sinirleniyorum.

Sonuç olarak maddeleyebileceğim birkaç cümlem var:

  • Fragman ve “teaser”larda Hacı Gümüş karakterinin Fethullah Gülen‘e bilerek benzetilmesi, filme seyirci çekmek için yapılmış zekice bir hamleden başka bir şey değil.
  • Senaryo kopuk kopuk, kurgu sıfır, filmin başından sonuna kadar yanıtlanmayan tonla soru var…
  • Yönetmenlik konusunda da etkilenebileceğim bir sahne yoktu. Hatta bazı sahnelerde yanlış duygu veriliyordu. Örneğin Harlem zencilerinin olduğu sahnenin normalde heyecanlı bir sahne olması gerekirken bütün salon olarak katıla katıla güldük sahneye.
  • Film izleyeni mesaj manyağı yapıyor. En belirgini de, Mustafa Sandal‘ın bir sahnede ABD‘li meslektaşına bastıra bastıra AB uyum sürecinde nasıl süpersonik bir ülkeye dönüştüğümüzü anlatmasıydı. Öyle ki, sahne bitmeden Mustafa Sandal‘ın kameraya dönüp “Buradan da sayın bakanımız Egemen Bağış‘a selamlarımı göndermek ve verdikleri hizmetler için kendilerine teşekkürlerimi arz etmek isterim efendim.” diyecek sandım.
  • Son sahne güzeldi. Ama sadece son sahne güzeldi. En çok orada güldük, en çok orada ağladık ve en çok orada heyecanlandık (ve korktuk). Ama bütün hepsini 5-6 dakikada yaşadık. Keşke filme sadece son sahneyi koysalarmış.

Tabii ki filmi beğenenler çıkacaktır; herkesin zevki aynı değil. Filmi birileriyle konuşmaya ve tartışmaya (olumsuz anlamda değil, olumlu anlamda tartışmaya) can attığımı söylemek isterim. Bir de şunu tekrar edeyim: BU FİLME GİDERSENİZ, HÜSRANA UĞRARSINIZ.

Sevgiler.

14 Yorum

Inception (2010)

Filmin ardından, gönül rahatlığıyla şu kararı aldım: Bundan sonra favori yönetmenin kimdir diye soranlara tereddütsüz “Christopher Nolan!” diyeceğim.

İsteyen herkes sinema konusunda beni küçümsemekte serbesttir ama ben bir macera filminde, filme heyecan katacak efektleri (hem ses, hem görüntü), film hakkındaki beğenim için çok önemli (belki en önemli) kriter olarak addederim. Çünkü bir macera filmine senaryo da, oyuncular da bir noktaya kadar heyecan katabilir ama bir macera filmini “macera filmi” yapan şey esasen ses ve görüntü efektleridir. (Bu yüzden Shoot ‘Em Up ve Wanted gibi filmler şahane macera filmleridir.) Filmdeki efektlere ayrıca hayran kaldığımı bu girizgâhla en baştan söyleyeyim istedim. Zaten kocaman bir mahallenin ortadan ikiye bölünüp bir kısmın, diğer kısmın üstüne konması (Merak etmeyin, önemli bir ayrıntıyı açıklamadım.) veya yerçekimsiz sahneler (Bakın bu sahneler önemli mesela.) acayip hoşuma gitti.

Bunun dışında senaryoyu yazan arkadaşı da ayrıca tebrik etmek, sırtını sıvazlamak ve daha fazla senaryo yazması için motive etmek lazım sanırım. İnanılmaz derecede karmaşık olmasa da filmin içine dalıp çıkamayacağımız kadar girift bir senaryo yazmış. Kurguda bazı aksaklık ve abeslikler olsa da film sırasında bunu fark etmediğiniz için film çok hoşunuza gidiyor. Zaten bir filmi izlerken, o ana kadar izlediğiniz her anı tekrar tekrar gözden geçirip hikayeyi çözmeye çalışıyorsanız o filmden keyif almamanız mümkün değil. Bununla beraber 2000’li yıllarda hafiften artan “orijinal senaryo”lardan biri olduğu için film ayrı bir özellik kazanıyor.

(Bu arada en başta Christopher Nolan‘a saygıda kusur etmeyeceğimi ifade etmemin sebebi de, böylesine özel bir senaryoyu mahvetmeden, senaryoya tam da uygun bir biçimde bir film çekmiş olmasından ötürü. Yeri gelmişken, aynı şekilde, Leonardo DiCaprio başta olmak üzere filmin tüm oyuncularına da buradan selam göndermek istiyorum.)

Yazıyı kısa keseyim (Kısa?) ve sonuç olarak şunları diyeyim: “İzlediğim en iyi film” diyemem, “izlediğim en iyi senaryo” hiç diyemem ama “çok çok iyi bir film” ve hatta “bu yılın en iyi filmi” diyebilirim ki zaten (herkesin dediğinin tersine gidip özellikle hiçbir filmi beğenmeyen sinema eleştirmenleri hariç) aşağı-yukarı herkes bu konuda hemfikir. Olanağınız varsa, bu aralar, film vizyondan çıkmadan gidin ve sinemada izleyin. Olmadı filmi bir şekilde edinip izleyin.

6 Yorum

Hadi buyur…

Yaşanmış Esrarengiz OlaylarBerrin Türkoğlu‘nun “Yaşanmış Esrarengiz Olaylar” kitabını okuyorum. Aslında bu ikinci okuyuşum; kitabı İzmit‘teki evin bir köşesinde bulunca tekrar okuyasım geldi ve birkaç gün önce tekrar başladım kitaba.

Tuhaf ve korkutucu gerçeğin ilk kısmı şöyle: Kitabı, Kadıköy Anadolu Lisesi‘ndeyken okumuştum. Kadıköy Anadolu Lisesi‘nden 2005 yılının başında (lise 2’nin ilk döneminin sonunda) Kocaeli Anadolu Lisesi‘ne nakil olmuştum ama Kadıköy‘deki ilk veya ikinci yılımda, yatakhanede (hatta çoğunlukla etüt sınıflarında) bu kitabı heyecanla okuyup bitirdiğimden eminim. İçindeki reenkarnasyonla ilgili hikayeleri yatakhanede Koray diye bir arkadaşıma anlatmıştım. Kitaptaki örneklerin çoğu Hatay, İskenderun civarındandı ve Hatay doğumlu Koray da bu bilgiyi doğrulamış, o yörede reenkarnasyon olaylarının neredeyse normal karşılandığını ve doğduktan birkaç yıl sonra “Ben aslında şu kişiyim, beni şuradaki evime götürün.” diyen çocukların çok olduğundan bahsetmişti. Bununla beraber kitabın sonunda yer alan “foton kuşağı”ndan oradaki birkaç arkadaşa bahsedince benimle epey dalga geçmişlerdi :).

Tuhaf ve korkutucu gerçeğin ikinci kısmı şöyle: Bugün tesadüfen gördüm ki, kitabın başında yazan ilk basım tarihi Mart 2006. Yani benim kitabı Kadıköy’de okumuş olmama olanak yok; tarihler tutmuyor.

Sabahtan beri bu duruma mantıklı bir açıklama getirmeye çalışıyorum:

  • Kitabı ikinci kez elime aldığımdan yani iki ayrı kitap olmadığından eminim, kapağı bile hatırlıyorum (ki yeni basımlarda kapak da değişmiş).
  • Kitabı 2006 yılında okumuş olmama da olanak yok çünkü hem Kadıköy Anadolu‘da okuduğumdan, hem de oraya Hatay‘dan gelen Koray‘la bu kitabı konuştuğumuzdan adım gibi eminim. “Foton kuşağı” konusunda dalga geçtiklerini de net bir biçimde hatırlıyorum.
  • Zayıf bir ihtimalle de olsa kitaba ilk basım tarihini yanlış basmış olabilirler mi diye düşündüm ama böyle bir şey hem çok zor, hem de internette yaptığım araştırmada kitabın basım tarihinin farklı olmadığını gördüm.

Yayınevine (Kozmik Kitaplar Yayınevi) ulaşmaya çalıştım ama kitapta yazan telefonu kimse açmadı. (Neyse ki yayınevinin gerçek olduğundan eminim, heheh.) Gerekirse yayınevini ziyaret edip, gerekirse Berrin Türkoğlu‘na bizzat ulaşıp bu kitabın ilk basım tarihini öğrenmem gerekiyor yoksa elimdeki tek geçerli açıklama, kitabı bir şekilde rüyamda okuduğum olacak.

Azıcık korkmuyor değilim hani. Ama elbet mantıklı bir açıklaması vardır. İnşallah.

16 Yorum

Şiir denemeleri – 2

Klasik şiir resmiSırf bir arkadaşıma inat, önceki şiir denemelerimi beğenmedi diye (Halbuki ben de beğenmemiştim.) yeni şiirler yazma kararı aldım. Dalga geçmek, nefret etmek serbest. Hatta teşvik ediyorum, nefret edin bu şiirlerden :).

Çay

Kim demiş uzun boylu insanlar yeşil renkli tişörtler giyemez diye?
Ben demişim!

Uyak

Şiir dediğin uyaksız olmaz diyen…
Ölçüsüz şiire bin hakaret eden…
Sanki o tarz şiir pek güzel oluyor;
Al, uydum uyağa, oldu mu şimdi len?

Kötü Şiir’e Güzelleme

Kötü şiir aslında güzeldir,
Nefret uyandıranı ayrıca özeldir!

Güzel şiir güç bela anlaşılırken,
Kötü şiir herkesçe bir diken!

Bak mesela uyakları kötü kullandım demin,
Ama zaten uyak da zorunlu değil, di’ mi?

Son diyeceğim şu: Küçük İskender’i herkes anlayamaz ama,
Yarım Porsiyon Adana’dan herkes nefret edebilir!

Kim

Kedi desen, kedi değil;
Yedi desen, iki deyim;
Dedi dedem, deli miyim;
Edi de ben, Büdü de kim?

Duygusal Şiir

Parmaklarım karıncalanıyor rüzgârdan, sen yokken…
Saçlarındı eskiden rüzgârın yerindeki gizli özne…
Kimse dolduramıyor, yalnızlıksa büyütüyor, deşiyor yarattığın boşluğu!
Kendimi dağlara atıp, dağlardan kendimi atıp haykırmak istiyorum:
Tülay, seni çok seviyom, pişmanım, n’olur dön, geri gel!

[hr]

Bitti. Bundan sonra da şiir yazarsam, takma isim olarak Yarım Porsiyon Adana‘yı kullanacağım.

10 Yorum

Vuvuzelalara neden tahammül etmeliyiz?

Dünya Kupası 2010Dakika 120, skor 1-1, penaltılardan önceki son atak…

Gana oyuncusu Pantsil‘in kullandığı serbest vuruşta, ceza sahasındaki arbede içerisinde göğsüne tekme yemesine rağmen Gana oyuncusu Adiyiah topa kafa vurmayı başardı.

Top neredeyse göğsüne doğru gelmesine rağmen Uruguay oyuncusu Suárez, kale çizgisinden topu eliyle dışarı attı.

Hakem bu anlamsız müdahaleyi gördü ve penaltılardan hemen önce penaltı verdi; Suárez‘i kırmızı kartla oyun dışına çıkardı.

Penaltıyı kullanan Gana oyuncusu Gyan, topu üst direkten dışarı yolladı ve dolayısıyla uzatmalar da tamamlandı; penaltılara geçildi.

Penaltılarda ilk iki vuruşu Uruguay oyuncusu Forlan ve Gana oyuncusu Gyan kullandı; ikisi de gol atmayı başardı.

Uruguay ‘dan Victorino ve Gana‘dan Appiah, ikinci penaltıları da gole çevirdi.

Üçüncü penaltıları kullanan Uruguay ‘dan Scotti gol atmayı başarırken, Gana‘nın Mensah‘ı yavaş vurduğu için Uruguay kalecisi Muslera topu kaleden çevirdi.

Uruguay oyuncusu M. Pereira ile Gana oyuncusu Adiyiah, sonraki iki penaltıyı birden kaçırdılar.

Son olarak Uruguay oyuncusu Abreu, kullandığı penaltıyı gole çevirerek takımı Uruguay‘ı yarı finale çıkardı.[hr]

Başlık “Dünya Kupası neden en zevkli futbol şampiyonasıdır?” da olabilirdi, “Ömer Üründül‘e neden dayanmalıyız?” de olabilirdi. Üç sorunun da cevabı, yukarıdaki dakikalarda saklıydı.

4 Yorum

7 Kocalı Hürmüz (2009)

7 Kocalı Hürmüz

Filmi belli bir yapı çerçevesinde yorumlamak yerine “Ahmet Hakan twit’i” türünde maddeler sıralayacağım:

  • Nurgül Yeşilçay meğer ne güzel bir kadınmış ya? Yemin ederim hiç fark etmemiştim, filme kadar.
  • Nurgül Yeşilçay meğer ne yetenekli bir kadınmış ya? Yemin ederim hiç fark etmemiştim, filme kadar.
  • Ayrıca Gülse Birsel‘in dişi kimliğini de tanımış olduk. En başından (ta GAG zamanından) beri Gülse Birsel‘in, kendi dişiliğini böyle ön planda tuttuğu bir halini görmemiştik.
  • Şimdi tek tek saymayayım… veya sayayım: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Memet Ali Alabora (Evet, “Memet” diye yazılıyormuş.), Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz, Öner Erkan, Cem Karakaya, Ezel Akay (hem yönetmeni, hem oyuncusu), Müjdat Gezen, Halit Akçatepe, Erol Günaydın, Zihni Göktay… Böyle geniş kadrolu kaç film gördük son yıllarda?
  • Müziklerin bir kısmının Vokaliz‘den olması sürpriz olmasa da çok hoştu – özellikle Yangın Var yorumları. Onların seslendirdikleri haricindekilerden de en güzeli El Hubb‘du herhalde.
  • El Hubb‘un sözlerine dikkat edince dumur oluyorsunuz. Azgın erkeklerde feci etki yaratır bu :).
  • El Hubb, “kayıtsız şartsız aşk” demekmiş; divan edebiyatında yeri büyükmüş. Kesin olmayan bu bilgileri Ekşi Sözlük‘ten edindim.
  • İme Prezakias Çiftetellisi de harika olmuş. Öner Erkan‘a sevgim ve saygım bi’ kat daha arttı.
  • Yine de tartışmasız biçimde en eğlenceli şarkı, Türk Sanat Müziği makamlarından biriyle söylenen bir Goethe şiiri olan An Belinden‘di. (Şiirin Türkçesi de buradaymış.)
  • Hallaç Rüstem‘i oynayan Öner Erkan, film boyunca beni en çok güldüren karakterdi. Sonrasında da kekeme berber (Berber Hasan) rolündeki Cengiz Küçükayvaz var.
  • En son Takva‘da bir tarikat görevlisi olarak gördüğüm Erkan Can‘ı bu sefer namaz kılmayı bilmeyen bir laz uşağı olarak görmek garip oldu :).
  • Nurgül Yeşilçay‘ın Berber Hasan‘la (Cengiz Küçükayvaz) konuşurken, bir de Fişek Ömer‘le (Sarp Apak) takındığı tavırlar muhteşemdi ama hiç yalan söylemeyeceğim, Tabip Hüsrev‘in (Memet Ali Alabora) Hürmüz‘ü (Nurgül Yeşilçay) muayenesi sahnesi favori sahnemdir. Allah kimseye böyle işve, böyle cilve yapan bir kadın nasip etmesin. En azından bana nasip etmesin. Veya etsin. Veya etmesin, kafayı yerim ya. Veya etsin tamam.
  • Ezel Akay‘ın filmleri çok güzel, çok eğlenceli oluyor ama Tim Burton‘vari bir abartı var ya, ona inceden kıl oluyorum. Bir de “görüntü sürekliliği” mi deniyor, ne deniyor bilmiyorum (kameralarda bir açıdan diğerine geçtiğinde iki farklı görüntü izleme hissi doğuran hata) ama ondan çok yapıyor Ezop. Bunu bilerek yapıyor da olabilir, bilemedim. Neredesin Firuze‘de de çok vardı mesela bu hatadan. Gerçi bilerek yapıyorsa daha fena.
  • Senaryo kurgusu şahane. Sadık Şendil‘in aynı adlı eserinde de bu şekilde mi bilmiyorum, eğer öyleyse Türkçe edebiyat içerisinde benim gördüğüm en karmaşık, en başarılı kurgu buydu.
  • Haluk Bilginer‘in bu kadar kötü oynadığını ilk kez görüyorum. Halbuki Türk sinemasında en sevdiğim kişilerden biri o.
  • Ayrıntılarıyla da, genel olarak da acayip eğlenceli bir film. Türk sinemasına güveni olmayan kim varsa özellikle izlesin, otursun aşağı. Türk sineması şahanedir.
  • Son not: Filmin internet sitesi de çok güzel olmuş. Yüklenirken verilen bilgiler de çok eğlenceli.
2 Yorum

Le Petit Nicolas (2009)

Le Petit Nicolas (2009)

Küçüklüğümde okuduğum çocuk kitaplar arasında iki tane kitap serisi vardı, çok sevdiğim. Bunlardan biri Muzaffer İzgü‘nün “Anneannemin Akıl Almaz Maceraları” serisiydi, ötekisi de René Goscinny tarafından yazılan ve orijinal adı “Le Petit Nicolas” olan “Pıtırcık” serisiydi. Vikipedi‘ye göre 1959’dan beri hafif garip anlatımıyla çocuklar arasında epey popüler olan bu seriyi kaç defa bitirdiğimi hatırlamıyorum. Hatırladığım en net anılar, bir defasında serinin bir kitabını 3 saatte okuyup bitirecek kadar dalmam (ki normalde 3 dakikada 1 sayfa okuyabilen, “yavaş okur”lardanımdır) ve serinin bir kitabında Sırma‘ya yaranmak için bütün çocukların acayip akrobatik hareketler sergilediği bir resim.

PıtırcıkResimlerden en iyi hatırladığım, bu bahsettiğim resim ama kitapların içindeki resimlerden herhangi birini (örneğin sağdakini) görsem anında tanırım. Nitekim filmin acayip yaratıcı biçimde hazırlanmış girişinde (isimlerin falan tanıtıldığı kısım işte, asıl adını bilmiyorum) kitaptan resimleri görünce az daha ağlayacaktım. Cidden; gözlerim falan doldu be!

Karakterleri de aynı çizimlerdeki tiplemelere benzetmişler. Özellikle Çarpım‘ın tipi acayip hoşuma gitti – Pıtırcık‘tan sonra tabii. Altyazıda da Nicolas, Geoffroy, Maixent gibi isimler yerine Pıtırcık, Gümüş, Çarpım gibi benim ezberimde olan isimler olunca filmi izlemesi çok zevkli oldu.

Yalnız şunu hatırlatmam gerekir: Kitapları okumadıysanız film size acayip saçma gelir. Filmin yarısından biraz sonra azıcık sıkıldığımda fark ettim ki, kitapları o kadar sevmemiş olsam Fransızca dilinin telaffuzuna olan hayranlığım bile bana bu filmi izletemezmiş. Filmi güle eğlene, sandalyeden düşe yarıla izledim izlemesine ama aslında o esprileri kitaptan hatırladığım için o kadar güldüm. Kitapları okumayanlar için o muhteşem araba sahnesi haricinde gülünecek pek tarafı olacağını sanmıyorum. (Bu arada o sahnede komşular eminim beni yadırgamışlardır çünkü ben hayatımda o kadar bağıra çağıra güldüğümü hatırlamıyorum.)

Özetle; Pıtırcık serisini okuduysanız ve sevdiyseniz kesinlikle izlemelisiniz, yoksa izlemeseniz daha iyi. Bitti. Çok kısa özetledim be.

Yorum Bırak

100 şınav

Şınav

Kollarım kız gibi incecik olduğundan ötürü özgüvenim ne kadar yüksek olursa olsun, hiçbir zaman tepede olmamıştır. Bir spor salonuna kayıt olamadığım gibi rast geldiğim bir egzersiz programı da yoktu. Ama dün internette böyle bir program buldum:

http://hundredpushups.com/ (İngilizce)

Bu egzersiz programına göre ilk hafta programından başlayarak (ilk testte 17 yaptığım için en sağ sütundan başlayacağım) 6. haftanın sonunda 100 şınava ulaşmaya çalışacağım. 2 günde bir, haftanın 3 günü (örneğin pazartesi, çarşamba ve cuma) bu programı uygulamak yeterliymiş, yani benim gibi tembel bir herifin bile uygulayabileceği kadar kolay bir program :). 2 haftada bir “ilk test”i tekrarlayıp ne durumda olduğumu görecek ve 6. haftanın sonunda, kısmetse, tek seferde 100 şınav çekmeyi başarmış olacağım.

Yalnız bu programa tek başıma girmek istemedim, bu yüzden belki destek olursunuz diye siz Beyn okurlarına da program hakkında bilgi verip katılım çağrısı yapmak istiyorum. Acayip kolay bir programa benziyor, herhalde 2000’e yakın aboneden biri katılmayı kabul eder :).

(Kendime not: Eğer 100 şınava gerçekten ulaşırsan o gazla bi’ de bu sitenin Türkçesini hazırla. Bir de 200 mekik programına başla!)

19 Yorum

“Gerçek Sofralar, Gerçek Muhabbet” etkinliği

Yeni RakıYeni Rakı, benim de içinde bulunduğum 100 kadar blog yazarını böyle bir etkinliğe davet etti. 27 Şubat 2010 tarihinde, İstanbul‘daki Despina Meyhanesi‘nde gerçekleşen içkili (Evet, gerçekten içkili!) yemekte 100’ümüz birden olmasa da 80 küsur blog yazarı içti, güzelleşti.

Yemek 8’de başlamıştı ama ben meyhaneyi 8 buçuk civarlarında bulabildim. Girmeden önce 20-30 blog yazarı göreceğimi tahmin ediyordum ama salonun dolu olduğunu görünce epey mutlu oldum :). Tanıdıklarıma selam verdikten sonra bir yere geçip oturdum.

İlk başlarda ne yapacağımı pek bilemedim zira rakı içmeyi bilmem. Bereket, blog yazarlarının “abisi” konumundaki bir blog yazarı olan Uğur Özmen yardıma yetişti :). Zaten yan yana oturuyorduk, kendisinden bana rakı nasıl içilir öğretmesini istedim. İlk bardaktan sonra rakıyı ne kadar koyacağımı, üstüne ne kadar su ekleyeceğimi, ne kadar buz atacağımı, rakıyı içerken mezeyi nasıl tüketeceğimi falan hemen kaptım :).

Gece boyunca epey eğlendik valla. Gelen fasıl ekibiyle bol bol şarkı-türkü söyledik, bağıra bağıra acayip espriler yapıp bağıra bağıra güldük, masalar arasında dolaşıp tanıdıklarımızla sohbet ettik… Hatta bir ara memleket meselelerini bile tartıştığımı hatırlıyorum :). Ama hayal meyal. Bu arada, daha önceden birkaç kez internetten sohbet ettiğim ama aptal bir gerekçeden ötürü küs kaldığım Orçun İlbeyli‘yle de tanışmış ve barışmış olduk.

Gecenin sonunda ise; şık bir kutu içerisinde 50’lik Yeni Rakı şişesi, 2 adet Yeni Rakı bardağı ve bir adet (boş) fotoğraf albümü de kapıda bizi bekliyordu. Tabii 100 blog yazarı olarak yazdığımız yazıları (Benimki şurada.) içeren “Gerçek Muhabbetin Kitabı“nı da unutmamak lazım :).

Sonuç olarak, harika bir gece yaşamış olduk. Önce organizasyonu neredeyse hatasız gerçekleştiren Zarakol‘a, sonra da Yeni Rakı‘ya teşekkürlerimi sunarım :).

3 Yorum

World’s Greatest Dad (2009)

[gom site=”youtube” id=”7aQ1Uu4xK28″]

Filmin fragmanı, film hakkında hiçbir şey anlatmıyor. Filmin posteri falan da klasik Hollywood filmlerinin hiç uğraşılmadan hazırlanmış posterlerine benziyor. Ama film o kadar kaliteli ki, şaşırıyorsunuz.

Bi’ kere film, komedi filmi değil. Bunu en baştan söylemeyi faydalı görüyorum çünkü ben bu filmi edinirken “Hah, Robin Williams abimin bir filmi daha çıkmış. Kesin acayip komiktir, izleyeyim.” diye ümitlenmiştim. Düşündüğüm gibi çerez komedi filmi çıkmasa da, şimdiye kadar izlediğim en iyi kara mizah filmlerinden biri oluşu sayesinde düş kırıklığına uğramadım ve hatta düşündüğüm gibi bir film olmayışına çok sevindim.

Filmde bol bol mesaj veriliyor ama iki tanesi çok önemli:

  • Bir yalan yaratarak binlerce insanın hayatını değiştirmek mümkün.
  • Yine de o yalan sayesinde değişenler de yalandan bir değişim yaşarlar.

Bir de tabii babanın bu yalandan nasıl prim yaptığını anlatmak var ama anlatırsam filmi izleyemezsiniz. Ama kesinlikle izlemelisiniz.

1 Yorum

Avatar (2009)

Avatar (2009)

Bir Amerikan filminden beklenmeyecek kadar güzel bir film olmuş, önce onu diyeyim. “Güzel” derken görselliğinden söz etmiyorum – filmdeki görsellik zaten kimsenin laf edemeyeceği kadar iyi. Benim bahsettiğim şey şu: İlk kez bir Amerikan filminde böylesine doğru bir ruhanilik görüyorum. Bir de emin olmamakla birlikte sanıyorum ki ilk kez Amerikan ordusu böyle sertçe eleştirilmiş. Sırf bu yüzden bile gidip izlenir yani.

3 boyutlu film tecrübesi

Bu filmi izleyerek hayatımdaki ilk 3 boyutlu film izleme tecrübemi edinmiş oldum. Açıkçası beklediğim kadar etkileyici değildi. Görüntü gerçekten daha güzel, daha “gerçek” bir hal alıyor ama gözünüz bazı sahnelerde nereye odaklanacağını şaşırıyor ve sonuç (en azından benim için) hafif baş dönmesi ve yine hafif mide bulantısı olabiliyor. Bir de küçük gözlüklerle izleyenler bana hak verecektir, kafanızı belli bir açıda ve sabit tutmanız gerekiyor. Ha, bir de sanırım film gözlükle izleyince daha karanlık. 2 boyutlu halini izlemediğim için bu durumdan emin değilim tabii ama gözlüğü çıkarıp baktığımda sahneler çok daha iyi bir parlaklığa sahipti.

Filmdeki görsellik

Yukarıda da dediğim gibi, filmdeki görselliğe kimse bir şey diyemez. Aşağı yukarı filmin tamamında çeşitli animasyon yöntemleri kullanılmış olsa da, havada asılı duran dağlar dahil olmak üzere filmdeki hiçbir sahneyi sanal olarak algılayamıyorsunuz. Özellikle o köpeğimsi yaratıkların yakın plan çekimlerinde, hiçbir filmde görmediğim kadar gerçekçi dokular gördüm.

Bu durumdan anlıyoruz ki bir animasyona birkaç yüz milyon dolar harcadığında o animasyon, animasyonluktan çıkıyor.

Filmin ideolojisi

Ahmet Hakan bu konuda çok iyi bir sıralama yapmış:

  • SOLCUDUR: Eşitlik fikri aşılar…
  • DİNCİDİR: Mucizelere yer verir.
  • MÜSLÜMAN SOLDUR: Yüce güce dayanarak isyan eder…
  • ANTİEMPERYALİSTTİR: Sömürgeci güçlere karşı bayrak açar.
  • DİRENİŞÇİDİR: Asla uzlaşmaz…
  • İNANÇLIDIR: Düşman ne kadar güçlü olursa olsun yıldırılamaz.
  • MİLLİCİDİR: Taklitçi değildir, kendi medeniyetine güveni tamdır.
  • ÇEVRECİDİR: Doğaya egemen olmak istemez.
  • (Kaynak)

Sağı-solu bilmem de, filmde gerçekten de İslam‘la bağdaşan çok fazla ögeye rastladım. Antiemperyalizm zaten filmin ana temasını oluşturuyor ve bence anlattığı en önemli şey de o. Bunun yanında milliyetçilikle ırkçılığın çok güzel bir karşılaştırılması var. Farklı gezegenle ifade edilen “işgal bölgesi”ni savunmayı seçen Amerikan askerine şu zalim komutan, “Kendi ırkına ihanet etmek nasıl bir şey Jake?” diye sorduğunda Jake‘in “işgal bölgesi”ndeki halk gibi tepki vermesi, bence filmin en ilginç sahnesiydi.

Ve tabii filmde, Amerika‘nın gezegeni “özel bir madde” elde etmek amacıyla işgal etmeye kalkması da Irak savaşına bariz bir gönderme olmuş. Yine de filmdeki savaşa ve direnişe kendinizi kaptırdıktan ve filmi bitirdikten sonra filmi “Kızılderililerin soykırıma uğramadığı, hatta kazandığı bir koloni-Kızılderili savaşı” diye tanımlayabilirsiniz. Filmde aslen tarihteki üç “işgal” işlenmiş: Irak‘ın işgali, Afrika‘nın işgali ve Amerika‘nın işgali. (Şu anda “Amerika Birleşik Devletleri” dediğimiz o topraklarda, işgalci konumda bulunan terörist bir devletin var olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım.)

Sonuç: Filme neden gidilmeli?

Üç sebepten:

  • Üç boyutlu film teknolojisini tecrübe etmek için (veya şimdiye kadarki 3B film tecrübelerinizin en iyisini yaşamak için)
  • Kapitalizmin ve emperyalizmin nasıl yıkıcı bir güç olduğunu görmek için
  • Amerika‘da böyle bir filmin nasıl çekildiğini, hatta Amerika‘yı yerin dibine sokmak için nasıl yüz milyonlarca dolar harcandığını görüp hayrete düşmek için

Sevgiler.

5 Yorum

Bir Kelime Bir İşlem’de 250.000 lira ödül verildi!

Bir Kelime Bir İşlem

Kutu açtırarak, yemek yiyip kavga ederek, örümcek yiyerek ve benzeri saçmalıklarla uğraşarak büyük paralar veren yarışmalara karşı; bilgiye dayalı yarışmaların çok çok az para verdiğinden yakınıp duruyordum. (“Maliyetsiz Yarışma: Kelime Oyunu” başlıklı yazımda da bunu belirtmiştim.) Çok şükür, bu umutsuzluğu yok edecek bir gelişme yaşandı az önce.

Az önce, 26 yıldır yayımlanan Bir Kelime Bir İşlem yarışmasında devrim niteliğinde bir gelişme yaşandı ve geçmiş 3 ayın birincileri arasında yapılan yarışma sonucunda birinci olan adam TAM 250.000TL KAZANDI. Önceki iki yarışmasıyla toplamda 280.000TL kazanmış.

Umuyorum ki bu harika gelişmeden sonra bilgiye dayalı yarışmaların sayısı artacak ve var olan yarışmalar da (Kelime Oyunu gibi) daha fazla ödül verecek. Kim 500 Milyar İster tarzı yarışmaları da özlemiştim zaten, inşallah çok güzel yarışmalar ortaya çıkar :).

TRT‘ye de, bu yarışmayı bize yıllardır aksatmadan sunduğu için ayrıca teşekkür ediyorum.

(Blog yazmanın güzelliği de burada işte, yarım saat önce olmuş bir olayı anında yorumlayıp yayımlayabiliyorsun :). Halbuki klasik yazılı basında en yakın bildirim, yarın sabah olacak.)

5 Yorum

Sevilmemek üzerine

Çiçek aldığım ilk kızdı. Hoşlandığım ilk kız değildi, çıkacağım ilk kız da değildi. Aslında güzel de değildi, akıllı da değildi, yalnızca çok iyiydi. Hayatımda ondan saf, ondan temiz birini tanımadığımı düşünüyordum. Kendisine, aylardır sınırlarında yaşadığımız arkadaşlığın ötesinde bir şeyler teklif etmek üzere okulunun yolunu tuttum. Özellikle son haftalar öylesine güzel geçmişti ki, benim gibi bir ayının aklına çiçek almayı getirmişti kız. Çantamda gül, aklımda türlü türlü fikir, içimde heyecan… Okulun yolunu tuttum.

Ve o da beni reddetti.

Birçok kez oldu bu. Olmaya da devam edecek, belli… Ben reddedilmekten korkmadan duygularımı açıklayınca karşımdaki panikleyecek veya o da benim gibi “bahtsız” olsa bile gururu okşanacak, egosu kabaracak ve reddetmeyi zaferden sayacak. Bir sonrakinde ise reddedilmekten korkacağım ve bu sefer de aylar boyu sürecek ızdırap döneminin ardından, yani kaybedecek bir şeyim kalmadığında, yine açılacağım ve yine Osmanlı tokadı gibi bir red daha yiyeceğim suratıma.

Bunu iyi bir şey olarak da yorumlayabilirim: Artık daha dayanıklıyım bu durumlara. Kalbin taşlaşması, ruhun çürümesi olarak da görebiliriz belki ama durumumdan şimdilik şikayetim yok. Yalnızca çok üzgünüm. Daha da kötüsü, hayatıma devam etmem gerekiyor.

Bir de, artık umudum azalıyor. “Öyle deme be! Gençsin, geçer gider bunlar.” derseniz haklısınız ama o beylik laflar, durumumu etkilemiyor. Sevilmeyen, sevilemeyen bir insan olduğum düşüncesi artık hep aklımda; belki bir yıldır bir köşede duruyor ve arada sırada selam verip deliğine kaçıveriyor. Benim gibi, gerçekçiliği şiar edinmiş bir kişiye böylesine dram dolu satırlar yazdırıyor. Güçlü biri olmama rağmen güçsüz hissettiriyor, önemsiz hissettiriyor.

Ve her geçen gün, bu dünyanın gerçekliğine inancım azalıyor. Bazen “Bu dünya diye bildiğim aslında cehennem ve bu yaşanmaz yerde ben yalnızca cezamı çekiyorum. Her şey bittiğinde, tüm günahlarım affedildiğinde öleceğim.” diyorum. Dolayısıyla bu dünyayı güzelleştirme hevesim de giderek azalıyor.

Ve bütün bunları düşünmemin sebebinin, vaktiyle sevdiğim kızlar olması da çok gülünç. Utanç verici. Aşağılayıcı bir durum bu. Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben küçük düşüyorum. Ufak bir azınlık bu yazıya endişelenecek ama kalan çoğunluk benim ilgi çekmeye çalıştığımı düşünecek.

Yorumlar kapalı

Barda (2007)

Barda (2007)

Türkiye‘de inanılmaz iyi oyuncuların olduğunu, harika filmlerin yapılabileceğini son derece rahatsız bir hikayeyle ortaya koyan bir film bu. Başka sözüm yok.

Yok yok, var. Şu “rahatsızlık” konusunu açacağım. Film cidden rahatsızlık veriyor. Şaka yapmıyorum. İzleyenler ne demek istediğimi çoktan anlamıştır. Gazetelerin -klişeleşmiş- üçüncü sayfa haberlerinde görebileceğimiz, ülke gündemi boşsa birinci sayfaya bile girebilecek, hatta manşet olacak haberlerden birini çekmişler. Ve o kadar iyi çekmişler ki, bundan sonra gazetelerde bu tarz haberleri okuduğumda gözümde çok daha gerçekçi sahneler canlanacak. İddia ediyorum, bu filmi izleyen herkese aynı duyarlılık kazınıyordur.

Ne hikayede, ne karakterlerde, ne senaryonun genelinde, ne de filmin herhangi bir yerinde yapmacıklıktan eser yok. Neredeyse tamamı benim bulunduğum yaş grubundaki, yani genç oyunculardan oluşan kadronun aşağı yukarı tamamı tecrübeli, ödüllü oyunculardan daha iyi oynamış gibiler. Benim yaşlarımdaki karakterlerin hiçbirinde “Lan benim neslim böyle mi konuşuyor?” demedim ki bu, filmin gerçekçiliği benim gözümde en çok artıran etmendir. Psikopat magandaları oynayanlardan her biri de büründüğü karakterin zehrini öylesine iyi yansıtmışlar ki, hayatımda izlediğim diğer filmlerden hiçbirinde hissetmediğim bir nefret oluştu o kötü karakterlere karşı.

Küfür kullanımında hiç çekinmemiş olmaları muhtemelen filmin yayımlandığı dönemde “Ay etkileyici olsun diye çok küfür kullanmışlar şekerim, kulaklarım kirlendi.” türü burjuva yorumlara sebep olmuştur fakat ben filmin hiçbir yerinde “Buraya bu küfrü gereksiz koymuşlar.” demedim.

Bu paragrafı tartışalım: En etkileyici replik olarak saydığım ufak monolog da, maganda ekibinin elebaşı Selim‘den (Nejat İşler) geldi:

Ben bu bara niye gecenin köründe geliyorum? Ha? Çünkü başka zaman gelsem, kapıdaki hıyar beni içeri almaz da ondan. Neden almaz? Şeklimi beğenmez almaz, hareketlerimi beğenmez almaz, konuşmamı beğenmez almaz… “Egzozcu bu.” der, siktiri çeker. Farzımisal içeri girdik diyelim; o zaman ne olacak? Sizin yaptığınız gibi, sizin baktığınız gibi, benden öküz öküzler bana dik dik bakar! “Bu hayvan da nereden çıktı? Ne güzel eğleniyorduk. Ne güzel dalgamıza bakıyorduk. Ne güzel oturuyorduk!” demezler mi? Derler.

Canlandırılan türdeki şehir magandalarına karşı hiçbir iyi his beslemiyor olsam da, insanları gözleriyle yargılayan tiplerden de aynı derecede tiksindiğim için bu monoloğu çok beğendim. Yazınca pek etkili gözükmüyor; filmde izlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Başta da dediğim gibi: İnsanın aşk damarını delicesine attırmaya çalışmayan, izleyeni illa ağlatmaya veya illa güldürmeye programlanmamış ama yine de izlendikten sonra faltaşı gibi açık gözlerle ve karman çorman olmuş bir kafayla bir süre yerinden oynattırmayacak kadar etkileyen eserlerin Türkiye‘de de çekilebildiğinin kanıtıdır bu film. İzlemediyseniz, izlemediğiniz her dakikanın büyük birer kayıp olduğunu aklınızda bulundurun.

7 Yorum

Devrim Arabaları (2008)

Devrim Arabaları

Vatanseverlik duygumuzu kabartan ve vatanımızda ne kadar yanlış şeyler yapıldığını da ayrıca anlatan, film tadında bir belgesel veya belgesel yoğunluğunda bir filmdi bu izlediğim Devrim Arabaları. Gururu ve ezikliği aynı anda yaşatıyor.

Filmin size hissettirdiği türlü duygular haricinde bir sürü güzel tarafı da var. Örneğin çok iyi bir oyuncu kadrosu ve başarılı bir yönetmenlik var. Senaryo gerçek olduğu için yeterince etkileyici ama hikayeleştirilmesi biraz zayıf olmuş; olsun. Birkaç yapmacık replik haricinde kötü bir his yaratmıyor bünyede. Bir de özellikle mi seçmişler bilmiyorum ama filmde son derece soluk, mat bir renk düzeni vardı ki filmdeki depresif havayı çok güzel yaratmıştı.

Repliklerin bazıları yapmacık dediysem tamamen kötü değil. Hatta çok başarılı replikler var. İşte bir örneği:

– Ben hala anlamıyorum. Alt tarafı benzini bittiği için otomobil durdu, o da sadece 5 dakikalığına! Neticede Cemal Paşa bizim yaptığımız diğer otomobile binip gitmedi mi? Gitti! Neden meseleye böyle bakılmıyor?

– Gazeteleri görmedin mi oğlum? Kayıtlara böyle geçti artık. Bundan 50 yıl sonra Devrim arabası denildiği zaman herkes “Haa, o yürümeyen otomobil mi?” diyecek.

Devrim‘in hikayesini önceden bilmediğim için, daha doğrusu kulaktan dolma bilgilerle yetindiğim için, bu replikleri duyduğumda fena sarsıldım. Gerçekten de konuşmada geçtiği gibi bir durum var; bu ülkede Devrim marka araba dendiğinde hep o arabanın daha ilk turda yolda kaldığı ve bu yüzden seri üretime geçmediği anlatılır. Ben de böyle biliyordum. Meğer Cemal Gürsel yapılan ikinci arabaya binip devam etmiş yola. Özeleştiriyi abartıp özhakaret boyutuna vardırıyoruz ya, bu hikayeyi de “Haa, o yürümeyen otomobil mi?” diye anlatmamız da normal karşılanmalı.

Sonuç olarak şunları diyeyim: Eğer tarihi doğru, en azından daha doğru anlamak istiyorsak bu tür fırsatları değerlendirmeliyiz. Bu film de elbette siyasi görüşlerle yorumlanacaktır (çünkü yakın tarihimizi anlatıyor) ama “cehennemde birbirlerini kazana geri çeken Türkler” fıkrasında olduğu gibi birbirimizi -siyasi olarak- çekiştirmeyi bırakıp, resme biraz daha uzaktan bakıp ülkenin menfaatleri için beraber düşünebilsek… Neler diyorum ben, böyle düşünebilseydik bu filmdeki gibi bir hikayemiz bile olmayacaktı! Bir de, en başta bahsettiğim “gururu ve ezikliği aynı anda hissetmek”ten ne kast ettiğimi anlamak için filmi izleyiniz. Mümkünse benim yaptığım eşekliği yapmadan, filmin orijinal bir kopyasını satın alarak izleyiniz.

5 Yorum

Mustafa (2008)

Mustafa (2008)

Bu film hakkında çok acayip tartışmalar döndü. Kimi “Atatürk‘ü yeterince tanıtamadı.” dedi, kimi “Atatürk‘ü çok çirkin tanıtmışlar.” dedi, kimi “Atatürk‘ü çok güzel tanıtmışlar.” dedi… İzlediğimde gördüm ki, Can Dündar bu belgeseli yaparken aynen böyle tartışmalar çıksın istemiş sanırım.

Filme laf yok, film çok güzel… genel olarak. Atatürk‘ü çok iyi tanıtmış bence… genel olarak. Filmin tamamına yakınında gurur duydum Atam ile. Ama filmin bi’ 15-20 dakikası hakikaten öfkelendirdi beni. O kısım da, devrimleri gerçekleştirirken İslam karşıtlığını fazla kaçırmış, bir de üstüne diktatörlük damarı kabarmış bir Atatürk portresinin çizildiği 15-20 dakikalık kısım. Ve özellikle dikkat ettim, filmin her köşesinde takdir edilesi, alkışlanası bir belge (yazı, resim, ses, video vb.) kullanımı varken bu bahsettiğim kısımlarda genel devrim resimlerinin yanında Can Dündar‘ın sesinden başka bir şey yoktu.

Filmin ilk saatinde, Atatürk‘ün gençlik yıllarındaki eğlence ve içki düşkünlüğüne arada bir-iki atıfla, Atatürk‘ün tüm gençlik yaşamı belgeleriyle anlatılıyor. Sigara dışındaki zaaflarının da olduğunu fark etmek beni ondan koparmadı, aksine, şu yazıyı yazarken içinde bulunduğum gençlik yıllarımla karşılaştırdığımda Atatürk‘e kendimi daha yakın hissettim. Belki filmi çocuklara izletmek, çocuklarda “İçki kötüdür, o zaman Atatürk kötü şeyler yapmıştır.” izlenimi uyandırmış olabilir veya uyandırabilir ama bir çocuk gibi düşündüğümde, filmde de anlatılan koca bir ülkenin yeniden inşasıyla içtiği birkaç şişe rakıyı karşılaştırdığımda Atatürk‘e olan sevgimle saygım yine azalmıyor. Özetle, Atatürk‘ün içkiye, eğlenceye düşkünlüğü doğal olarak karşılandığı sürece (ki zaten art niyeti asıl bunları doğal olarak karşılamayanda aramalıyız) bu bölümlerin Atatürk‘e zarar vermeyeceğini, bize gurur vereceğini düşünebiliriz. En azından ben öyle düşünüyorum.

Neyse, sonraki 15 dakikalık kısım daha da gaza getirici: askerliği. Burada bu bölümlerin kısaca geçilmesi de eleştirilebilir ve bence de eleştirilmelidir. Tamam, bu belgesel Atatürk‘ün devrimleri yerine onun insan yanı üzerine kurulu ama sen Çanakkale Savaşı’nı 15 saniyede geçiştirirsen millet de haklı olarak sende art niyet arar, di’ mi Can?

Sonrasında ise korkunç bölüm geliyor. Bu bölüm, sonlara doğru başlayan “Atatürk‘ün giderek yalnızlaşması ve hastalanması” bölümüyle azıcık harmanlanarak verilmeye çalışmış ama o belgeli övgülerin yanında o belgesiz yergiler öylesine sırıtmış ki, film çıktıktan sonra aylarca filmin tartışma konusu haline gelmesine artık şaşırmıyorum. Şöyle bir cümle var, eğitim devrimi hakkında: “Medreselere kilit vuruldu. Eğitim laikleştirildi. Çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı işte.” Veya ne bileyim, sanki bir zorunluluk değil de tamamen kendi egoizminin eseriymiş gibi heykellerinin dikilmesi anlatılıyor. Monarşiye, otokrasiye alışmış bir topluma sen anında demokrasi getirirsen olmaz ki? Elbette ilk başta tek adam rejimi gerekiyordu. Film insana öyle duygular yüklüyor ki, ister istemez bugünün koşullarıyla o günlerdeki otokrasiyi sorguluyor insan. Ama biraz daha sorgulamayı başarınca zaten o günlerin neler gerektirdiğini anlamak için zeki olmaya gerek yok.

Bazı bölümlerde kullanılan cümlelerle öyle bir hava yaratılmış ki, sanki Araplar Hz. Muhammed‘in mezarını yok etmeye kalktığında elçi gönderip “O mezarı yok ederseniz orduyu toplar gelirim!” diyen Atatürk değilmiş de, Atatürk aslında tam bir İslam düşmanıymış. Sanki Atatürk devrimini, halkın yozlaşan İslami düşüncelerden kurtarmak için değil de, İslam‘dan komple koparmak için yapmış.

Bir de arkada korku filmlerininkine benzer bir fon müziğiyle Atatürk‘ün ne kadar büyük bir diktatör rejimi kurduğunu anlatan bir Avrupa gazetesini alıntılıyordu ki, o an Can Dündar‘ı cidden bir Atatürk düşmanı sandım. Sanıyorum belgeselin en abartılı bölümü oydu.

Son bölümde ise, biraz önce bahsettiğim gibi, Atatürk‘ün yalnızlaşmasını konu almış Can Dündar. Burada anlattıkları doğru olmalı. Gerçekten ölümcül hatalar yapmış ve sonucunda beraber devrim yaptığı arkadaşlarını kaybetmiş. Çok yazık olmuş çünkü Atatürk‘ün ölümünden hemen sonra Atatürk‘ün yapmaya çalıştığı birçok şeyin bozulmaya başlamasını buna bağlayabiliriz. Eğer Atatürk prensiplerini kendi arkadaşları arasında biraz olsun esnetebilmiş olsaydı, belki de o vefat eder etmez kapitalizmin pençesine düşmez, karma ekonomiye devam etme fırsatı bulurduk. Yine de, çok şükür, Atatürk‘ün eseri hala sağlam.

Sonuç olarak; filme yapılan eleştirilerin çoğu haklı eleştiriler. Ama tamamı değil. Film, Sarı Zeybek‘in verdiği hisleri vermiyor belki ama Atatürk‘ün de bir insan olduğunu net bir şekilde hatırlatıyor. Belki Atatürk düşmanı bağnaz İslamcı kesimin eline birkaç koz vermiştir ama Atatürk‘ü tapılacak bir put haline getirenlerin de gözünü açmıştır bence.

8 Yorum

Melih Gökçek oldum!

Evet, bu da oldu :D.

Bugün Solaçek grubu ile güzel bir eylem gerçekleştirdik. Eylem, Melih Gökçek‘e Sevgililer Günü‘nde bir aşk mektubu yazarak kendisini Ankara halkı olarak terk ettiğimizi anlatan ufak bir mizansendi. İlgi gayet iyiydi. Basın da oradaydı, fotoğraflarımı falan çektiler :). Amatörce de olsa gayet başarılı bir eylem yapmış olduk.

Mektubu merak ediyorsanız, şöyle:

Melih,

Biz 15 yıldır zoraki seninle yaşıyoruz. Biz kalbi sola çekenler, sandığa gitmeyerek, bölünerek, karşımıza çıkanları cezalandırırken seni ödüllendirmiş olduk. Senin için bu Sevgililer günü çok zor olacak, biliyoruz; eleştirileri ve ayrılıkları sevmiyorsun ama seni bu yıl bir veda mektubu ile terk ediyoruz.

15 yıldır bize çektirmediğin kalmadı. Bir şekilde Ankara’nın başına geldin ama o günden pişman ettin bizi. Artık seni gördükçe sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Hem artık kalbimiz sola çekiyor.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ HAVAMIZI KİRLETTİN!

Çünkü havamızı zehirledin. Biz doğalgazla ısınmaya çalışırken sen bizden zorla fazla sayaç parası aldın. BOTAŞ’a borç taktın, senin yüzünden doğalgaz zamlandı. Sen de bunu fırsat bilip kömür dağıtmaya başladın. O kalitesiz kömürler yüzünden Ankara’ya kara bir sis çöktü, insanların genzi yandı, nefes alamadılar.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ SUYUMUZU KİRLETTİN!

Çünkü suyumuzu kirlettin. 2007 yazında suyumuz küt diye kesiliverdi. Tüm ülkede kuraklık vardı ama bir tek ülkenin başkenti susuz kaldı. Millet banyo yapamadı, abdest alamadı, dişlerini bile fırçalayamadı. Sen de dalga geçer gibi “Tatile çıkın!” dedin. Kanalizasyonlar koktu, millet kokudan sokağa çıkamaz oldu.

2008’de de getire getire Kızılırmak’ın zehirli suyunu getirdin. Bu zehri ispatlayan her raporu reddettin, bilim adamlarının sözlerine kulak tıkadın. Şimdi o su yüzünden insanlar dişlerini yine fırçalayamıyor. İnşaatlarda çimento tutmuyor, beton dağılıyor. Çamaşır makineleri kireçleniyor, kaloriferler tıkanıyor. Senin yüzünden damacana suyuna mahkum olduk.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ KENTİMİZİ KİRLETTİN!

Çünkü başkentimizi karmaşık, eciş bücüş bir şeye çevirdin. 15 yıldır adım atmayı paralı hale getirdin ama yollar hala harap, otobüsler hala antika, caddeler hala bozuk… Ankara’nın başına ilk geldiğinde hazır bitmiş metroyu açtın ama 15 yılda metroya 1 metre ray eklemedin. Kentsel dönüşümü rantsal dönüşüm diye anladın. Eymir Gölü’nün etrafına villa yapacağım diye, tuttun ülkenin en köklü üniversitelerinden biriyle dalaştın. Onu yaptın, bunu ettin, koskoca başkenti kasabadan bozma bir şehre dönüştürdün.

Artık kalbim sola çekiyor Melih, kusura bakma. Ayrılmalıyız. Üst geçitlerini, alt geçitlerini al; Kızılırmak’tan getirdiğin paslı sarı suyunu al; başkentimi bana geri ver Melih!

Sola’Çek

26 Yorum

Juno (2007)

Bu filme niye komedi demişler anlayamadım. Komik olan tarafları da var ama aslında duygusal kişiliklerin gözlerini dolduracak potansiyelde. Valla bak.

Anlatılan hikaye şöyle: Genç bir kız, erkek arkadaşından hamile kalıyor ve diğer hamile kalan çoğu genç kızlardan farklı olarak (ki zaten kızda hafif sinir bozan bir marjinallik var ama acayip hoş bir kız olduğu için önemsememeyi seçiyorsunuz) kürtaj yaptırmak yerine çocuğu olmayan bir aileye vermeyi tercih ediyor.

Bu filmdeki oyuncuların çoğunu tanıdım, acayip hoşuma gitti :). Her tanıdık yüzle karşılaştığımda yüzümde güller açtı adeta.

Ama hikaye acıklı be. Kafa karıştırıcı bir şey. Bende öyle bir etki bıraktı yani. Aslında bunda, komedi beklerken dram izlemenin verdiği dumurun da etkisi var ama yine de sıradan bir film değil, onu bilesiniz :).

Kız (Ellen Page), üç paragraf üstte bahsettiğim gibi, çok şirin bir kız. Filmdeki rolünde söylediği gibi 16 yaşında da değil. Film çekildiği vakit 20, şimdi ise 22 yaşında. Bu durumda kaçlı oluyor? Hayır, 1987 doğumlu.

Çocuk ise (Bu arada genç erkekler olarak bize neden “çocuk” dendiğini anlamam. Popüler kültürün kafasına s…) önceden tanıdığım (Arrested Development ve Superbad) ve pek komik bulduğum Michael Cera. Posterde yer almasına rağmen filmde çok fazla görünmüyor.

Diğer oyuncular arasında yine Arrested Development‘tan tanıdığım Jason Bateman ve birçok yerden tanınan ama benim 13 Going on 30 ve Catch Me If You Can filmlerinden tanıdığım Jennifer Garner var. Bu ikili filmi izleyenler arasında fikir çatışmaları yaratabilir zira film ilerledikçe çiftin ikisine de sempati duyabiliyorsunuz. Ben Jennifer Garner‘ın karakterini haklı buldum.

Neyse, bu film de böyle bir film işte. İyi bir yazı olmadı, içime sinmedi.

2 Yorum

Ben küçükken embesilmişim :) (2. Bölüm)

Bu yazı, bir zamanlar Beyn’de bulunan “Ben Küçükken” adlı kategoriye yazdığım yazılardan kısa olanların birleşimleridir. Kategoriyi sildim, yazıları da birleştirip iki parça halinde (birinci bölüm) yayımlıyorum:

  • Küçüklüğümden çok kısa bir anı hatırlıyorum. Uyanıyorum, annemle babam oturma odasında televizyon izliyor ve ben oraya gidiyorum. Anneme beni uyutmasını söylüyorum, ve ayaklarında sallayarak uyutuyor beni. Bu saçma anı, hatırlayabildiğim en eski anım :D.
  • Küçükken benim bir sevgilim vardı (Şimdi de yok, olaya bak…) (Evet, sitemim yaradana ne var) :D). Merve Çaldır (Hatırlıyorum lan?). Çok güzel bir kızdı :). Böyle birlikte okul müsameresinde (2. sınıf) dans etmiştik falan. Bi’ keresinde de evde fal bakarken falı açtığımda tuttuğum dilek şuydu: Lisede Merve‘yle evlenmek :D. Bi’ de fal açılınca heyecanla annemi arayıp durumu bildirişim, annemin bana “Oğlum lisede evlenilmez ki lan?” deyişi ve benim morarışım var ki sormayın :D. Sonra başka bi çocuk kaptı kızı bi’ de :D. Ömer‘di adı da soyadını hatırlamıyorum.
  • Ben küçükken annem, ablamla beni hep evi terk etmekle korkuturdu! Biz de ödümüz patladığı için siner kalırdık. Bir keresinde çok yaramazlık yapınca gerçekten de çantasını aldı ve evden çıktı. Ablam ve ben yerlerde yuvarlanarak, çığlıklar atarak ağlarken babam geldi. Babama “Babaa, annem evi terk etti babaaa!” diye zırlayarak sümüklerimi bulaştırırken de annem geldi. “Tam gidiyordum buralardan, polis çevirdi.” dedi – “polisin annemi çocuklarını terk etmemeye ikna etmesi” fikri her ne kadar o yaşımda bile mantıklı bir sebep olmasa da o anda inanmamak gibi bir seçeneğim yoktu. (Anne, şimdiden söylüyorum: Eğer bu olay travma etkisi yapar da ileride bir sevgilim benzer bir şekilde beni terk ederse seninle asla konuşmam :).)
  • Bakın bu çok duygusal: Ben küçükken babaannemle dedem (dedem rahmetli oldu) Ankara‘dan bizi ziyarete gelirdi ara sıra. Bir ziyaretlerinde onlar pazara gitmiş, ben de kanepenin üzerinde uyumuştum. Uyandığımda babaannemle dedemi oturmuş, beni izlerken buldum. Ben onlara anlamsız anlamsız bakarken onlar benim arkamdaki, kanepenin üzerindeki bir şeyi gösterdiler. Aldım, bir oyuncak. Ama nasıl güzel bir oyuncak, böyle rengarenk, sıkınca ses çıkaran bir horoz mu ne. Çok sevmiştim, o zaman bu olayın ne kadar duygusal olduğunu fark etmemiş olsam da şimdi hafızamı zorlayıp bu anımı çıkarttığımda yemin ederim gözlerim doldu.
  • Bir yılbaşı akşamı ben, kuzenim Adnan, anneannem ve (sanırım) kuzenim Özgür tombala oynuyorduk. Hep kaybettiğim bir serinin sonunda içeri gidip ağlamıştım.
  • Küçükken ablam, Leyla ablam ve ben birkaç kez radyo tiyatrosu tarzında, teybe doğaçlama gösteriler kaydetmiştik. Keşke bulsam şimdi onları, ehehe. Bir tanesinde ablam büyük adam sesi çıkaramıyorum diye beni rolümden almıştı :D.
  • 1998 Dünya Kupası için bir çıkartma albümü çıkartılmıştı. Babam da nereden bulduysa tomar tomar çıkartma getiriyordu eve. Bi’ 1000 tane getirmiştir yani, o derece. Ama yine de albümü tamamlayamamıştım :(.
  • Ben küçükken bir tane sıpalı battaniyem vardı. Çok severdim ben onu. Nerede o şimdi? Anne? 🙂
  • Küçükken oturduğumuz evde bir zamanlar büyük oda bana ve ablama aitti (sonra babamlar küçük odayı bize kakaladı, büyük odayı onlar aldı). Biz büyük odadayken ben hep futbol oynardım orada. O kadar büyüktü yani. Yok lan, futbol dediğim şu: Kuzenimle beraber cam tarafını kale yapar, içi polyster dolu şu küçük toplarla da şut çalışırdık.
  • Küçükken ilk izlediğim sinema ya Şeker Portakalı, ya da Görevimiz Tehlike idi, hatırlamıyorum. Ama dur, IMDb‘ye bakabilirim, ehe: Aha buldum (Meu Pé de Laranja Lima, Mission: Impossible), Görevimiz Tehlike imiş :).
  • Önceki maddeye düzeltme: Şeker Portakalı değil, Dev Şeftali (James and the Giant Peach) filmini Görevimiz Tehlike filmiyle karşılaştırmam gerekiyordu. İşin kötüsü bu iki film (Görevimiz Tehlike ve Dev Şeftali) arasında sadece iki hafta var yani hangisine daha önce gittiğimi bilmiyorum. Dev Şeftali filmi Türkiye‘de daha önce gösterime girmiş, o olabilir. (06 Eylül 2012)
  • Eternal Sunshine Of The Spotless Mind‘ı izlerken hatırladım (adamın Huckleberry Hound – Akıllı Bıdık diye oyuncağı mı ne varmış), benim küçükken bir tane Charlie Brown‘um vardı. Annem gittiği bir yabancı ülkeden getirmişti (Singapur olabilir). Çok severdim, ama bir gün başka bir oyuncağımı kırdığı iddiasıyla onu yerden yere vurup polysterlerini dağıtmıştım hep.
  • Ben küçükken bir kitap okumuştum. Kitapta tuz üreten bir el değirmeninden bahsediyordu. Kitabı tam olarak hatırlamıyorum (hiç hatırlamıyorum aslında), ama kitabın sonunda el değirmeni denize düşüyordu, yazar da kitabın sonunda “İşte bu el değirmeni suya düştüğünden deniz suyu böyle tuzludur.” demiş (eşşek herif). Ben de buna inanıp babama anlattım (bilmiyodur diye). Babam böyle olmadığını söyleyince çok kızdım babama, kitaptan örnekler vererek babama deniz suyunun bu tuz üreten el değirmeni yüzünden tuzlu olduğunu kanıtladım. Ehehehehehehe.
  • Anaokulundayken sınıfça “bacak” kelimesini küfür diye biliyorduk. Mesela biri “Hocam İhsan bacağıma vurduuu!” derse sınıfça “Hiii bacak dediii!” adlı kafiyeli sözü koro halinde söylerdik.
  • Ben küçükken ailecek çıktığımız alışverişlerde “Bu sefer ne kadar tutacak?” tahmin yarışmamız vardı. 100 milyon ile 200 milyon arası miktarlarda alışveriş yapardık (o zamana göre bi’ de). Bu akşam Tansaş‘tan babaanneme karpuz alırken yanından geçtiğim promosyon sepetinde gördüğüm Nutella‘lardan bir tane alıp almama konusunda 50 saat düşünmüş buldum kendimi. Kendimi acındırmak istemiyorum ama çok kötü lan. (24 Mayıs 2007)
  • Ben küçükken bugün ateride (ne Atari, ne oyun konsolu, ateri‘ydi benimki) Super Mario‘yu bitirmiştim :). Küçüğüm ya, istediğimi yaparım, bayram ilan etmiştim o günü :D. Hakikaten embesilmişim ama bak şimdi.
8 Yorum

Ben küçükken embesilmişim :) (1. Bölüm)

Bu yazı, bir zamanlar Beyn’de bulunan “Ben Küçükken” adlı kategoriye yazdığım yazılardan kısa olanların birleşimleridir. Kategoriyi sildim, yazıları da birleştirip iki parça halinde (ikinci bölüm) yayımlıyorum:

  • Sünnetimin hediyesi bilgisayarımda Windows 95 yüklüydü, haliyle C: sürücüsünün kök klasöründe de command.com mu ne, vardı bir şeyler işte :). Ben onları gereksiz sanıp sildim mi, bilgisayar çöktü mü, ooh mis! 😀 Bilgisayar bilgi dağarcığımın temel taşlarındandı o hata :).
  • Yine ilk bilgisayarımda anneme “Annea; Program Files, Program Filesi mi demek?” diye sormuştum. Annem de sanırım beni savuşturmak için evet demişti :D. Gerizekalı ben de madem öyle ben değiştireyim bari diyerek “Program Files” klasörünü “Program Filesi” yapmıştım. İşin garibi, bilgisayarda hiçbir program çalışmadığı için bilgisayar çöktü sanıp bilgisayarcı çağırdığımızda bilgisayarcı format atmıştı. Şerefsiz, sırf para için yapmış bak. İpne.
  • Bi keresinde anneme çok ama çok kızıp evi terkedecektim. Böyle eşyalarımı falan hazırladım bi bavula koydum, ertesi gün gidip teyzemlere yerleşeceğim güya :D:D:D. Neyse efendim, sonra annem şefkat dolu kollarına aldı beni, birbirimizden özür diledik falan bitti olay.
  • Ben küçükken, artık filmlerden mi gördüm n’aptım, annemle babam bana yaptığım kötü bir şey konusunda bağırırken (Sıkı durun…) nereden estiyse ağlamaya başlayıp (Hazır mısınız?) “Sizi ben doğurdum, böyle mi karşılık veriyorsunuz?” demiştim! 😀 Annemle babam da bağırmayı bırakıp şu anda sizin yaptığınız gibi yarılmaya başladılar, bense rolümü başarıyla sürdürüp ağlamaya devam ettim :D.
  • Oyuncaklarıma yaptıklarım:
    • Power Ranger‘larımdan Mavi Ranger‘ı alçıyla kapladım.
    • McDonald’s‘ın çocuk menüsünden çıkan bir oyuncak arabayı ıslatıp buzluğa koydum.
    • Batman‘in yardımcısı Robin‘in kolunu kopardım ve onu da alçıyla kapladım.
    • Alçılarını çıkardığım Mavi Ranger ve Robin‘imi birleştirme denemesinde bulundum. Çiftleşme değil ulan fesat okuyucu, birleşme. Şöyle ki; Robin‘in diğer kolunu da kopardım, Mavi Ranger‘ın kollarını da kopardım ve kollarını değiştirdim.
    • Modern Lego‘lar olan K’Nex‘lerimi yedim. Evet yaptım bunu. Hepsini değil tabii ama şimdi baktığımda kemirilmiş, kırılmış ve hatta eritilmiş bir sürü K’Nex parçası görüyorum.
    • Oyuncak köpeğimin kulağını, oyuncak ayılarımdan birinin kaşlarını, peluş terliklerimin de gözlerini kopardım.
    • Oyuncak bir kamyonum vardı. Büyümeme rağmen onunla gezmekten bıkmıyordum. Sonunda yeterli büyüklüğe eriştiğimde kamyon kırıldı, ben de rahatladım.
    • Action-Man‘imin ayaklarını da yediğimi hatırlıyorum. Ama tükürdüydüm galiba.
  • Ben küçükken ilk dişimi düşürdüğümde çok sevinmiştim (yanlış hatırlamıyorsam üst kesici dişlerimden biriydi). Babam da ne hikmetse “Ne güzel milli oldun işte.” demişti. Ben de nedense daha çok sevinip nedense okulda herkese milli olduğumu söylemiştim. Tabii kimse o yaşta anlamamıştı ne dediğimi (veya ne anlama gelebildiğini), ama asıl bomba öğretmenime söylediğimde oldu. “Hocam ben milli oldum!” dedikten sonra hocanın suratıma bir beş saniye kadar baktığını hatırlıyorum, sonrasında da müthiş bir tokat yediğimi :D.
  • Küçükken bir keresinde annemi üzdüğümü, onun bana bağırdığını hatırlıyorum. Sonra üzülüp içeri gitmiştim ve (Bundan sonrasını az önce anneme danıştım.) Allah’a aynen şu şekilde dua etmiştim: “Allah’ım, bana n’olur bağırmayan bir anne ver. Bi’ de uzun saçlı olsun.” Evet evet, “Bi’ de uzun saçlı olsun.” :D. Annem benim ardımdan odaya girmişti de ben onu duanın sonunu duyup yarıldığını fark etmiştim :D.
  • ’93 Ekim‘inde annem Hollanda‘ya bir seminere mi ne gitmiş. Döndükten sonra sorulan “Sünnet olacak mısın?” sorularına artık güven içinde “Hayır, Hollanda‘ya gidip Hollanda‘lı bir kızla evleneceğim ben!” demeye başlamışım :D. Nedeni de o zamanlar sünnetten korkmammış.
8 Yorum

Viyana izlenimlerim

Bu yazıya 03 Aralık 2008 tarihinde başladım, her gün birkaç madde daha ekledim ve böyle yayımlıyorum. Yani bir şeyi gördüğüm gün yazıyorum, o yüzden genel değil ayrıntılı bir izlenim yazısı olacak :).

Trafik: Trafik şahane. Ne sıkışıklık var, ne kaza. Sebebi de büyük ihtimalle yayalardan bisikletlere, tramvaylara kadar her aracın kurallara uyuyor olması. Öyle ki, daha ilk günden karşıya geçerken yaya geçidinin dışından geçmek, kırmızı yanarken bırakın geçmeyi, kaldırım yerine yolun kenarında durmak falan rahatsızlık vermeye başladı.

İnsanlar: Milletin parası var gibi, o kadarını kesin olarak bilemem ama neredeyse herkesin suratı asık. Kimse yolda önü haricinde bir yere bakmıyor, herkes nemrut ve hatta dün çok güzel bir örnek yaşadık: Bizim gruptan bir arkadaş, kaldırımda önünden geçen bir köpeği sevmeye kalkınca köpeğin sahibinden Almanca fırça yedi.

Evcil Hayvanlar: Bu arada burada çok fazla köpek ve çok fazla köpek sahibi var.

Hava: Hava ılıman gibi, ama soğuk. Böyle ilk çıktığında üşümüyorsun ama yürüdükçe üşüyorsun. Normalde tam tersi olması gerekmez mi? Yoksa ben ilginçlik bulmuş olayım diye mi abartıyorum? 🙂

Viyana‘dan döndükten sonraki ek: Yok abi, hava buz gibi. Yüzünü acıtıyor bazen, o derece. Ondan da fena hatta.

Su: Memba lan! Ankara‘dan Viyana‘ya geçince beyin şeyi yaşadım. Bildiğin içme suyu lan! Melih Gökçek‘i buraya göndereceksin, bir daha öyle ekran karşısında gerine gerine musluk suyu içemez valla. Ağlar adamcağız, ağlar.

Yemekler: Buranın şnitzelinden (ki Avusturya‘nın meşhur şnitzeli tavuk veya sığır şnitzelmiş, başka Avrupa ülkelerindeki gibi domuz değilmiş çok şükür) yedim. Beğenmedim. Ama ilginçtir, buradaki dönercilerin dönerleri inanılmaz güzel. İçine ayrı bir sos falan katıyorlar. Sos deyince aklıma geldi:

Mayonez: Mayonez yerine kullanılan başka bir tarz sosla biraz patates kızartması yedim, bayıldım. Bir de buranın peçeteleri çok büyük, ona da değinmiş olayım tek cümleyle.

Sokak Lambaları: Bir sokak lambası var, biz her gün tam altından geçerken her gün istisnasız söndü! Biz de ona “ırkçı lamba” ismini taktık. Hayır bi’ de biz altından geçtikten sonra geri yanıyor, iyice kıl ediyor!

Yaşama Maliyeti: Hayat ucuz gibi, ama parayı orada kazanıyorsan. Şöyle diyeyim, Viyana‘da 1000 avro maaşla çalışan birinin hayat standartları, Ankara‘da 1000 lira maaşla yaşayan birinden daha iyidir büyük ihtimalle. “Herhalde lan, burada 1 avro 2 lira.” diyeceksiniz ama 1 avroyla 1 liranın eşit olduğunu düşünün çünkü Ankara‘da ayda 1000 lira kazanan kişiyle Viyana‘da ayda 1000 avro kazanan kişiyi karşılaştırırken aynı işi yaptığını düşünün, öyle hesaplayın.

Evler: Almanca hocamın dediğini diyeceğim: Evler minicikmiş. Gerçi bizim kaldığımız ev -yurt/pansiyon tipi olduğu için- 10 yatak odalı falandı ama orada 4+1 evlere malikane gözüyle bakıyorlarmış. Çoğu ev 1+1 veya 2+1 falanmış.

Yaş Ortalaması: Millet yaşlı lan! Ankara‘da çık Kızılay‘a, rastladığın 10 kişiden 7’si falan gençtir, değil mi? Orada nereye bakarsan bak (elbette gece kulüpleri hariç) yaşlı var! Tamam, adil olayım, yaşlılar kadar orta yaşlı da var. Ama genç yok! Ha, diyeceksiniz ki “Kızılay‘da çok genç vardır çünkü Kızılay bir meydandır ve yaşlıların gezip tozmakla pek işi olmaz.” Viyana‘da bu olay da acayip; saçlarına ak düşmesine rağmen sırt çantasına koyduğu bir müzikçaların kulaklıklarını takıp ufak ufak ritim tutan bir adam gördüm.

Gece Hayatı: Güzeeeeeeeeeel… 🙂

————————-

Biraz kısa olduysa özür, benden bu kadar :).

1 Yorum

Cars (2006)

Animasyon filmlerinin en eğlencelilerinden biriymiş bu ve ben bu filmi izlemek için salak gibi iki küsur yıl beklemişim. Aferin bana.

Film bi’ kere çok basit bir senaryoya oturtulmuş, o konuda eleştirmek lazım. Bu basitliği fark ettikten sonra sırf olayı kendime kanıtlamak için elime kağıt kalem alıp film boyunca gördüğüm ipuçlarının olası sonuçlarını yazayım dedim. Çizgiden sonrakileri şimdi yazıyorum tabii. Filmi izlemeyenler bakmasın notlara, aşağıda:

  • Kızla aşk – Kızla (Kız dediğim de araba lan, çok acayip?) aşk yaşayacakları barizdi zaten ama arabaların aşk yaşaması da acayip olmuş. İyi ki öpüşmediler, kaportalara zarar gelirdi. Ehehe.
  • Arkadaş edinme – İlk başta arkadaşının olmadığının ipuçları verildiği anda zaten bu gittiği yerdeki herkesle iyi arkadaş olacağı da besbelliydi zaten.
  • Yarıştaki yeni takımı yeni arkadaşları – Filmin başındaki takım istifa edince de belli oldu bu. Lütfen yani.
  • Topraktan dönme olayını yarışta yarışın sonunda yapma – Tabii bu adamları da suçlamamak lazım, sonuçta çocuk filmi yapıyorlar, o yüzden bariz ve basit şeyleri gizlemek için çaba sarf etmemelerini normal karşılamak lazım.
  • Şehrin sonradan çok ünlü olması – Bu olayı fark etmek zamanımı aldı gerçi. Ama bir yerde araba kız, Lightning McQueen‘e (ki bir erkeğin isminde “queen” olması da ayrı bir acayiplik) şehrin eskiden çok işlek bir yer olduğunu, otoyol yapıldığında şehrin unutulduğunu falan anlattığında “Ahanda filmin sonunda şehir eski ününe kavuşacak.” diyorsunuz. Evet, “ahanda” sözcüğünü de kullanıyorsunuz.
  • LmQ’nin imana gelmesi – Bunu neden yazdığımı, yazıyı yazmaya başladığımdan beri anlamaya çalışıyordum, yeni çözdüm: Arkadaşlık kavramını, aşk kavramını vesaire öğreniyor, o anlamda. Yoksa hidayete ermiyor, ehehe.

Film, dediğim gibi, çocuklara göre. Yalnız harika bir animasyon teknolojisi var, arabalar karikatürize edilmişse de inanılmaz gerçekçi. Ha, bir başka kötü yan da çok fazla ırk/millet kalıbı kullanılmış olması. Sırf sesten kimin Meksika‘lı, kimin zenci, kimin İtalyan, kimin Texas‘lı, kimin ney olduğunu rahatça anlıyorsunuz.

Her şeye rağmen pek eğlenceli bir film ve tekrarlıyorum, bu kadar zaman beklediğim için çok kızdım kendime. Siz de izleyin.

9 Yorum

Ölüm Savaşçısı (1984)

Bu sefer farklı bir şey yapacağım ve filmin yorumunu, filmi izlerken yazacağım :). Böyle muhteşem bir filme de bu yakışır zaten. Maddeleyerek yazacağım, sanırım uzun bir yazı olacak. Buyrun:

  • Ninjalar bıyıklı lan!
  • Kılıçlar, Malkoçoğlu filmlerinde olduğu gibi kartondan yapılmış.
  • Art arda gelen birkaç sahnede ninjalar kim olduğu belirsiz birçok insanı öldürüyor.
  • Cüneyt Arkın‘ı gördüğümüz ilk sahnede adam sevgilisinin göğüslerini sıkarak konuşuyor.
  • Sonraki sahnede uzaklardan apartmanlar gördüğümüz bir arsada sanırım antreman yapan Cüneyt Arkın‘ın karşısına bir ninja çıkıyor – bu bıyıksız. Birlikte bir süre dövüştükten sonra birlikte yan yana zıplamaya başlıyorlar. Bol bol zıpladıktan sonra iki de takla atıp (yine yan yana, yine senkronize) tekrar dövüşmeye başlıyorlar. Sonra ninja Cüneyt Arkın‘ın kılıcını bir tekmeyle elinden uzaklaştırıyor ama Cüneyt Arkın buna da hazırlıklı: Ninjanın kılıç darbelerine artık elle karşılık veriyor! Elli dört saat falan sonra ninjanın da kılıcı düşüyor ve elle dövüşmeye devam ediyorlar. Bir süre sonra kılıçları yerden alıp tekrar dövüşüyorlar falan, uzatmaya gerek yok, sahne yeterince uzun. Kazanan tabii ki Cüneyt abimiz oluyor.
  • Bu bıyıklı ninjaların “Kötülük Vuruşu” diye bir vuruşu varmış.
  • Artık “baba ninja” mıdır nedir, hem bıyıklı hem sakallı bir ninja abi, öğrencilerine yaptığı bir konuşmadan sonra bir taşı beyniyle havaya kaldırıp bir yumrukla metrelerce ileri atıyor ve sonra da taşı (sanırım yine beyniyle) patlatıyor. Öğrenci ninjalar havaya “Niyaaa! Niyaaa!” diye yumruklar atarak seviniyorlar. Ama sonra baba ninja hepsini dövüyor.
  • Amerikalı doktor: “O, doğunun binlerce yıllık öldürme tekniğine sahip. Onunla ancak bir Türk başa çıkabilir!” Tabii Amerikalı da bıyıklı.
  • Baba ninja: “Sizleri korkunç avcılar yaptım. Onu, Ölüm Savaşçısı‘nı avlayacaksınız. Ona ölümmm!”
  • Cüneyt abi: “Bana gülüyorsun değil mi? Heheh, ama seninle evlendikten sonra tabakları yıkayacağımı zannediyorsan, aldanıyorsun.”
  • Cüneyt abinin sevgilisine (göğüslerini sıktığı) bir kuş saldırıyor (büyük ihtimalle ninja eğitimli). Kuşun kafası yok. Evet, ciddi ciddi bir kuşun kafasını koparıp can çekişerek kanat çırparken çekmişler. Bu ne lan?
  • Hah, Cüneyt abinin oynadığı karakterin adı Komiser Murat‘mış. Bunu, filmin 20. dakikasında öğreniyoruz. Bu arada filmin bendeki kopyası 1 saat 13 dakika.
  • Bir adam: “Çok üzgünüm. İstersen vazgeç, gitme.”
    Komiser Murat: “Hayır. Ben bir Türk polisiyim. Görevimi bırakmam, kaçmam, yılmam, korkmam! Öleceksen şerefimle ölürüm.”
    Aynı adam: “Bu görev aşkına sonsuz saygı duyuyorum. Gel seni bir öpeyim.”
    Ve öpüyor, ve uzun süre bakışıyorlar.
  • Baba ninja: “Ölüm geliyor! Ben sizleri ölümsüz yaptım! Gölgeleriniz ruhunuz olacak. Birimiz düşündük mü, hepimiz düşüniciğiz. Birimiz vurduk mu, hepimiz vuruciğiz. Birimiz yaşadık mı, hepimiz yaşıyıciğiz! Birimiz öldük mü, hepimiz öliciğiz!” (Adamın sesi, en sonda bozuluyor ve ördek gibi bir sese dönüşüyor.)
  • Filmin başında ölen adamların kimler olduğunu sonradan anlıyoruz: Komiser Murat‘ın karate kursundan arkadaşlar???
  • Baba ninjanın Komiser Murat‘ı öldürme isteği, Kore Savaşı‘nda Komiser Murat‘ın baba ninjanın hayatını kurtarmasıymış. Yani baba ninja da Türkmüş. Türkçe konuşmasından anlamalıydım, lanet olsun.
  • Bu arada baba ninjanın sesi pek karizmatik. Ördekleştiği yer hariç.
  • Allah aşkına… Kim olduğunu anlamadığımız bir adam şöyle buyuruyor: “Filmciler karateyi sirk eğlencesi haline soktular, bu yüzden ciddiye alınmıyor.” Peki.
  • Aha, kadın ninja gördüm.
  • Komiser Murat az önce bir ninjanın da göğsünü sıktı, sonra öldürdü. N’oluyo lan?
  • Aha, Komiser Murat şimdi de Amerikan polisine ninjalar hakkında brifing veriyor. Bu bende vardı, şimdi yükledim. Buradan indirip dinleyin, n’olur.
  • Amerikan polisini, kurşundan zerre etkilenmeyen bir ninjadan kurtaran Türk polisi Komiser Murat!
  • Komiser Murat, çok güçlü bir Amerikalı tarafından tehdit edildikten sonra motosikletle dolaşmaya çıkıyor. Bir arsada motosikletiyle iki tane daire çizdikten sonra çevresini üstü çıplak adamlar sarıyor.
  • 47 dakika oldu ve ben çok sıkıldım. Daha 26 dakika var.
  • Komiser Murat‘tan da bir “N’evet.” duydum :).
  • Şimdi bir sarmaşık şu güçlü Amerikalının korumalarından ikisini öldürüyor. Boğarak.
  • Oha, üç motosikletli polisin üç motosikletli ninjayla karşılaşmasında bıyıklı ninjalar ciddi ciddi motosikletten atladılar!
  • Filmin büyük kısmında Komiser Murat ve ninjalar havaya doğru boş boş hareketler yapıp, zıplayıp, takla atıyorlar.
  • Filmi kapatmak istiyorum ama 12 dakika falan kaldı, kapatmayayım. Başı ve bir süre sonrası iyiydi ama şimdi uyumak üzereyim.
  • Bir motosiklet sahnesi daha var. Komiser Murat, motosikletli muhafız ninjaları, kendi motosikletinin ön tekerini ölümcül bir silah haline getirerek öldürüyor.
  • 7 dakika var, film bitmek üzere (çok şükür).
  • Komiser Murat‘ın 300 küsur ninjayla uğraştığı bir sahneye geçtik. Şöyle bir sonuç çıkardım: The Matrix üçlemesinin yapımcıları bazı dövüş sahnelerinde bu filmden etkilenmişler.
  • Ses efektlerinde de Street Fighter bu filmden birkaç ses çalmış olabilir.
  • Ve şimdi Komiser Murat‘la baba ninja karşılaştılar.
  • 3 dakika var!
  • Baba ninja çok fena dayak yiyor ama yediği dayaktan zerre etkilenmiyor.
  • Oha, Bruce Lee‘nin filmlerinin müziklerinden birini duydum!
  • 1 dakika 20 saniye…
  • Aha, baba ninja yine bir taşı beyin gücüyle kaldırdı, yumruk atarak Komiser Murat‘a attı. Ama Komiser Murat n’aptı, bir karşı yumrukla taşı baba ninjaya geri attı ve baba ninja’nın kafasında patlattı! Yetmedi, baba ninja alevler içinde yanarken dövmeye devam etti adamcağızı.
  • Ve son. Oh be.
12 Yorum

The Dark Knight (2008)

Açık ara farkla en beğendiğim filmin tanıtımına hoşgeldiniz. Hiç giriş falan yapmadan filmde sevdiğim ve sevmediğim şeyleri bir bir anlatmaya geçiyorum. Yalnız uyarayım, filmi hala izlemediyseniz (yuh size ve) bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemeye ihtiyaç duymayabilirsiniz.

The Joker

Filme gidip de The Joker‘a hasta olmayan yoktur sanıyorum.

Bu karakter, tüm sinema tarihi boyunca gelmiş geçmiş en psikopat ve en korkutucu kötü adam olmuştur sanıyorum – Dünyayı Kurtaran Adam‘da alakasız bir yerde kameranın önünde bağıran canavar maskeli adamlar müstesna elbette. Bakışları, makyajı, saçı, kostümü, gülüşü, yaraları, yalanıp durması ve en önemlisi zihniyetiyle (para için değil, zevk için, kaos yaratmak için kötülük yapmak) The Joker, Heath Ledger sayesinde dünyanın en kötülüksever karakteri olmuştur benim gözümde.

Karakteri canlandıran Heath Ledger, rolünü oynadıktan sonra evinde ölü bulunduğunda haberi pek önemsememiştim fakat filmi izledikten sonra böyle bir değerin yok olduğunu düşünerek gerçekten üzüldüm ve dün gece ciddi ciddi adam için dua ettim. Böylesine bir yetenek artık dünyaya fazla mı görüldü yoksa dünya için tehlikeli olduğuna mı karar verildi bilmiyorum ama, böylesine manyak, böylesine sorunlu bir karakteri yaratmak için 1 ay bir otel odasına kapandığını okuduğum Heath Ledger‘ı daha çok filmde görmek isteyecektik, eğer aramızdan ayrılmış olmasaydı. Yine de iyi yönden bakmaya çalışırsak, adamın kariyerinin zirvesinde yaşamını yitirdiğini düşünebiliriz.

The Joker‘ı bugüne kadar en iyi Jack Nicholson‘ın oynadığını söylerlermiş fakat filmin bir diğer oyuncusu (uşak), İngiltere‘de ömür boyu başarı ödülüne ve sir unvanına layık görülen Michael Caine‘in anlattığına göre Heath Ledger bir sahnede rolünü öylesine iyi oynamış ki, The Joker‘la o sahnede ilk kez karşılaşan Michael Caine, düştüğü dehşetten dolayı repliklerini unutmuş, öylece kalakalmış. (Kaynak)

Otel odasına kapanma meselesini de anlatayım: Heath Ledger, canlandıracağı The Joker karakterine tam anlamıyla bürünebilmek; The Joker karakterinin duruşunu, psikolojisini ve sesini kendine göre biçimlendirmek amacıyla bir otel odasında tek başına 1 ay boyunca kalıyor. Bir günlük tutmaya başlıyor ve bu günlüğe The Joker‘ın ağzından duygu ve düşüncelerini aktarıyor. Karakterin psikopatlığını artırabilmek amaçlı hareketlerini takip edip esinlendiği karakterler de A Clockwork Orange‘ın baş karakteri Alex ve Sex Pistols‘ın ünlü basçısı Sid Vicious. (Kaynak)

Rolüne böylesine itinayla çalışan ve bu sayede de gelmiş geçmiş en başarılı oyunculuklardan birini sergileyen Heath Ledger‘ı tüm oyuncuların örnek almasını diliyorum. Ve herkesin ilk kez aynı tespiti yapıyormuşçasına söylediği şeyi tekrarlıyorum: Bu film bir Batman filmi değil, bir The Joker filmidir. Hatta filmin isminde Batman kelimesinin olmamasının sebebi de bu olabilir.

Senaryo ve Kurgu

Ben bir sinema otoritesi değilim ama sinemaya kişisel bakış açıma göre bir filmi izlerken ilk dikkat ettiğim şey oyunculuk, ikincisiyse senaryo ve kurgudur. Zaten Heath Ledger, Christian Bale, Michael Caine ve Morgan Freeman yeteri kadar sağlam bir kadro. Üstüne bir de bu kadar şaşırtıcı bir senaryo olunca (Filmin yarısını ağzım açık seyrettim ve hatta birkaç sahnede şaşkınlıkla “Hass.ktir!” diye bağıracak gibi oldum.) filmin IMDB‘de bir süre ilk sıraya oturması, neredeyse tüm gişe rekorlarını kırması falan normal karşılanacak şeyler haline geliyor.

Görsellik

Bu da bir filmde dikkat ettiğim üçüncü şeydir. Görsellikten kastım yalnızca görsel efektler değil, bu filmdeki tek görsellik de görsel efektler değil zaten. Batmobile, Batpod, şu Lamborghini marka araba, Batman‘in yeni kıyafeti falan bir yana, gördüğüm en görkemli patlamalardan birini gösterdi bana The Dark Knight: şu Gotham General Hospital‘ın patlama sahnesi.

Ha, bu konuda sevmediğim bir şey de var ama: iyice New York‘a benzemiş bir Gotham. İlk filmde (Batman Begins) en azından birazcık gotiklik mevcuttu, şimdi o da kalmamış. Sırf bu yüzden filmin senaryosunu yazmasına ve bu kadar güzel yönetmesine rağmen Christopher Nolan‘ı silip tam anlamıyla gotik bir yönetmeni, Tim Burton‘ı üçüncü filmde görmeyi isterdim.

Amerika Reklamı

Gördüğüm en Amerikan reklamcısı filmlerden biri bu film. Yok silah Çin malı değil diye dalga geçip “Bir dahaki sefere Amerika malı kullan dostum.” diyen bir Harvey Dent (Bu herife de değineceğim.), iki gemideki suçluların ve vatandaşların birbirlerini patlatmayacak kadar süpersonik bir erdeme sahip olmaları (Ortadoğu‘yu dümdüz etmeye ant içen de Madagaskar‘dı zaten.), yine gemideki vatandaşların oylama yapacak kadar demokrasi aşığı olmaları… Yine de böyle bir bilinçaltı reklamcılığının film keyfimi bozmasına izin vermedim.

Harvey Dent

The Joker ne kadar psikopat bir karakterse, Harvey Dent de o kadar gerizekalı bir karakter, onu gördüm bu filmde. Bu salak karaktere ve karakteri oynamaya çalışan yeteneksize (Aaron Eckhart) birkaç sorum olacak:

  1. Sen kimsin de, Bruca Wayne‘in sevgilisini çalıyorsun ulan?
  2. Filmi izleyene göre on beş dakikada, hikayeye göre en fazla birkaç günde kötü adama nasıl dönüşüyorsun lan? O kadar kısa sürede The Joker‘ın dediklerine kanacak kadar dönmeysen nasıl oldu da savcıyken o kadar temiz kalmayı başardın, bir mafyanın rüşvetini falan almadın?
  3. Senin gözün hiç kurumuyor mu be adam? Bir göz kapağın olmadan o gözü o kadar hengamede nasıl temiz tutuyorsun? (O değil de o yüzün o yarısını nasıl yapmışlar lan? Süper olmuş.)
  4. Kötü adamlar genellikle gerizekalı olmaz. Sen Batman‘in kıyafetine tek kurşun atıp niye gözünü adamdan çekiyorsun? Bilmiyor musun polisin oğlunu kafasından vuracakken Batman de senin beynine beynine vuracak, a beyinsiz?

Önemli: Harvey Dent karakterini, Two-Face‘e dönüşmeye başlayana kadar ben de çok seviyordum. Ama ne zaman ki The Joker‘a inandı, iki dakikada Batman‘i, polis şefini falan satıverdi, o zaman daha bi’ sinirle bakmaya başladım adama.

Sonuç

Bu kadar kötülememe rağmen, en çok haz aldığım, en heyecanla seyrettiğim, en psikopat karakteri gördüğüm, en sevdiğim film oldu The Dark Knight. Yazının başında bir parantezde belirttiğim gibi; filmi izlemediyseniz yuh size. Ben bile bu kadar geç kaldığım için azaptan ölüyordum, siz nasıl yaşıyorsunuz be? Gidin izleyin, sinemada izleyin ama. Bilgisayar başında izlemeyi beklerseniz veya izlerseniz filme yazık olur. Ben ANKAmall‘da, yarım basketbol sahası büyüklüğünde bir ekranda ve arasız (on dakika ara olmadan) izledim. Siz de benzer bir keyif almak için gerekirse şehir dışına çıkın ve bulabileceğiniz en kaliteli sinema salonuna girip bastırın parayı, izleyin. Mısıra, kolaya falan gerek yok, abur cuburun yokluğunu fark etmeyeceksiniz.

11 Yorum

Bana Roaccutane önerdiler

ÖNEMLİ: Bu sayfanın içindeki Roaccutane hakkındaki yazıdan çok, sayfanın altına gelen on binlerce yorumdan faydalanmanızı tavsiye ederim. Roaccutane kullanıcılarının sıklıkla yorum yaptığı bu sayfaya siz de yorumlarınızla katkıda bulunabilir, sormak istediklerinizi sorabilir veya Roaccutane tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz.

Kendimi hastalık hastası olarak bile tanımlayabilirim ama ne yalan söyleyeyim, yan etkilerini gördükçe bu ilaçtan ölesiye korkmaya başladım.

Geçen günlerden 10 tanesinde (normal yoldan söylemem gerekirse, 10 gün boyunca) ufak bir cilt tedavisi gördüm. Sırtımdaki akneler (Evet, iğrenç.) yüzünden 10 gün boyunca her öğlen 12’de ve her gece yine 12’de Tetralet adlı bir haptan, Benzamycin diye bir kremden ve Cleacin isimli bir tonikten aldım. Sonuç falan alamadım ama.

İlaç tedavisinin sonuçlarını (var olmayan sonuçlarını) göstermek üzere bugün tekrar doktora gittim. İlaçların hiçbir işe yaramadığını söyler söylemez “Tamam, Roaccutane tedavisine başlıyoruz.” dedi – sırtıma bile bakmadan. 7 ay boyunca kullanacakmışım, günde iki doz – kaç miligram almam gerektiğini söylemedi. İlacı daha önce hiç duymadığım için “Peki, başlayalım.” dedim ama ilacın imzayla verildiğini söyleyince korktum, oturup doktordan ilacın nasıl bir şey olduğunu anlatmasını istedim. Cildi, özellikle dudakları çok kuruttuğundan bahsetti. Beni bu bile korkutmuştu, biraz daha düşünmek istediğimi söyleyip eve döndüm.

Bunlar öğlen 11 buçuk ile 12 arasında oldu. Şimdi saat 19.10 ve 15-20 dakikadır bu ilacı araştırmak üzere Ekşi Sözlük‘teki ilgili başlığı inceliyorum. İnceliyorum ama 6 sayfanın daha ilkini okuyunca ağlayasım geldi. Yan etkisi yalnızca ciltte kuruma değilmiş, en büyüğü bile değilmiş cilt kuruluğu! Sıralıyorum:

  • AĞIR DEPRESYON!
  • Eklem ağrıları
  • Düzensiz aralıklarla burun kanaması
  • Ciltte, özellikle dudaklarda ve gözlerde kuruma
  • Kolesterolde artış
  • Derinin aşırı hassaslaşması (Örneğin kaşınan yeri sertçe veya uzun süre kaşırsan direkt yara oluyormuş.)
  • Yanak şişmesi
  • Kemik yoğunluğunu azaltması (veya kemiklerdeki delik sayısını artırması)

…falan filan. Bu yan etkilerin çoğu (sanıyorum sadece depresyon ve cilt kuruluğu hariç, onlar prospektüste de yazıyormuş) yalnızca iddia. Ama tecrübeleri anlatan iddialar, bu yönden çok korkutucu.

Şimdi beni düşündüren en önemli yan etki, ağır depresyon. Depresyona (maalesef) meyilli olduğum ve geçmişimde farklı derecelerde depresyonlara girip çıktığım için (Bu depresyonların etkilerini Beyn’de bile görmüşsünüzdür.) bu yan etkinin bende de görüleceğinden çok korkuyorum. Bünyemin depresyonlara dayanıklı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim ve bu yüzden iradeli insanlar gibi “Geliyorum!” diyen bir depresyona göğüs geremem. Cildim kurur: bebe yağı var, dudak kremi var, Bepanthen var. Eklemlerim de ağrıyabilir: Ağrı kesici var, hem az biraz acıya dayanıklıyımdır. Ama depresyona çözüm yok. Var, antidepresan var ama antidepresan kullanmayı da pek istemiyorum; o ilaçlar depresyonun etkilerini minimuma indirmekle kalmıyor, seni bir ota dönüştürebiliyor. Ama tabii depresyonla karşılaşmamak da var; ilacı kullanan herkes depresyona girmiyor (örneğin lisede Roaccutane kullandığını öğrendiğim arkadaşlarımdan biri veya Ekşi Sözlük‘teki o sayfaya yorum yazan insanların bazıları).

Korkmama rağmen, sırtıma her baktığımda gördüğüm benekli cilt (Allah’tan aknelerin içi dolu değil, yalnızca kızarıklık halindeler) bana bu ilacı kullandırır diye düşünüyorum. Yalnızca Magnet Tıp Merkezi‘ndeki doktora değil, başka doktorlara da danışacağım ama “Hekime değil, çekene sor.” atasözümüzü uygulayarak soruyorum: Siz (veya bir tanıdığınız) bu ilacı kullandı mı? Kullandıysanız (kullandılarsa) ne gibi etkileri oldu?

11.626 Yorum

Hancock (2008)

Dikkat: Yazı boyunca filme gitmemiş insanlara pek önem vermedim, o yüzden -çok acayip ayrıntılar vermiş olmasam da- yazıyı okumak istemeyebilirsiniz. Yine de filmi baştan sona bilseniz bile gitmeniz gereken bir film, onu baştan diyeyim. Ben tekrar izlemek isterim mesela.

Superman bir kolunu (yukarı ve) ileri doğru yumruk yapar da öyle uçar, Batman yarasa şekilli pelerinini açar da öyle süzülür, Iron Man iki kolunu yanlarına yapıştırır da öyle fişek misali gider… Hancock hiç kasmıyor abi. Yok elimi nereye koyayım, yok bacağımı şöyle tutayım… Uğraşmıyor, nasılsa her şekilde uçuyor ya, ona yetiyor. Süper.

Kimseyi takmayan ama kötülükle babalar gibi savaşan, yine de savaşma şekliyle (mesela birkaç suçluyu durduracak diye şehirde milyonlarca dolarlık hasar meydana getirdiği için) halk tarafından pek sevilmeyen bir süper kahraman bu Hancock (Will Smith). Daha sonra Ray Embray (Jason Bateman) diye bir adamla tanışıyor da Ray bunu biraz adam etmek istiyor. Sonrası zaten manyak gibi gülmekle geçiyor.

Filmde özellikle beğendiğim birkaç unsur vardı:

  1. Doğallık – “Gerçek hayatta süper kahraman olsa, böyle olurdu arkadaş.” diyesi geliyor insanın. Muhtemelen böyle de olmazdı ama yine de bu da yeterince gerçekçi. Kasmadan uçmalar, zekice planlanmayan dövüşler falan… Bir de görüntü olarak da gerçekçiydi film. İnanılmaz özel efektler vardı mesela. Veya ne bileyim, sabit bir kamera yoktu pek; çoğunlukla el kamerasıyla çekilmiş gibiydi sahneler.
  2. Charlize Teron – Ehehe, öyle valla. Yalnız ilginçtir, filmin belki yarısına kadar tanıyamadım Charlize Theron‘u. Tanıdıktan sonra ayrı bir zevkle izledim filmi.
  3. Will Smith – Ehehe, bu unsur kolayca yanlış anlaşılabilir :). Adamda öyle bir karizma var ki, hayran bırakıyor arkadaş. Birçok okurum, erkek veya kız fark etmez, benimle bu konuda hemfikirdir. Oyunculuğunu da ayrı seviyorum, ilk maddeye sokabileceğim bir doğallığı var. Yani çoğu zenci aktör gibi abartılı komik rollere bürünmüyor. Komik rollere pek bürünmüyor zaten ama büründüğünde de Eddie Murphy gibi Mehmet Ali Erbilvari bir cıvıklığı yok. Öyle.
  4. “Özel yetenekleri olan adam” konsepti – Süper kahramanlar küçüklüğümden beri ilgimi çekmiştir. Superman olsun, Batman olsun, Spider-Man olsun, Hulk olsun, ne bileyim Hellboy falan olsun… Süper kahraman olmak zorunda da değil aslında, özel yeteneği olsun yeter. Yani The 4400 ve Heroes dizileri de beni Spider-Man kadar etkiler.

Yalnız itiraf edeyim, Charlize Theron‘un ön plana çıkmaya başladığı sahneden sonra (Artık o kadarını da söylemeyeyim.) film biraz b.ka sardı gibi oldu. Yani çok güzel başlayan bir film, çok kötü bitti. Hakikaten çok kötü bitti ama, öyle böyle değil. Sanki iki farklı senarist, filmin iki yarısını ayrı ayrı yazmış da ilki çok iyiyken ikinci adam batırmış, sıvamış gibi olmuş.

Her şeye rağmen izlenebilir, çok eğlenceli bir film. Yav, sırf adamın film boyunca uçuşunu, yere inişini falan izleyin, süper. Ay hala kafamda adamın uçuşunu canlandırıyorum, hala manyak gibi gülesim geliyor.

14 Yorum

Yazık size…

Yalnızca ve yalnızca “Bunlar kesin suçludur!” zihniyetiyle yürütülen ve iddianamesi bile daha bugün (Evet, bugün!) hazırlanmış Ergenekon soruşturması kapsamında bugün daha fazla kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, Ankara Ticaret Odası başkanı Sinan Aygün, emekli orgeneral Hurşit Tolon, Türkiye Gençlik Birliği eski genel başkanı Adnan Türkkan, Atatürkçü Düşünce Derneği genel başkanı Şener Eruygur, yazar Erol Mütercimler, Tercüman gazetesi genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi var. Tayyip Erdoğan‘ın eski özel kalem müdürü Turhan Çömez ve emekli tuğgeneral Levent Ersöz de gözaltına alınmak üzere aranıyor. Hepsi de hayali bir terör örgütünün üyesi olarak aranıyor, göz altına alınıyor veya tutuklanıyor.

Nasıl ki sinemaya gittiğimizde öne oturursak filmi izlememiz zorlaşır, görüntüler karmaşık gelir; şu anda olayları olay anında yaşadığımız için kafalar karışık, gözaltına alınanların ve tutuklananların gerçekten suçlu olma ihtimalleri üzerinde duruluyor. Biraz zaman geçsin, her şey tüm çıplaklığıyla sergilenecek.

Sinan Aygün‘ün gözaltına alınırken söylediği bir sözle bitiriyorum yazıyı:

“Atatürk’ü sevmekle suçlanıyorum.”

20 Yorum

Hitch (2005)

Bu film, açık ara farkla izlediğim en iyi romantik komedidir. Nokta.

Normalde yazıyı yukarıdaki cümleyle gerçekten noktalayacaktım ama Beyn’e kısa ve boş yazılar yazmayı bırakalı bir süre oldu :). Açayım biraz: Bu film neden en iyi romantik komedidir?

  1. Çünkü başrolde Will Smith oynuyor. Adamın macera filmlerindeki performansını ikiyle çarpın, üstüne komedi filmlerindeki performansını bir daha ekleyin, bu filmdeki performansını bulun.
  2. Çünkü yardımcı erkek oyuncu da Kevin James. Bu arkadaş da The King of Queens adlı dizideki Doug Heffernan karakterini canlandıran muhteşem komedyen. Onun pek romantik bir rolü yok ama filmin komikliğini tek karaktere yükleyecek olsam Will Smith‘in karakteri yerine bu adamın karakterini seçerdim ben.
  3. Çünkü orijinal bir konusu var, yani diğer romantik komedilerden ayrılacak bir özelliği var. İlişki yaşama konusunda erkeklere gerçek anlamda danışmanlık kursu veren Alex Hitchins karakterinin (Will Smith) ve kızlarla çıkma konusunda son derece başarısız Albert Brennaman karakterinin (Kevin James) hikayesidir bu film.
  4. Çünkü bu filme ihtiyacım var. Bu madde biraz öznel olacak ama olsun: Filmi kaç kere izlediğimi bile unuttum ve bunun tek sebebi, kızlarla çıkma konusundaki cesaretsizliğimi kırma konusunda bir şeyler kapmak. Biliyorum, gerçek hayatta yaşanan bir olay için bir filmden çıkarım yapmak son derece saçma ama işe yarar umuduyla izliyorum işte. En azından özlü sözler ediniyorum, o sözleri düstur edinip hayat bakış açımı değiştirebiliyorum. Hem bu film, filmi son izlediğimde, cesaretsizliğimi kırabilmem konusunda bir açıdan yardımcı olmayı başardı. Valla bak.
  5. Çünkü bu film gerçekçi. Konu ne kadar absürt olursa olsun, birkaç tane “O ne lan?” dediğiniz sahne haricinde (Mesela bir sahnede Eva Mendes “Ne istiyorsun Hitch?” diyordu da Will Smith üç saniye bekleyip “Seni.” diyordu. Romantizmi saçmalıkla harmanlayan bir sahneydi bu.) olayların gerçekten olabileceğine inanıyorsunuz ki bu da filme kendinizi kaptırmanız için bir başka sebep.

Bu beş (tamam be, ilk dört) maddeyi okuyup da hala filmin gerçekten en iyi romantik komedi olduğuna inanmamışsanız, sizi kimse inandıramaz, o kadar da iddialı konuşuyorum. Tabii bu ihtimalde de filmi izleyip kendiniz yorumlamalısınız. Filmin “Anlatılmaz, yaşanır.”lık bir durumu yok ama yine de bir şekilde edinip izlemeniz gereken bir film.

12 Yorum

Şiir denemeleri

İlk kez yapacağım bunu. Isınma turları iki tane gereksiz derecede gülünç şiirden oluşuyor, sonrasında gerçek duygularım ve düşüncelerimi acemice dizelendirmeye çalışmalarım. Bir şiirimde kendi buluşum olan bir tekniği denedim. Bakın bakalım nasıl olmuş. Eleştirmeyi unutmayın.

———-

İçimde var olan nefret
Kanıma karışmış nefret
Sinir bozucu bir müzik gibi rahatsız eden nefret
Bağırarak kurtulacağımı sandığım nefert
Ay yanlış yazdım
Nefret!
Çok sinirliyim lan!

***

Küçücük bir kızın yatağının altındaki canavar
Büyük ihtimalle yok öyle bir şey
Ama belki de var
Canavar…
Halbuki kızın yatağının altında bir dana var!

***

Dünyaya hep kuşbakışı bakmak isterim.
Binlerce metre yüksekten insanlığın çöküşünü izlemek…
Sonra kendimi o yükseklikten aşağı bıraksam…
Yere varana kadar herkes birbirini öldürse de,
Yere vardığımda son ölen insan ben olsam…

***

Ne olurdu sanki benden azıcık hoşlansan?
Ezilsen azıcık önümde, egomu şahlandırsan?
İnan bana, bendeki şey ego da değil aslında,
Rezil olma korkusu, reddedilmenin getireceği utançtan çekinme…
Ne var ki bu korkudan kurtulmam mümkün değil galiba,
Minik bir hareket yap, ondan sonra gerisini getiririm ben, merak etme…

***

Allah bizi bu dünyaya mutlu olmaya göndermedi,
Acıların çocuğu, kadını, adamı olmaya geldik biz buraya.
Sınav dediğin zor olur, biz de sınanıyoruz işte burada!

***

Göğsümün ortasında, akciğerlerimin arasında soyut bir bölge var
Sevinsem, üzülsem, delirsem, o duygu hep orada yaşar
Yalnız senin değil orası, herkeste var, hıyar!

———-

Bitti. Deneme yaptığımı unutmadan, daha önce hiç şiir yazmadığımı göz önünde bulundurarak (Gerçi 2. sınıfta bir şiir yarışması kazanmıştım, deprem zamanında da bir şiirim Özgür Kocaeli‘de çıkmıştı ama onlar ölçülü, uyaklı, çocukça şiirlerdi.) beni şiirden soğutmadan yerden yere vurun beni, rica ediyorum :).

12 Yorum

Bilgisayarsız Çarşamba!

Evet, yarın (teknik olarak bugün) bunu deneyeceğim ve, inanıyorum, başaracağım!

ÖSS çalışmamalarım devam ederken bir zamanlama hatası yapıp burnumun dibine yepyeni bir bilgisayar yerleştirmemin fena halde şımarıkça bir hareket olduğunun farkındayım, ama yine de bu saçma hareketimi yüzüme bir kez daha vurmak isteyen olursa lütfen çekinmesin. Neyse, bu hatamı fark ettikten sonra bir şey daha fark ettim: Bilgisayar başında geçirdiğim süre değişmemişti. Şimdi bunun beni sevindirebilecek bir gerçek olduğunu düşünebiliriz ama DEĞİL, çünkü her gün bilgisayar başında geçirdiğim süre, kronometreyle ölçmüş olmasam da beni bir bilgisayar bağımlısı olarak gösterebilecek bir değer. Evet, açıklamayacağım, avucunuzu yalayın.

İşte bu yüzden yepyeni bir projeye giriştim, adı Bilgisayarsız Çarşamba. Çok yaratıcı bir ad olmadığının farkındayım ama bu başarısızlığımı yüzüme vurmak isteyen olursa vatandaşlıktan çıksın! Öhm… Heyecanlıyım, böyle fevri çıkışlar yaptığım için özür dilerim… KONDANSATÖR! Neyse, bu günün amacı, tahmin edebileceğiniz gibi tamamen bilgisayar ve internetten uzak bir yaşam oluyor. Bu demektir ki yarın (teknik olarak bugün) kesinlikle ve kesinlikle açık bir bilgisayara temas etmeyecek, bilgisayar ve internet hakkında konuşmayacak ve kimseye hiçbir şekilde bu konuda yardım etmeyeceğim.

Bunu başarmak için, irademi maalesef yeterli görmediğimden, bilgisayarın ana güç kablosunu babaanneme vereceğim. Bu kablo benden zamanında zorla alınmıştı (annem ve babam tarafından), ben de bilgisayarı daha yeni yeni tanıyan o halimle o zaman yeni ve gizli bir güç kablosu alıp annemler evde yokken bilgisayarı kurcalamaya devam etmiştim. Bu sefer bu da olmayacak çünkü benden zorla alınmıyor bu kablo; ben kendi ellerimle teslim ediyorum kabloyu. İrademe bu konuda güvenebilirim, Teknosa‘dan yeni bir kablo almak, kendimi kandırmak olur.

Eğer yarın (Teknik olarak bugün beee!) bilgisayardan tamamen uzak bir gün geçirmeyi başarabilirsem, ki yarın yapacaklarımı çoktan sıraladım, bunu her hafta yapmayı düşünüyorum. Bir de eğer yarın başarılı olursam ama ertesi hafta bunu tekrarlamayı unutacaksam (veya unutmuş gibi yapacaksam), bunu hissettiğiniz anda beni e-posta, kısa mesaj vb. bombardımanına tutmanızı istiyorum. İradem pek kuvvetli olmasa da art arda gelen uyarılara karşı ufak bir zaafım da var, sizin sayenizde onu tetikleyebilirim.

Başlıyorum.

7 Yorum

Yepyeni bir bilgisayar!

Tamam, tam olarak bilgisayar değil… ama yepisyeni bir kasam var artık!

Derhal kasanın içeriğine (ve kasaya) geçiyorum:

  • Intel Core2 Duo E8200 (İşlemci)
  • ASUS P5K-SE (Anakart)
  • Palit GeForce 9600GT Sonic (Ekran Kartı)
  • OCZ Reaper 2GB 800 MHz CL4 Heat-Pipe DDR2 Kit (RAM)
  • GlacialPower GP-PS550BP 550W (Güç Kaynağı)
  • Akasa Zen Siyah (Kasa)

Toplam: 950 Dolar (KDV dahil)

Geçen gün aldığım bu parçaları henüz kuramamıştım çünkü bu sisteme yakışacak, 64 bitlik bir işletim sistemi bulmalıydım! Sonra Windows Vista Ultimate‘ı buldum ve bugün akşam boyu işletim sistemini kurmakla ve ayarlarıyla oynamakla meşgul oldum! Birkaç hayal kırıklığı haricinde (Takılan, donan yazılımlar?) her şey iyi gitti ve önceki kasamdaki birçok ayarı buraya aktarmayı başardım. Çok da mutluyum şu anda :).

Şimdi bu mutluluğu bozmak için “Abi şunun yerine şunu alsaydın keşke, daha iyi olurdu.” veya “Oğlum şunu almayacaktın lan, bi’ arkadaşım kullandı onu bok gibi çıktı.” gibi -kelimenin tam anlamıyla- ateşimi söndürecek kişiler çıkacaktır :P. Onlara şimdiden yanıt vereyim: Efendim her parçayı tek tek araştırdım, hakkında yazılmış tüm Türkçe incelemeleri ve bazı İngilizce incelemeleri okudum, forumlarda insanların parçalara olan tepkilerini tek tek ele aldım ve bütçemin el verdiği en muhteşem sistemi yarattım. Gururluyum :). Yeri gelmişken babama ve çalıştığı şirkete de teşekkür edeyim :). Babam ve çalıştığı şirket olmasa bu parçaları asla toplayamazdım. Teşekkürler baba… ve çalıştığın şirket :D.

Yalnız şöyle bir olay var: ÖSS‘ye hazırlanan bir genç olarak bu yeni sistem beni çok zor durumda bırakabilir. Çalışma rutinimi aksatmayacağıma ve zaten tehlikeli bir seviyede olan bilgisayar bağlılığımı etkilemeyeceğine söz veriyorum! Sözümde durabileceğime inanıyorum. Evet evet, duracağım. Evet.

12 Yorum

Uykusuz’un imza günündeydim!

Evet, 2. Ankara Kitap Fuarı içerisindeki Uykusuz dergisinin imza günündeydim ve süper imzalar aldım, harika fotoğraflar çektim :). Anlatayım hemen.

2′yi beş geçe gibi fuara vardım. Kuyruk fena halde uzundu, erken gelip önlerde duracağımı sanıyorken kendimi fuarın dışına, çayıra çimene kadar taşmış bir kuyruğun en arkasında buldum. Mecburen oturdum. Oturur oturmaz da aklıma param olmadığı gerçeği geldi, poster moster alıp imzalatmam gerektiği için ivedilikle kuyruktan çıkıp (tabii öncesinde arkamdaki kızdan yerimi tutmasını rica edip) en yakın Ziraat Bankası‘nı bulmak için Atatürk Kültür Merkezi dışına çıktım – söylemeyi unuttum, fuar AKM‘deydi. En yakın Ziraat Bankası taksiyle 6 lira 59 kuruş uzaklıktaymış, öyle de fazladan bir harcamam oldu.

Sıraya geri döndüğümde çok ufak bir ilerleme vardı. Dergide yapılan duyuruda imzaların 2 buçuktan sonra dağıtılmaya başlanacağını okuduğum için sorun etmedim, sıradan çıkanlar olmuştur da o şekilde ufak bir ilerleme olmuştur diye düşündüm. Yanlış düşünmüşüm. Saatlerce sürecek olan kuyruğun en arkasında, saatte 4-5 metre ilerleme hızıyla bekleyecektim.

Evet efendim, 5 saat 20 dakika boyunca toplamda 15 dakika kadar oturabildim, gerisinde ayaktaydım. Sıkıntıdan ölüyordum ki 5 saat 20 dakikanın uzun bir kesiminde önümdeki, arkamdaki insanlarla bol bol muhabbet ettim.

İlk iki buçuk saat neredeyse muhabbetsiz geçti. Çayırda beklediğimiz zamanlarda yanımıza gelen yaşlı sayılabilecek bir adam biraz önümdeki bir gruba “Bu dergi tam olarak neye muhalif? Bu arada hepiniz varlıklı ailelerin çocuklarına benziyorsunuz.” diye son derece saçma ifadelerle sinirimizi bozdu. Uygun cevaplarla kendisini uzaklara, çok uzaklara (otoparka) gönderdik.

Bir ara çektiğim parayı kullanmak üzere kuyruktan ikinci kez ayrıldım ve Uykusuz‘un ilk on üç sayısını içeren bir cildi ve 3 liralık büyük bir Uykusuz posterini aldım. Sonra geri döndüm kuyruğa.

İki buçuk saat sonrasında önümdeki ve arkamdaki kızlarla bir şekilde muhabbete başladık. Bu arada millet yanımızdan geçerken sürekli kuyruk hakkında yorumlarda bulunuyordu, biz de kafayı yiyorduk. Manyak babanın teki, 8 yaşındaki çocuğuyla beraber yanımızdan geçerken “Sen böyle gereksiz kuyruklara girme, olur mu yavrum?” diye tembih ediyordu çocuğuna. Adama kafa atmamak için zor tuttum kendimi.

Üç saat dolaylarında pişmaniye ikramları falan gelmeye başladı. İkramların geldiği yer de önlerinden geçtiğimiz (daha ziyade önlerinde durduğumuz) yöresel lezzetleri bize sunan yerlerden İzmit‘li olanlardı. Gözümüzün önünde pişmaniye yapınca çok canım çekti, dönerken pişmaniye almaya karar verdim.

Bu arada kaç civarında olduğunu bilmiyorum ama bir ara ellerim çok üşüdü diye yakınımızdaki hazır Türk kahvelerinden bir tane aldım. Evet, Osmanbey diye bir firma hazır Türk kahvesi yapmış. Gayet süper bir şey, Türk kahvesiyle aynı tatta ama telve yok :).

Üç buçuk saat sonrasında kapıya yeni varmıştık daha. Kapının yanındaki ufak kafede 5 dakika kadar oturmak üzere üçüncü kez kuyruktan ayrıldım. 15-20 dakika falan kalırdım da ayıp olmasın diye (bir de orada uyuyakalırım falan diye) geri döndüm kuyruğa.

4. saat civarında muhabbet üst noktalara çıktı, böyle 10-15 kişilik bir grupla bayağı bayağı geyik yapmaya başladık :D. Bir grup insan beni Otisabi‘ye benzetti :D. Bilmeyenler için anlatayım: Otisabi, Uykusuz‘un arka kapağına Yılmaz Aslantürk tarafından çizilen bir karikatür karakteri – açık olmak gerekirse bulduğu kızları mütemadiyen tavlayıp sevişen çapkın bir karakter :D. Tabii karakterin yaptıklarına benzemediğimi ben bile biliyorum, tipim benziyormuş :D.

İmza gününün akşam saat 7′ye kadar olduğu kanısı dolaşıyordu etrafta, bu yüzden bir huzursuzluk hakimdi çünkü artık 4 buçuk saate dayanmıştık ve saat 7′ye on varken biz hala sıradaydık! Anonslar da bu kanıyı doğruladığında kuyruktaki topluluk olarak iyice psikopata bağlayıp bağırdık, alkışla protesto ettik, yuhaladık, “Sekiz! Sekiz!” diye slogan attık falan… Sonra kuyruğun arkalarda kalan kısmını dışarı çıkarttılar, geri kalanını da içeri kapattılar :D. Kuyruğun geri kalanı olarak imza almaya ve fotoğraf çekmeye hak kazanmıştık.

7 buçuk civarında kuyruğun başındaki bendim :). Muzaffer bir edayla tek tek imzalar aldım, fotoğraflar çektim, her yazar ve çizerle ufak ufak muhabbet ettim. Süperdi kısacası :).

Sonra fuarı biraz daha gezdim. Halkın Kurtuluşu Partisi bir stand açmış, oraya gidip adamlarla muhabbet ettim. Yanlış anlamayın, daha partinin adını bile yeni duymuştum; benim istediğim sadece konuşmaktı. Konuştuğum arkadaşla da bu isteğim doğrultusunda sadece ülke sorunları, dünya sorunları ve kapitalizmle emperyalizmin zararları hakkında konuştuk.

Sonra fuardan çıkacktım ki baktım, Uykusuz kadrosu daha yeni dağılıyor :). Resimler falan çekiliyordu, ben de katıldım. Ersin Karabulut, Yiğit Özgür, Oky (Okay Gencer) ve Memo Tembelçizer (Mehmet Çilingir) ile fotoğraf çektirme şansım oldu :). Umut Sarıkaya‘nın keyfi bayağı bi’ kaçmıştı, sorduğumda yanıt bile vermeden gözleme yemeye gitti. Yine de o kadar huysuzluk olur canım, ben de altı saat durmadan imza versem ben de kafayı yerim.

Pişmaniye almayı da unutmadım :). Aldıktan sonra fuardan çıkıp Tandoğan‘a yürüdüm ve metroyla eve döndüm.

Fotoğrafları verecektim di’ mi? Buyrun:

Ek: Bu fotoğraflardan 19 numaralı olanı Uykusuz alıvermiş, 31. sayılarında kullanıvermiş :). Bir not düşüp “Barış Ünver‘den aldık bu fotoğrafı ki kendisinin ne kadar süpersonik bir insan olduğunu tartışmaya gerek yok zaten. Seni çok seviyoruz Barış, muhteşemsin ve aynı zamanda inanılmazsın.” gibi bir şeyler yazmamışlar diye çok kırıldım ama.

27 Yorum

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)
Hakkında yazmaya en çok korktuğum film olacak bu. Yine de film tanıtımlarım arasında en iyi anlattığım, tanıttığım, incelediğim film olacak. Tanıtımlarımda hiç yapmadığım bir olaya girip, yazıyı bölümlere ayıracağım. Çok da mantıklı geldi, ileride izlediğim diğer filmler için de yapmayı düşünebilirim. Neyse.

Birinci Bölüm: Akan yazılar

Bu ilk bölümde filmde emeği geçen, tanıdığım (şahsen değil tabii ki, ismen) kişileri yazacağım. Yönetmenle başlayayım.

Tim Burton: Filmin yönetmeni.

Şimdi bu adamın yönetmenlik konusunda garip bir anlayışı olduğunu, sevmeyenler bile kabul ediyor. Yani sevilen veya sevilmeyen hiçbir zaman adamın stili değil, adamın garip stili.

Adamın yönettiği filmlerden şunları izledim:

  • Yönetmediği ama yapımcılığını üstlendiği The Nightmare Before Christmas (1993)
  • Beetlejuice (1988)
  • Planet of the Apes (2001)
  • Charlie and the Chocolate Factory (2005)
  • Ve tabii ki Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Hepsi, izlediğim tüm filmlerde duymadığım garip bir tür haz verdi bana – Charlie and the Chocolate Factory hariç, o filmi hiç sevmedim. Alttan alttan anlaşılmaz bir şeyler veriyor yani. Adam hakkında yapabileceğim tek yorum bu. Yine de daha fazla bilgi ve fikir sahibi olmak adına adamın filmlerini izleyip hakkında kısa bir araştırma yapmayı isterim. Bu konuda ilk yapacağım şey Sleepy Hollow‘u izlemek olacak mesela.

Johnny Depp: Filmin başrol oyuncularından – esas adam, Sweeney Todd.

Adamın doğuştan gelen -eğitim almamış zira- oyunculuk yeteneği, her türlü kılığa girebilmesine imkan veren değişken tipi (Charlie and the Chocolate Factory‘deki tipini, Pirates of the Caribbean serisindeki tipini ve bu filmdeki tipini karşılaştırın, demek istediğimi anlayacaksınız.), şimdi bir de üstüne gelen türkü çığırma yeteneği… Adam her şeyiyle saygı duyulası bir oyuncu, yine de Oscar‘sız bir adamcağız. Eh, bayanların tarafından bakarsak da çok yakışıklı imiş (Yalan, en fazla tipleri yakışıklıdır, hehe.).
Filmdeki rolü, her zamanki gibi üstüne cuk oturmuş.

Helena Bonham Carter: Filmin başrol oyuncularından – esas kız gibi ama değil, Mrs. Lovett.

Bu kadına Fight Club‘dan beri hastayım. Ne var ki, kapılmış. Hem de Tim Burton tarafından! Evli değiller, ama domestic partnership denilen bir kavram boyutunda birlikte yaşıyorlar. Hatta iki çocukları falan da varmış, beni ilgilendirmez, neyse. Bacımdır. Hastasıyım ama bacımdır, böyle de çelişkili hisler besliyorum kendisine karşı.

Oyunculuğu şahanedir, zaten sadece iki rolde izledim: Bu filmdeki Mrs. Lovett rolünde ve Fight Club‘daki Marla Singerrolünde. Gerçi Planet of the Apes‘te de oynamış ama o filmi iyi hatırlayamadığım için oradaki rolü hakkında bir yorum yapmam abes olur. Salaş görünümü şahane, ama IMDb sayfasına konulan resmi berbat. Eğer gerçek hayatta böyleyse vazgeçerim, sevmem lan ben bu kadını. Ehehe.

Alan Rickman: Filmin yardımcı oyuncularından – Judge Turpin.

Bu adamı daha geçen gün de, Perfume‘da izlemiş, hatta kendisinden bahsetmiştim. Tekrarlayayım: Harry Potter filmlerinde Snape karakterini canlandıran adam bu adam. Çok iyi kötü adam rolü yapar ama Perfume‘da görebileceğimiz üzere iyi adam rolü de yapabilir. Yine de kötü adam rolünü daha iyi yapar.

Timothy Spall: Bu adamı da Harry Potter filmlerinden tanıyabiliriz. Bu adam da çok iyi kötü adam yalakası rolü yapıyor. Dalga geçmiyorum, Harry Potter filmlerinde de öyle, burada da öyle, eminim başka filmlerde de öyledir.

İkinci Bölüm: Filmin geneli hakkındaki yorumlarım

Listelemezsem çatlarım. Spoiler niteliğinde ifadeler içerebilir. Buyrun:

  • Ben karanlık renk paletlerinin adamıymışım, onu anladım. Koyu kırmızı, açık gri, koyu gri, koyu ve soluk mavi, siyah, gümüş… Filmdeki renklere baktıkça kendimden geçtim yeminle.
  • Kanı sevmedim. Yani kanı genel olarak sevmediğimden değil, kanın yapaylığından hiç hoşlanmadım. Bilerek mi yapıldı bilmiyorum ama gerçekçi kan görebilseydim çok daha fazla zevk alacaktım filmden.
  • Londra‘ya giriş sahnesinde, kameranın (sanal kameranın diyelim) Fleet Sokağı‘na kadar hızlıca dolaşması, bence filmin en güzel sahnesiydi. Ayrıca bu sahnedeki hız ve müzik bana Beetlejuice‘u hatırlattı.
  • Küçük çocuktan (Ed Sanders) önce tiksindim (sesinden ve oyunculuk konusundaki yeteneksizliğinden ötürü), şimdi de çok sevmiyorum ama dinleyebiliyorum.
  • Dinleyebiliyorum zira filmin müziklerini indirdim, iki gündür 15 kere hatmetmişimdir tüm albümü.
  • Signor Adolfo Pirelli‘ye (Borat ve Ali G olarak da karşımıza çıkan Sacha Baron Cohen) herkes gibi çok güldüm. Sonradan psikopat bir şekilde ikinci kez karşımıza çıkınca da çok şaşırdım. İyi ki öldü. Ehehe.
  • Alan Rickman‘ı giderek daha da çok sevdim bu filmde. Tam bir kötü adam adamı bu be.
  • Anthony Hope rolündeki Jamie Campbell Bower‘ın sesinden önce tiksindim, şimdi parçalar arasında en çok dinlediğim parça Johanna. Ama kızı ilk gördüğü sahnede söylediği Johanna değil, Sweeney Todd‘un Judge Turpin‘i öldürememesine sebep olduktan bir süre sonra Johnny Depp ile birlikte söylediği Johanna.
  • Johanna denen kıza da (Jayne Wisener) aşık olduğumu belirtmek isterim. Çok aşırı bir güzelliği yok ama melek gibi bir sesi var. Hatta utanmadan söyleyebilirim ki; filmdeki en güzel sesli oyuncu. Üstelik oyunculuk konusundaki ilk tecrübesi bu film. Pardon, bir de müzikalde oynamış. Bu arada kızın güzelliğini merak edenleri şuraya alalım. Ana bana bunu al.
  • Johnny Depp‘in sesi o kadar güzel değilmiş ama yine de güzel. Ben bu kadar yetenekli bir adamdan daha iyi bir ses bekliyordum, olmadı. Problem değil. Devam et.
  • Helena Bonham Carter‘ın sesini hiç beğenmedim. Belki notaları doğru çıkardı ama güzel çıkarmadı. Sesi bazen çok rahatsız edici şekilde çıkıyordu.
  • Johnny Depp, profesyonel Türk berber Kamil Öztürk diye bir adamdan iki günlük hızlandırılmış ustura kullanma kursu almış. Adamın Johnny Depp‘e ders verilmesinden önce Johnny Depp, adamı test etmek için tıraş ettirmiş sakallarını. Tıraştan sonra çok etkilenmiş. Ama Kamil Öztürk, Johnny Depp‘i beğenmemiş pek :D.

Üçüncü Bölüm: Müzikal

Bu bölümde de spoiler niteliği taşıyan cümlelere rastlayabilirsiniz.

Bi’ kere çok iyi bir müzikal değil bu. The Phantom of the Opera çok iyi bir müzikaldir mesela – en azından benim zevkime göre. Ama çok değişik bir müzikal. Şöyle anlatayım: Müzikallerde genellikle karakterler sevgi ile coşup veya korku ile koşup şarkılar, türküler söyler. Bu müzikalde karısına tecavüz eden yargıcı öldürmeye çalışıp, öldüremeyip deliren adamın seri katilliğe adım atarken söylediği bir şarkı var: Epiphany.

Film bir müzikal uyarlaması bu arada. Bunu bilmeyen ve filmin başında çıkan kocaman yazıları okumayan gerizekalı Ekşi Sözlük yazarları “Keşke müzikal olmasaydı.” veya “Tim Burton‘ın diğer müzikali olan The Nightmare Before Christmas daha iyiydi.” tarzındaki, içinden dışına embesillik fışkıran yorumlar yapmışlar. Helal olsun diyoruz.

Müzikal hakkında bilgi vereyim. İlk kez 1 Mart 1979 tarihinde oynanmış bir Broadway müzikali. Tony Ödülü varmış bir tane de. Müzikalin çıkış şekli çok ilginç. Birçok kaynaktan birleştirdiğim ve edindiğim bilgi şu: Stephen Sondheim denen bir adam, Christopher Bond diye bir adamın oyununa (Sweeney Todd) dayanan Hugh Wheeler denen adamın kitabından yola çıkarak bu müzikali ve bestelerini yaratmış. Tim Burton‘ı da eklersek şöyle bir cümle ortaya çıkıyor:

Film; Christopher Bond‘un bir oyununa dayanan, Hugh Wheeler‘a ait bir kitaptan yola çıkarak oluşturulmuş, Stephen Sondheim‘ın yarattığı bir müzikalin Tim Burton tarafından sinemaya uyarlanmış hali.

Çüş. Kafa karıştırmaması açısından şu bilgiyle yetinmek de uygun sanırım: Müzikal Stephen Sondheim‘a ait, Tim Burton da bunu sinemaya uyarlamış.

Dördüncü Bölüm: Gerçek Sweeney Todd

1800 ortalarında yaşamış bir seri katil bu adam. Tam olarak nasıl seri katil olduğu bilinmese de, filmde gördüğünüz şeylerden bazıları bu efsaneyle (Evet, bu kişinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı da bilinmiyor.) kesişiyor.

Kurbanlarının boğazlarını kesmesi, bir düzenekle bodrum katındaki bir yere atması, Bayan Lovett‘ın da varlığı, Bayan Lovett‘ın etli pidelerine bu insanları atması falan… Gerçekten yaşanmış olması muhtemel bu olayları ve adamı filmin dışında düşününce mideniz kalkıyor.

Beşinci Bölüm: Kaynakça

O kadar hayvani bir yazı hazırladık, kaynakları da belirtelim, di’ mi?

Yoruldum be. Yazının sonuna kadar geldiyseniz tebrik ederim sizi.

9 Yorum

Organize İşler (2005)

Organize İşler (2005)

Direkt konuya girmek istiyorum: Şimdi BKM‘ye saygım sonsuz, harika oyuncular, İstanbul‘umuzu falan da süper tanıtmışlar da ben bu filmi izledikçe suçlulara karşı bir sempati besliyorum :).

Yani normalde kapkaççı dediğin hamile kadını araba arkasında sürükleyen kapkaççıdır; hırsız dediğin belki memurun bir yıllık maaşının muadili şeyler çalar memurdan; araba hırsızı dediğin adamı borç batağına öyle bir saplar ki mafyasız kurtulmak yıllarını alır; mafya dediğin bildiğin adam öldüren orospu çocuklarıdır falan… Bu filmdeki araba hırsızı son derece profesyonel bir biçimde ve komiğimsi hareketlerle arabaları lüpletiyor; mafya babası Cem Yılmaz olunca ne kadar ciddi oynarsa oynasın adrenalin demek isteyip ardinal deyince ayrı, plazma televizyon aldığını her fırsatta vurgulama amaçlı kro bir zihniyetle “Git plazma izle.” deyince ayrı kopuyoruz. Olmuyor abi, alışık değilim ben eğlenceli hırsızlara.

Yukarıdaki paragrafın son cümlesi külliyen yalan. Hem alışığım, hem de seviyorum ben filmlerdeki eğlenceli ve komik ve aptal suçluları. Red Kit‘ten tut Evde Tek Başına‘ya, Ocean’s 11 ve 12 ve 13 filmlerine dayanan süpersonik bir komik & eğlenceli & aptal suçlu arşivim var beynimde. Bu yüzden yukarıdaki paragrafı geri almam gerekmese de iddiamı geri alıyorum: Filmlerdeki komik & eğlenceli & aptal suçluları gerçek hayattaki suçlulardan ayrı bir dünyada düşünmemiz lazım.

Film süper bu arada, onu demeyi unuttum. Dediğim gibi BKM oyuncularının (ve bu filmde ona katılanların) hepsi çok güzel, film müzikleri ayrıca tavsiye edilesi, hikaye ise biraz “Abi elin adamı Ocean’s 11 yapıyo’ biz de yapak?” gibi dursa da elin adamının filmiyle alakası yok, taklit falan da değil ve korkunç komik. Zaten BKM’nin herhangi bir yapımına komik demeyenin alnınıgarışlarım.

1 Yorum

Sodyum Asetat tecrübem

Sodyum Asetat tecrübem

[gom id=”DPjDO7IlXKI”]

Bu olay süper bir olay, öncelikle onu belirteyim. Ama en ufak hatanızda mutfağı, ikinci bir hatanızda ise sizi yakabilir. Beni yaktı en azından.

Sıcak buz diye dalga geçilebilen bu bileşiğin (CH3COONa) bir örneğini yukarıdaki videoda görebilirsiniz. Diğer örneği de şu son zamanlarda duymuş olabileceğiniz sihirli ısıtıcılar diyebiliriz. Bu sihirli ısıtıcılar sayesinde tek çıtlatmayla on beş saniyede 55 dereceye varan bir sıcaklığa sahip bir şeyimiz oluyor. Anlatayım.

Şöyle işliyor: Suda çözünen sodyum asetat ufak bir aktivasyon enerjisiyle, yani ufacık bir ısı yükselmesiyle katılaşıyor ve tepkime ekzotermik bir tepkime olduğu için ısı veriyor. Bu ısı enerjisi, sihirli ısıtıcıların 55 dereceye varan bir sıcaklığı 1 saate yakın bir süre boyunca (azalarak) vermesini sağlıyor.

Bendeki sihirli ısıtıcı şuydu:

[gom id=”CnH3w_B3vgo”]

Evet, tahmin edebileceğiniz gibi bir Sevgililer Günü hediyesiydi :). Vereceğim kişiye veremeyince ben kullanmaya devam ettim – zaten cillop gibi alet, atsa mıydım?

Neyse efendim, sihirli ısıtıcı da şöyle işliyor: İçindeki ufak metal parçasını çıtlatmamız (Biraz bükümlü bir yapıya sahip olduğu için metal iki taraflı olarak çıtlatılabiliyor.), bahsettiğim aktivasyon enerjisini açığa çıkarıyor ve on beş saniye içerisinde bütün jel yarı katı hale geçip 55 dereceye yakın bir sıcaklığa ulaşıyor. Elinizle tuttuğunuzda biraz yakıyor haliyle, ama korkunç bir sıcaklık değil; tam kıvamında ısınmış bir kalorifer gibi oluyor. Yarım saat ile kırk beş dakika boyunca içinde tepkimeler gerçekleşen bu ısıtıcı daha sonra tamamen katılaşıyor ve soğumaya başlıyor. Bir saat kadar şahane bir işlevi var yani. İşlevi kalmayınca da tekrardan sıvılaştırmak ve sonradan aynı prosedürü takip edip tekrar kullanabilmek için bu ısıtıcıyı kaynatmanız gerekiyor – 15 dakikadan uzun süre kaynatmanız gerekiyor, eğer ocakta unutursanız bu yazının iki paragraf sonrasını yaşarsınız. Kaynadıktan sonra da kaynattığınız suyun içinde soğumaya bırakıyorsunuz, soğuduğunda ise eski haline dönmüş oluyor.

Peki ben n’aptım da yandım? Anlatayım.

Organize İşler‘i izlemeye başlamıştım, arada da daha önceden kullandığım için katılaşan sihirli ısıtıcımı bir tencerenin ve tenceredeki suyun içine koyup kaynatmaya başladım. Filme daldım, sonra burnuma gelen turşumsu bir koku kafama dank diye çarpınca içeri koşup resmen yoğun bir sis kıvamına gelen dumanı gördüm. Hemen ocağın altını kapatıp önüme gelen kapı-pencere ne varsa açtım. Daha sonra hala duman çıkarmaya devam eden tencerenin içine bir bardak su dökme gafletinde bulundum.

O andan sonra beni birkaç saniye boyunca Allah korudu diyebilirim. Feci bir patlama sesiyle elimin muhtelif yerlerine ve tencerenin (bana göre) sağ tarafına sıçradı bütün şeyler. Hayatımdan üç dört yıl gidedursun, o patlamanın ocağın (bana göre) sağına değil de benim yüzüme doğru patlamamasını hala bir mucize olarak nitelendiriyorum. Dumandan benim de, babaannemin de etkilenmemesi ise Allah’ın bir başka hikmeti olsa gerek.

Yalnız şunu söyleyeyim, yanlış anlamadıysam (Kimya mühendisi adayı Buket‘e falan da sordum çünkü, anlattı.) bu olayın sodyum asetatla bir ilgisi yok, sihirli ısıtıcıda jelin içerisinde bulunduğu plastik ambalaj sebep oldu sanırım patlamaya. Aynı şekilde elimdeki yanmalara da sebep olan şey bu tuz değil (Evet, bunun bir tuz olduğunu söylemeyi unuttum: Asetik asit ile sodyum karbonatın tepkimesi sonucunda oluşur bu tuz.), yanmaların sebebi yalnızca elime gelen maddenin (Madde diyorum çünkü plastikle sodyum asetatın karışımı gibi sanırım.) korkunç bir sıcaklıkta olması.

Sonuç olarak, tek cümlede tek mesaj vermem gerekirse şunu derim: Bu sihirli ısıtıcılar şahane şeyler ama aman diyeyim ocakta unutmayın.

30 Yorum

Perfume: The Story of a Murderer (2006)

Perfume: The Story of a Murderer (2006)

Abi ben hayatımda bir şeytanı bu kadar iyi oynayan bir oyuncu daha görmedim. Nokta.

Önce oyunculardan başlamak istiyorum. Oyuncuların çoğu hiç tanınmamış kişiler. Yani bi’ Dustin Hoffman var (Rainman‘deki Raymond en tanınmış rolüdür sanırım.), bir de Alan Rickman var (Bu amcanın en tanınmış rolü de Harry Potter filmlerindeki Snape rolü olmalı.), o kadar. Gerisi tanınmamış oyuncular. Başroldeki şeytanın gerçek ismi Ben Whishaw örneğin.

Film, I Am Legend gibi bir kitabın filme uyarlaması. Dolayısıyla hikaye muhteşem. Önyargılı konuşup “Kitaptan uyarlama filmlerin hepsinin hikayesi harika ötesidir.” dediğimi düşünüyorsanız haklısınız; çünkü bir kitabın film olması, o kitabın film olacak kadar iyi olduğunu gösterir. Kitap iyi olursa hikayesi de haliyle iyi olacaktır. İstisna gösterene de saygı duyarım çünkü son derece desteksiz bir önyargı benimkisi.

Filmde olağandışı bir koklama yeteneği bulunan bir insanın doğumundan intiharına kadar olan yaşamının tümü anlatılıyor. Doğumundan hemen sonra bile etrafı koklamaya başlayan Jean-Baptiste Grenouille, büyüdükçe iyice psikopatlaşır, kokladığı her şeyi kafasında tutar da tutar.

İçine kapanık bir çocukluk geçirdikten sonra tabakhaneye kölemsi bir işçi olarak satılır Jean-Baptiste. Jean-Baptiste‘i satan kadın dönüş yolunda öldürülür. Aynı şekilde Jean-Baptiste‘i Giuseppe Baldini‘ye satan adam da öldürülüverir. Daha sonra Jean-Baptiste‘in hayat akışını değiştiren üçüncü kişi olan Baldini de ölür. Böyle de manyak bir lanet söz konusu. Filmin en sevdiğim özelliklerinden biriydi bu.

Jean-Baptiste‘in tek amacı, her şeyin kokusundan parfüm yapabilmektir. Buna, yanlışlıkla öldürdükten sonra kokusunu kaybeden bir kadın sebep olmuştur.

Çok bölük pörçük anlattığımın farkındayım, kafam çok bulanık, hemen uyumam lazım aslında.

Film güzel. Filmdeki tüm kadınlar güzel – en azından öldürülenlerin hepsi güzel. Film müzikleri güzel değil, harika. Oyuncular şahane. Daha ne lan, koşun izleyin yani.

5 Yorum

Superbad (2007)

Superbad (2007)

Şimdi şöyle bir olay var: The 40 Year Old Virgin‘in yazarı Judd Apatow, Knocked Up‘ı da yazmıştı. İki filmde de Seth Rogen farkı rollerde oynamıştı. Bu sefer de Superbad‘de başka bir rolde oynayan Seth Rogen, aynı zamanda filmin iki yazarından biri. Bir de Knocked Up‘taki bir başka oyuncu olan Bill Hader, Seth Rogen‘ın rol arkadaşı.

Yalnız bu bahsettiğim iki kişi, posterde gördüğünüz iki çocuk değil. Filmin yardımcı rollerindeki iki polis. Bu iki çocuğun şişman olanı Seth karakterini Jonah Hill canlandırıyor. Jonah Hill de Seth Rogen gibi üç filmde de oynadı, ama diğer iki filmde ufak figüran rolleri vardı sadece. Sağdaki muhteşem insan Michael Cera‘yı da (Evan) Arrested Development dizisinden tanıyoruz – zaten muhteşemliği de hem dizideki, hem de filmdeki doğallığına rağmen yarıcılığından dolayı geliyor. Adam rol yapmıyor gibi lan!

Bir de bahsetmek istediğim iki karakter daha var: Martha MacIsaac ve Emma Stone. Martha MacIsaac kadar şirin, tatlı bir bayan oyuncu daha görmedim fakat kızın 1984 doğumlu olduğunu duyunca çok şaşırdım. Emma Stone ise soyadını tam anlamıyla yaşıyor: Kız daş gibi, daş. Bu han’fendinin Martha MacIsaac‘ten daha büyük gözükmesine rağmen ondan 4 yaş küçük, bendense sadece 19 gün büyük olması ise beni daha büyük bir hayrete düşürdü.

Karakterleri tanıdık (Ne gerek vardı ki?), filme gelelim: Film, aşırı bağlantılı olduğu diğer iki film olan The 40 Year Old Virgin ve Knocked Up kadar başarılı, onlar kadar komik. Öyle ki, 5-10 dakikadır düşünmeme rağmen üç film arasında bir sıralama yapamadım.

(Ara not: Yazının bundan sonraki kısmı yüzünden filme gitmenize gerek kalmayabilir. Filmi, önceden bildiklerinizle seyretmek istiyorsanız yazının geri kalanını okumamanızı tavsiye ederim.)

Filmin konusu, filme biraz önyargıyla yaklaşmanıza sebep olabilir: Lise bitmeden sevişme ihtiyacı yüzünden taklalar atan gençler. American Pie‘ın ilk filminin de konusu bu olduğu için sadece filmin konusunu duyan “Amaaan, American Pie kopyası bu, ne gerek var?” diyebilir. Veya bu tarz filmleri komik bulmayan kişiler filmi izlemek istemeyebilir. Ama inanın filmin büyük bölümünde cinselliğin esamesi okunmuyor. Okunduğunda da fena okunuyor gerçi ama olsun. Şöyle bir örnek vereyim mesela: Şişmanın çük çizme hastalığı sahneleri ve bir markette baktıkları pornografik derginin kapağındaki üstü çıplak kız haricinde cinsel organ gözükmüyor. Ha, konuşuluyor mu, konuşuluyor tabii.

Gelelim benim konuşmayı en çok sevdiğim ama hakkında konuşmayı en az becerebildiğim bölüme: senaryo. Efendim, filmin konusunu anlattım ama senaryo, filmin konusunun Lise bitmeden sevişme ihtiyacı bölümünden ziyade atılan taklalar üzerine kurulu. Bahsettiğim taklalar da genellikle bu lise bitmeden sevişme amacından uzak taklalar ama dolaylı yoldan bu amaca hizmet ediyorlar. Örnek vermem gerekirse, filmin büyük kısmı, hatta neredeyse tamamı, bu iki çocuğun, o iki kızın kendilerinden istedikleri içkileri almaya çalışmalarının maceralarıyla geçiyor. Tabii amaç belli: kızları sarhoş edip yatağa atmak. Bunu, şişmanın bir cümlesi daha iyi açıklıyor:

Kızlar bazen “Öf ya, dün gece o kadar sarhoştum ki, o adamla sevişmemeliydim!” der ya; işte biz o hata olabiliriz!

Bunu çok güzel bir olaymış gibi söylediğinde daha komik oluyor tabii.

Filmde üçüncü bir adam daha var: Fogell (Christopher Mintz-Plasse). Son zamanlarda gördüğüm en komik çocuk. Benden altı-yedi ay küçük (20 Haziran 1989) olmasına rağmen ortaokul çocuklarına daha çok benziyor. Bu adamın da Michael Cera kadar doğal bir oyunculuğu var, çok güldürüyor. Biraz ifadesiz bir yüzü ve rol yapamaz gibi görünen bir yapısı olmasına karşın filmin en iyi oyuncularından biri. Şişmandan daha iyi oynuyor en azından. Şişmanı sevmedim ben.

Seth Rogen ve Bill Hader‘a döneyim. Adamlar filmin bir yerinde iki salak polis olarak giriyorlar ve filmin geri kalanında hikayeyi ikiye bölüyorlar: Bir sahnede şişman ve arkadaşı acayip acayip maceralar yaşarken diğer sahnede bu iki polis ve Fogell çok daha acayip maceralar yaşıyorlar. Bu cümlemden de anlıyoruz ki yazı uzadıkça benim anlatımım boka sarıyor.

Fazla uzatmayayım: Bulun, izleyin. Hatta The 40 Year Old Virgin‘le Knocked Up‘ı da izlemediyseniz onları da bulun, izleyin.

Bu arada ilk paragrafı niye ilk paragraf yapmışım ki lan?

6 Yorum

I Am Legend (2007)


I Am Legend (2007)

Bu film hakkında çok karmaşık hisler besliyorum. Bu yazımda da bu hislerimi yazacağım. Eğer filmi izlemediyseniz yazıyı okumayın.

En başta hiçbir şey anlamamıştım. Film hakkında fikir sahibi olmaya çalışıyordum. Israrla filmin ne konusunu okudum, ne fragmanını gördüm, ne de başka bir bilgi aldım. Hatta filmin, bir roman uyarlaması olduğunu bile bilmiyordum. Neyse, filmi ilk birkaç dakika boyunca anlayamadım. Daha sonradan geyikler falan çıkmaya başlayınca, adamın rüya veya halisünasyon gördüğünü, sahnenin bir hayal dünyasında geçtiğini falan sandım. Zaten şehir de bomboştu (Sonradan bu şehrin New York olduğunu anladım. Şehrin New York olduğunu şıp diye anlayanlar dans ederek benimle dalga geçebilirler.) ve giderek otlarla falan kaplanıyordu, bu yüzden bu düşüncemi bir süre aklımda tuttum. Sonra olayı kavrayınca çok güldüm kendime.

Bu filmde dikkat edilesi üç muhteşem olay var:

  1. Will Smith‘in harika oyunculuğu, yalnızlık hissini ne kadar iyi verdiği,
  2. Hikayenin tutarlılık açısından ne kadar başarılı ve karmaşıklık açısından ne kadar şaşırtıcı olduğu,
  3. Yönetmenin “Oha!” dedirtecek zekası.

Her şeyi bilen ve klişe laflar kullanmayı çok seven bir sinema eleştirmeni gibi konuştuğumun farkındayım, ama özellikle son maddede o yönetmenin zekası klişesini kullanmadan düşüncelerimi anlatamayacaktım. Hayatımda ilk kez ışığın, kamera açılarının filmi ne kadar güzelleştirdiğinin tam anlamıyla farkına vardım. Daha önceki film tanıtımlarımda “Işık süper kullanılmış.” veya “Çekimler adeta büyüleyici açılarla yapılmış.” gibi salak cümleler kurmuşumdur kesin, ama bu sefer ciddiyim arkadaş.

Will Smith‘in oyunculuğunu zaten çok uzun zamandan beri dünya alem beğeniyor, ben de -çok affedersiniz- hastayım adamın oyunculuğuna (Biraz eşcinsel bir cümle oldu bu sanırım.). Bu filmde Will Smith, izlediğim diğer filmlerindekinden (Wild Wild West, MIB, efendime söyleyeyim I, Robot falan) farklı olarak maceracı ve komik bir adam rolüne bürünmemiş. Üç yıldır yalnız yaşayan, hafiften kafayı sıyırmaya başlamış bir askeri canlandırmış; o kadar iyi canlandırmış ki yüzünün her noktasında rolünün gerektirdiği duyguları yansıtmayı başarmış. Allah’ım gene klişe kullandım!

Yalnız filmin üç de boktan olayı var:

  1. Şu rüyada geçmişi anlatma olayı çok gıcık ediyor beni. Kitapta yer alıp almadığını bilmiyorum ama artık Hollywood filmlerinde adam gibi düşüncelerini bize anlatan, karakterin dış sesini istiyorum. Geçmişte yaşadıklarını günlük yazarak veya rüya görerek değil de, “Üç yıl önce böyle böyle oldu, çok fenaydı lan o günler.” diye anlatan karakterler istiyorum.
  2. Film zart diye bitiyor. Sanırım filmi izleyen herkes bu konuda hemfikir. Yani adam ölmeye yakınken filmin sonlara doğru yaklaşıp yaklaşmadığına baktım, “Lan böyle mi bitecek?” dedim. Dışımdan dedim. Valla.
  3. Filmde (ve kitapta) bir Hollywood klasiği olan “Bütün olaylar ABD‘de geçer ve Amerikan kahraman bütün dünyayı kurtarır.” konusu işlenmiş. Gerçi Dünyayı Kurtaran Adam » kahraman bir Türk » Yeşilçam filmi gibi I Am Legend » Amerikan » Hollywood filmi mantığı da yadırganmaması gereken bir olay ama aynı konuda otuz sekiz trilyon film yapılması, insanı ister istemez rahatsız ediyor biraz.

Her şeye rağmen film şahane. Sırf Will Smith‘in oyunculuğu için gidilesi bir film olmuş. İzleyin. İzleyin dedim.

12 Yorum

Shoot ‘Em Up (2007)

Shoot 'Em Up (2007)

Michael Davis diye bir adam “Lan ne zamandır vurdulu kırdılı ve senaryosuz, bi’ boka benzemeyen bir film çekilmiyor.” demiş kendi kendine ve gaza gelip bu filmi yapmaya kalkmış. Torpil mi bulmuş artık n’apmış ama Clive Owen, Monica Belluci ve Paul Giamatti kişilerini kadroya eklemeyi ve filmi uzun metrajlı olarak çekmeyi başarmış. Çok ciddi söylüyorum bu kadar torpil bulmak bile bir başarıdır ve bu başarısından dolayı Michael‘ı gönülden kutluyorum.

Şu andan itibaren spoiler içerikli bilgi vereceğim ama bizzat ben okumanızı ve filmi izlememenizi istiyorum. Ayrıca komik olmaya çalışıyormuşum gibi gözükebilir ama sadece filmdeki ayrıntıları yazacağım. Hazırsanız buyrun:

Film bir otobüs durağında başlıyor. Hiçbir şeyden habersiz durakta havuç yiyen kahramanımız Smith (Ajan Smith veya buradaki Bay Smith ile karıştırmayın.), önünden hamile bir kadın ve onu vurmaya çalışan bir adam görünce kavga çıkarmaya karar verir ve silahlı adamı yediği havuçla öldürüp kadının bebeğinin kordonunu, kordona ateş ederek keser. Sonra kadın ölür, Smith de bebeği alıp kaçar.

Tanıdığı bir fahişeyle (DonnaMonica Belluci) maceradan maceraya atılacağından habersiz havuç yemeye ve bebeği öldürmek için peşine takılan adamları tek tek kafalarından vurarak öldürmeye devam eden Smith, karşısına çıkan kötü adam Hertz‘i (Paul Giamatti) silahsızken yakalamış olsa bile vurmaz, Hertz konusunda sürekli bir kabızlık içerisindedir. İlginçtir ki sürekli kafalarından vurularak ölen tipler de hiçbir şekilde, hatta Smith‘le aralarında 3-4 metre varken bile bizim kabızı vuramamaktadırlar. Smith de yağ tankerine ateş edip fışkıran yağları sırtına sürerek yerde kayıp adamları kafasından kafasından vurmaya devam eder.

Filmin sonlarına doğru film bitiyor. Filmde toplam 100 adam öldürülmüş. Filmin sonunda Hertz ölüyor ve Smith, fahişeyle aşk yaşar. Muhtemelen evlenirler ve Smith sevaba girer falan işte.

İzlemeyin filmi. Ha, silahlı çatışma sahnelerinin çoğu muhteşem, onlar için izlenebilir ama ben sırf silah sahneleri için 2 saatimi harcadığıma pişmanım. Gerçi sadece silahlı çatışma sahneleri değil, Monica Belluci‘nin göğüsleri ve bacakları da filme renk katmış :). Yine de bilseydim iki saatimi vermezdim filme.

10 Yorum

Türkiye Blog Konferansı '07 tecrübem

Hemen anlatayım madde madde:

  • Gitmeden önce yemek yedim, yemekte saçımın ne kadar dağıldığını fark ettim ve berbere gidip saçımı şekle şemale sokmaya karar verdim.
  • Berbere gittim, adam saçıma resmen jöle sıçtı. “Abi n’olur daha fazla sürme.” dedikçe dayadı jöleyi, Memoli gibi oldum. Sonra bi’ de saç spreyi sıktı saçıma tam oldu.
  • Yıldız Teknik Üniversitesi‘ne vardığımda beni karşılayan kişi Doctus‘tan dostum Ersin (Static) oldu.
  • Oditoryuma gittik, konferans salonuna girdik.
  • Biz geldikten 15 dakika kadar sonra konferans başladı:
    • Açılış konuşmasını Microsoft Türkiye genel müdürü Çağlayan Arkan yaptı. Açılış konuşmasından ziyade uzunca bir reklamdı, blog’larla ilgili (kendi blog’unun reklamı dışında) hiçbir şey konuşmadı.
    • Sonrasında kürsüye Mert Ulaş çıktı, Türk Blog Yazarları‘nın yaratıcısı. Eğlenceli bir konuşma yaptı, özellikle Nike‘ın bir reklamında Beckham’ın kafasının üstüne kendi kafasını yapıştırması süperdi :D.
    • Hemen sonrasında Webrazzi, Blograzzi gibi ünlü oluşumların (sanırım) sahibi Arda Kutsal geldi. Adamda ne karizma varsa artık, ağzımız açık dinledik saloncak. Hakikaten çok iyi bir konuşmacıymış ama, sahneyi falan çok iyi kullandı.
    • Ve işte geldik konferansa gelmemdeki en büyük etmene: Eda Suner vardı efendim bu sefer stüdyoda. Stüdyoda diyorum çünkü yapılan şeyin bir panel olması gerekirken Eda Sultan seyirciye dönerek konuşma zahmetine bile girmeyip, muhatap olarak yalnızca panel moderatörünü aldı ve ağzından çıkan her kelime moderatöre karşıydı, bize değil. Kendisiyle övünüp durması bir yana, bir de Serap Ezgü programındaymış gibi kendisini eleştirenlere defalarca, art arda “Ay canları sağ olsun, ben onları öyle de seviyorum.” tarzı büyüklük bende kalsın beyanatlarıyla olayı hakikaten bir kadın programından farksız hale getirdi. Yanındaki Devletşah Özcan ise gayet başarılı hikayesini anlatıp beğenimizi topladı. Eda Suner olayı öyle saçma bir boyuta getirmiş olmasa çok güzel sorularım vardı, ama stüdyoda gerginlik yaşansın istemedim. Hakikaten öyle ama; çünkü bir de benim sorularıma car car cevap vermeye kalksaydı onunla beraber benim de itibar sıfırlanacaktı. Aslında düşünüyorum da, öyle soruları her ihtimalde sormak saçmalık olacaktı, zaten kendi kendisini rezil etti.
    • Sözde panel‘in ardından yarım saatlik bir ara verildi. Arada Mert Ulaş ile konuştum, sonra yerimize geri döndük Ersin‘le. Dışlanmış hissettim lan kendimi, herkes profesyonel profesyonel takılıyorken ben öyle çılgın gibi seke seke geziyorum falan :D.
    • Sonra Alemşah Öztürk ve Murat Buyurgan‘ın çok güzel iki tane konuşmasını izledik. Özellikle Alemşah Öztürk‘ün konuşması bana göre konferansın en önemli konuşmasıydı.
    • Hemen sonrasında A. Selim Tuncer‘in -biraz uzun olsa da- bir konuşmasını izledik.
    • En sona atlamak istiyorum: Tunç Kılınç, Özgür Alaz ve Cihan Kurt‘un katıldığı bir panel daha vardı. Selim Tuncer‘in konuşması biraz uzun sürdüğünden dolayı bu panel biraz (yarım saat kadar) gecikmeli olarak başladı ama konferansın en eğlenceli kısmıydı. Sebebi ise hiç görmediğim bir rahatlık içerisindeki Tunç Kılınç‘tı. Konuşmanın başında hafiften yadırgasam da, bilgi dağarcığının da kendi gibi geniş olduğunu görüp (ehe) üç kişinin paslaşmasıyla dolu paneli izledim. Hakikaten çok eğlenceliydi.
    • Ve bitti.
  • Evet bitti.

Evet.

2 Yorum

Alarm çalmadan alarmı fark ettim lan!

Çok acayipti. Çok net hatırlamıyorum ama rüyayı görmeye devam ederken rüya bir anda durdu. Bir anki duraklamanın sebebinin, alarm müziği olarak kullandığım müzik (The Phantom of The Opera‘nın film versiyonunun uvertürü) olacağını düşündüm ve bir an süresince daha sakince bekledim. Uvertür çalmaya başlayınca diğer uvertürlü uyanışlarımda olduğu gibi panikle ve içimden çığlıklar atarak değil; içimde küçük bir heyecanla ama sakin bir şekilde, yavaşça kalkıp uvertürü kapadım. Yaptığımı fark edince de şok oldum lan!

1 Yorum

Edebi Mim: Beni en iyi anlatan şiir

Tansu Günay‘dan mim gelmiş, yazayım dedim. Yalnız ben pek şiir insanı değilimdir, yani geniş bir şiir dağarcığım olmadığından dolayı beni en iyi anlatan şiir bile beni pek iyi anlatamayacak :D. Olsun, çok beğendiğim ve içindeki zihniyeti benimsediğim bir Nazım Hikmet şiiri sunayım:

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi meselâ,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani, o derecede, öylesine ki,
Meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut, kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak, yani ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
Yani, beyaz masadan
Bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
Biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
Hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
En son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
Diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
Belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
Yaşımız da elliye yakın,
Daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
Yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

Bu dünya soğuyacak,
Yıldızların arasında bir yıldız,
Hem de en ufacıklarından,
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
Yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
Hattâ bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,
Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
Duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…

Çok güzel lan ama. Ve ciddi ciddi istiyorum ben bu çeşit bir düşünceyle yaşamayı.

Bir de mimi yaymak var, peki. Onurr’a, Yalçın’a ve Barış Atasoy’a yolluyorum.

1 Yorum

IF Performance Hall'daki Cem Adrian konseri!

İki yıldır bıkmadan dinleyip de hiç canlı performansına tanık olamadığım Cem Adrian‘ı bu sefer kaçıramazdım, kaçırmadım da :). Müzik konusundaki etkinliklerin birçoğuna beraber gittiğim aşmış insan Arda ile beraber dün gece If Performance Hall‘daydık. Bu muhteşem geceyi kaçırdığınız için çok pis dalga geçmeyi planlıyorum hepinizle. Fotoğraf falan da çektim, bakıverin bari buradan.

Akşam 9’u çeyrek geçe gibi Kızılay‘daki Dost Kitabevi‘nde Arda‘yla buluştum. Oradan Tunus Caddesi‘ne yol aldık, zira kapılar 10’da açılıyordu. 9 buçuk gibi oraya vardığımızda çoktan dışarısı dolmuştu, biz de bir köşeye oturup beklemeye başladık.

Kapılar açıldıktan sonra içeri girdiğimizde tüm masalar ve oturulacak yerler kapılmıştı, biz de barın önüne geçip orada etrafa bakınmaya başladık.

Kapılar 10’da açıldı fakat konser 12’de başlayacak, 1’de bitecekmiş. Biraz hayal kırıklığına uğrayıp giriş ücreti olan 15 liraya dahil olan ücretsiz votka-burn‘lerimizi içmeye devam ettik. Sakarlığım tuttu, Arda‘nınkini devirdim :D. Allah’tan barmen iyi adam çıktı da ikincisini ücretsiz verdi. Yalnız içkiler nasıl olduysa hem Arda‘nın, hem benim midemizi bulandırdı – hatta ben bitiremeden tuvalete gidip kusmak zorunda kaldım!

Ve konser başladı! Sahneye çıktığında ellerimiz direkt olarak fotoğraf makinalarımıza gitti, ama benim fotoğraflarım pek iyi çıkmadı – Arda‘nınkilerse karanlık olmasa da tek renk gibiydi. Yazının sonuna koydum işte fotoğrafları, bakarsınız.

Neyse, ne diyorduk? Cem Adrian. Muazzamdı, söylemiştim değil mi? Sesi bir veya iki kere bozuldu, gerisinde mükemmele fena halde yakındı. Üstelik kalabalık olarak istediğimiz şarkıları bağırdığımızda onları söylemesi çok kibar bir hareketti :). Ben bir seferinde “Ayrılık! Ayrılık‘ı söyle!” diye bağırdım, beş saniye kadar kafalar bana çevirildi, sonrasında önlerden bir kız daha “Ayrılıık!” diye bağırdı ve Ayrılık başladı :). Ucuz kurtuldum yani rezil olmaktan.

Konserin sonlarına doğru çıkışa doğru ilerlerken sahneye daha da yakınlaştığımız için fotoğraf çekebileceğimizi fark ettik. Arda‘nın fotoğraf makinasının hafızası dolmuştu, benim makinayla çekebildim fotoğrafları – beklentimin çok üstünde bir kalitede çıktı fotoğraflar :). Son şarkısını bitirmeden hemen önce benim makinamın pili bitti. Son şarkısından sonra alelacele sahneden inerken fotoğrafını çekebilseydim muhteşem olacaktı zira adam önümden geçti! Bir arka kapıdan çıkacağını tahmin edip Arda‘yı da alıp binanın arkasına geçtim, geçer geçmez de karşımda Cem Adrian‘ı buldum! Resim çekmek istediğimi görünce “Acelem var, gitmem lazım, sonra…” dedi ama hemen sonra durakladı, eli havada poz verdi :). Aşağıda, 12. fotoğrafta görebilirsiniz bu pozu.

Konser sonrası Arda‘nın önceden de ziyaret ettiğim Dışkapı‘daki evlerine gittik. İki adet yarım ekmek döner ile bir litre kolayla karnımızı doyurup öldük. Yorgunluktan öldük yani, öyle ki ben kanepeden kalkamayıp orada yatmaya karar verdim.

1 Yorum

Idiocracy (2006)

Idiocracy

Muhtemelen ağlanacak halimize güldüğümüz film gibi bir şey bu. Ayrıca korkutmayayım ama izlediğiniz tüm komedi filmlerini tekrar gözden geçirtecek kadar ilginç yollarla güldürüyor.

Konudan önce filmin başında öne sürülen iddiayı anlatmak istiyorum:

…zeka seviyesi yüksek ve birey olmuş insanlar üreme konusunda belirli sıkıntılar yaşıyorlar. Biraz açacak olursak bu insanlar kariyer yapmak ya da modern dünyanın yarattığı psikolojik sorunlarından dolayı çoğalamıyorlar. Hep önlerine bir engel koyup ileri bir zamana atıyorlar. Diğer taraftan zeka seviyesi ortalamanın altında olan (idiot) aptal diyeceğimiz insanlar ise çocuk yapmaya devam ediyorlar. Film buradan bir sonuç çıkarıp gelecekte insanoğlunun zeka seviyesinin ortalamanın çok altında kalacağını ve dünyayı aptalların yöneteceğini savunuyor.

Kaynak: Murekkep.org

Filmin konusu da bu olayı fark eden çok zeki Amerikan ordusunun daha da zekice bir plan yapıp iki ortalama insanı -bir yıl sonra çözmek niyetiyle- dondurması, ama çok daha zekice bir şekilde bu iki insanı 500 yıl boyunca yerlerinde unutması sonucunda gelişen olaylar.

Bir de itiraf etmek istiyorum, Beavis & Butt-Head gibi embesil bir yapımın yaratıcılarından bu kadar zekice bir film beklemiyordum :). Filmi izlerken inanın içindeymiş gibi oluyorsunuz. Bir örnek vereyim; adam 2505’te uyandığı zaman kendini bir evde buluyor ve evde televizyon karşısında muhtemelen günün 15 saatini falan geçiren bir adam var. İzlediği programın teması testislerine çeşitli darbeler yemekte olan bir adam ve televizyon karşısındaki embesilimiz moron moron gülüyor her darbede. Biz de ona gülüyoruz ama sonra fark ediyoruz ki biz de bilgisayar, televizyon veya sinema perdesi karşısında aşağı yukarı onun yaptığını yapıyoruz :D. Bunun fark ettiğimde hemen gülmeyi kestim, ama sonra devam ettim gülmeye. Aptalım ben.

Bu ortalama iki insan dünyayı kurtarmak için kolları sıvıyor. Peki bir Hollywood filminde dünya yalnızca nereden oluşur? Dıyunay Tıdsteytso Fameerika, ya ne olacağıdı? Adam zamanda yolculuk yapamadığından dolayı zamanını dünyayı (USA) kurtarmak için uğraşıyor. Kurtaramıyor, ama biraz daha iyi bir yer yapıyor.

Mürekkep‘te dendiği gibi, komediden çok eleştirel komedi denebilecek bir film ve kesinlikle çok akıllıca yaratılmış bir film (USA = Dünya kısmı hariç). Luke Wilson denen adamı tanımıyorum ama bir yerlerden çıka… tamam, Legally Blonde filmlerinden hatırlıyormuşum. Maya Rudolph‘u ise hayatımda ilk kez görüyorum ama çok sevdim :). İzlemeniz gereken bir film, kendinizi zeki hissediyorsanız hayatta kaçırmayın.

2 Yorum

I Now Pronounce You Chuck and Larry (2007)

I Now Pronounce You Chuck and Larry

Homofobiklere müjde! Hastalığın tedavisi bulundu, kaçırmadan izleyin!

Filme başlamadan önce bu homoseksüellik ve homofobi olayına değinmek istiyorum efendim. Homofobinin yukarıda bağlantısını verdiğim, en iyi tanımını tekrarlayalım:

Cocuklugundan itibaren avci olarak yetistirilen erkegin genellikle agresif flort eden hemcinsi karsisinda beklenmeyen sekilde av durumuna dusmesinden kaynaklanan asiri tepkisel ruh hali. kadinlarda daha az rastlanmasi kadinlarin av kimligini sindirmis olmalarindan kaynaklanmaktadir.

Anlayacağınız, homofobik olmak sizin suçunuz değil. Ben de homofobiktim, ta ki bir homoseksüelle tanışana kadar. Olay basit: Anormal gözüküp normal olmayan neyle karşılaşırsanız karşılaşın, olay hakkında detaylarıyla bilgilendirmedikçe; kim olursa korkar, çekinir, gard alır. Homoseksüel insanların normal olduğunu kavramadıkça onlara tepki göstermeniz de aynı şekilde normal sayılabilir, ama kabul edilebilir bir şey değildir. Sonuçta onların yaptıkları yalnızca hemcinslerine ilgi duymak – ha evet, erkek eşcinsellerden nefret edip de bayan eşcinsellere ilgi bile duyanlar var ki onları alt paragrafa davet ediyorum.

Bir de şey var: homoseksüellere aşırı tepki veren ve hatta homofobik olmayanlara da homoseksüel gözüyle bakan homofobikler. Eğer onlardan biri burayı okuyorsa kötü haberi ben vereyim: Sen de homoseksüelsin. Homoseksüellik konusu açıldığı anda “Abi hepsi oğlancı hepsi ibne ya, siktir et hepsinin ağızlarına sıçayım orospu çocuklarının!” diye deliren birinin yaşayabileceği tek şey; yalnızca kendi eşcinsel dürtülerinden, eşcinsellikle ilgili ne varsa ona aşırı tepki gösterip karşı çıkmaktır.

Zamanında homofobik oluşuma tekrardan değinmek istiyorum: Dediğim gibi, geçen yıla mı ne kadar eşcinsellerle karşılaştığımda direkt olarak yolumu değiştirir, onlardan adeta korkardım. Ciddi ciddi onlarla konuşmaktan kaçınma amaçlı binbir türlü bahane bulur, onları anormal sanıp normal insanların yanına dönerdim. Sonra bir eşcinselle tanıştım. Nerede tanıştığımı, adını soyadını açık adresini falan beklemeyin, adamın onayını almadan vermem ki onayını istemek bile saçma olur. Neyse, önce tabii ki adamdan çekindim, ama tanıdıkça adamda anormal hiçbir şeyin olmadığını gördüm. Adam işte bildiğin adam, tek farkı kızlar yerine erkeklerden hoşlanıyor. Ben de sarışın kızları, kumral kızlardan daha çok seviyorum. Ne farkı var?

Filme dönelim. Film çok güzel arkadaşlar. Çoğu filmin eğlendirmediği kadar eğlendiriyor. Tipik bir Hollywood filmi, fark etmediğiniz yerlerden Amerikan bayrakları falan fışkırıyor her Hollywood filminde olduğu gibi ama güzel yani film. İzleyin, yarılın, eşcinsellere karşı görüşünüzü değiştirin, biraz daha yarılın. Zaten Adam Sandler ve Kevin James‘in bir arada olduğu bir filmde yarılmamak imkansızdır.

Filmde mesaj verilmesi olayı aşırıya kaçmış biraz gerçi. Olayı anlatarak kişilerin kendi mantığıyla bir mesaj oluşturması yerine direkt olarak otuz bin tane mesaj verilmesi komediyi biraz yamultmuş. Yine de güzel. İzleyin.

2 Yorum

İlk yalnız sahurum

Yok len, melankolik bir yazı yazmayacağım. Aksine, sitcom tadında olacak.

Önce İmsak ile Güneş‘i karıştırdım, sahur Güneş‘te ediliyor sandım. Sonra 4 gibi, yani Ankara‘ya göre İmsak‘tan 53 dakika önce İmsak‘ta sahur etmem gerektiğini kavradım ve hemen en doyurucu besin olan krepten yapmaya başladım.

Su ve unu ekledikten sonra süt olmadığını gördüm, dünyam yıkıldı. Saat 4.15 bu arada. Çabuk toparlanıp içi artık hamur dolu kabı dolaba kaldırdım ve sahanda yumurta yapmaya karar verdim. Buzdolabının önüne bir adet yumurta düşürdüm bu sırada. Onu temizledim, kirli bez hala lavaboda.

Ama o da ne? Yağ da yok lan! Ağlayacaktım yeminle. Saat 4.20 oldu. Buzdolabını karıştırmaya başladım, ne var ne yok baktım. Domates çorbası buldum. Bol bol ekmeğim var (hala var), onu yapmaya karar verdim. Bu sırada mutfaktaki masada duran, içinde biraz su olan bardağı devirdim. Masanın yarısı hala ıslak.

Yapmaya başladım. Efendim paketin arkasında kaynayana kadar ocakta tutmamı, sonra da 10 dakika kısık ateşte pişirmemi söylüyor. Benim o kadar vaktim yok, saat olmuş 4 buçuk! 23 dakika sonra İmsak ve ben ocağa daha yeni koyuyorum yemeği. Şeytan girdi MSN‘e, sahur etmememi söyledi, oruç tutmayacakmışım. Küfredip engelledim şeytanı, ama düşünüyorum hakikaten imkansız gibi yemem.

Bu arada ekmeklere de Pınar Beyaz sürüyorum. Saat 4.35 gibi. Taşma sesini duydum, aynen şu vurguyla küfrettim: “haas…siik…TİİR!” Taşan çorbanın tencerede kalan bir kısmını tabağıma koydum ve içimden küfrederek Pınar Beyaz‘lı ekmeklerimle beraber çorbayı içmeye başladım.

İlk tabağı bitirdiğimde sahura 8 dakika kalmıştı ve ben çok açtım. “Yeter lan!” dedim -ama ünlem olarak dedim- ve ikinci tabaktan vazgeçip etrafı toplamaya başladım. Toplarken ezanı duydum.

Aferin bana, tek başıma sahur bile edemedim!

7 Yorum

Sezercik Yavrum Benim (1971)

Ben bu filmi yerim lan. Bu kadar kötü olup bu kadar iyi duygular hissettiren başka bir filmi geçtim, başka hiçbir şey yok şu hayatta bana göre.

Efendim bu filmi izlemeye dün karar verdim, hatta gaza gelip YouTube gezisi yaptım bir adet – başka yerlere kaydım hafiften fakat yine de Sezercik Yavrum Benim‘den sahneler de buldum. Neyse. Abi ben bu filmi çok seviyorum, öyle böyle değil. Her sahnesini ayrı ayrı seviyorum. Öylesine seviyorum ki, film incelemelerinde yapmaya başladığım En Beğendiklerim bölümünü buna nasıl uyarlayacağımı düşünemiyorum. Filmin tamamı En Beğendiklerim kısmı oluyor çünkü.

Filmin konusu şu: Bir… veya dur lan, film şöyle:

Bir tesadüf sonucu tanışıp evlenmeye karar veren fabrikatör esas oğlan ve hamile muhasebeci esas kızın arasını açmaya çalışan esas oğlanın ailesi, esas oğlan Avrupa‘dan dönerken geçirdiği uçak kazası sonucu ölünce esas kızı evine alıp, ona komplo kurup hapse attırırlar. Hapiste Sezercik‘i doğuran esas kız çıkar çıkmaz geri girer, zira birlikte çıktığı kadın meğer Karaköy‘de oturuyormuş, esas kızı da fahişe yapmaya kalkmışmış. Halkın tükürükleri içerisinde hapse geri tıkılan esas kız, bu sefer nasıl olduysa hemen çıkar. Bu arada esas oğlan dirilir. Hapisten ikinci çıkışı sonrasında esas kıza “Kiralık Aynur!” deyip elindeki gazeteyle iki-üç kere vuran esas oğlan, esas kıza göre orada bir kez daha ölür. Sonra intihar etmek isterken kendisini kucaklayan bir balıkçı tarafından büyütülmek üzere evine alınır. Balıkçı, günde otuz kırk bankonota para demez.

Sonraki 15 saniye içerisinde büyüyüp futbol oynamaya başlayan Sezercik‘i yeni babası yakalar ve 3 metre öteye fırlatır. Eve dönen muhteşem ikili yerlerine (Sezercik duvar dibine, balıkçı sofraya) dönerken esas anne öksürmeye başlar. Buna çok sinirlenen balıkçı baba kadını dövmeye başlar, bunun üzerine Sezercik sokaklarda balon ve şeker satmaya başlar. Kendini ezdirmez, parasını vermeyen çocukları döver, şeker alan çocuklara da müşteri memnuniyeti anketi uygular. “Mmm, baldan tatlı!” yanıtını alınca müşterinin şekerini boğazında bırakma amaçlı “Bi’ gün ben de yiycem.” der. Hayvan gibi para kazanır ama babası sürekli şarap alır bununla. İsviçre‘deki banka hesabından bir şekilde para çekip çocuğuna bayramlık kıyafet alan esas anneyi ise dövüp giysiyi parçalar.

Sonra Sezercik evden kaçar. Bu duruma çok üzülen esas anne yine öksürür ve yine dayak yer…

Gerisini anlatmaya üşendim. Hem hepsini okursanız filmi izlemenize gerek kalmaz. Üçte biri kadarını anlattım sanırım.

6 Yorum

Evan Almighty (2007)

İlk filmde çok daha fazla gülmüştüm, ama bu film de en çok güldüğüm filmler arasında rahatlıkla ilk 10’a girer. Yeminle.

Serinin ilk filmi Bruce Almighty ve The 40 Year Old Virgin‘den tanıdığımız Steve Carell‘ı bu sefer Hz. Nuh olarak görmek pek şaşırtıyor. Özellikle oyunculuk adına çok iyi eleştiriler alan Steve C

Ehehe, şaka yapıyorum. İkinci paragrafa böyle Sinema dergisi incelemesi gibi başlayayım dedim ama tutamadım kendimi, patladım. Neyse.

Efendim Steve Carell‘ı izleyen bilir, harika bir mimik yönetimi var adamda. İlk film olan Bruce Almighty‘nin en hatırlanası sahnesinde fazlasıyla gördük bu yeteneğini ve sözler hiçbir anlam içermemiş olsa da anıra anıra öldük gülmekten. Hatta şimdi yeniden izledim ve bilgisayar karşısında 32 dişimi çıkartarak anırıyorum şu satırları yazarken bebeğim. Neyse.

Ne diyordum? Film, evet. Öncelikle film 200 milyon dolara mal olmuş, ki hatırlatırım War of the Worlds filmi 180 milyon dolara mal edilmişti. Filmde Tanrı, ki ben ona Allah da derim, Bruce Banner‘dan sonra Evan Baxter‘a bir iş veriyor. Görevi, yaklaşan sele (tufana veya) karşı bir gemi yapması. Bunu yaparken tamamen eski usül kullanmasını istiyor Allah, ve ailesiyle birlikte yapıyor falan, gerisini anlatırsam filmin zevki kaçacak. O değil de sel bölümünün bazı sahnelerinde efekt kullanmamışlar, gerçek su kullanmışlar. Kıl oldum abi.

Spoiler içerikli bölüm:

En beğendiklerime geçmeden önce gördüğüm, yapılan göndermelere değinmezsem olmaz:

  • İncil’in Genesis şeyinin 6. şeyinin 14. şeyine zaten açıkça değiniliyor.
  • Emlakçının adı Eve Adams. Bilmeyenler için: Eve, bizim Havva; Adam ise bizim Adem oluyor.
  • Bir sahnede Evan arabayla evine giderken caddedeki bir sinemada oynayan filmin adı The 40 Year Old Virgin Mary. O bölümde sandalyede düşebilirdim.
  • Başka hatırlamıyorum. Hafızam da sözde kuvvetlidir hani.

En beğendiklerime geçeyim madem:

  • Bittabi Steve Carell. Hatta Gilmore Girls‘ün Lorelai Gilmore‘u Lauren Graham kişisi. Çok tatlı bir kadın ve çok iyi bir oyuncu. Valla lan.
  • Allah’ın Evan‘a bir gemi inşa etmesini emrederken, yardımcı olsun diye verdiği Building an Ark for Dummies kitabı.
  • Üstte bahsettiğim sinemada oynayan filmin adı.
  • Evan‘a yeni giysisi bahşedildikten sonra giysisiyle, uzun sakallarıla ve uzun saçlarıyla ailesiyle akşam yemeği yerken büyük oğlunun “I hope this isn’t our last supper.” demesi, diğer iki çocuğun ve benim yarılmamız.
  • Bir sahnede arabada arkasını görüp de yoktan var olan koyunları görünce “Şiiiiii…” diye başlayıp, T harfini beklerken P harfi ile bitirmesi (hala anlamayan canım okurlarım için: Sheep).
  • Allah rolünde oynayan Morgan Freeman‘ın, mutlu sona doğru Evan‘ın hep yaptığı dansını yapması.
  • Hatta hemen ardından bir tablet daha indirmesi, tabletin üstünde “I now issue a new commandment: Thou shalt do the dance.” yazması.

Sonuç olarak Jim Carrey‘yi gözlerim fırıl fırıl arasa da (Gerçekten, filmin bir yerinde çıkar da bizi sevindirir sanmıştım.) çok beğendiğim bir film oldu. Puan vermemek için zor tutuyorum kendimi valla.

Yorum Bırak

Anger Management (2003)

Elime geçtiği yıldan beri (2005 veya 2004) kaç kere izlediğimi bile hatırlamadığım, süper bir komedi filmi bu efendim. Gerek Adam Sandler ve Jack Nicholson‘ın ve diğer oyuncuların harika oyunculukları olsun, gerek senaryonun harika düzeni, muhteşem esprileri olsun, çok eğlenceli bir Hollywood filmi olmuş derim.

Konu öfkelenmesi gerektiği zamanlarda sakin olmaya çalışıp da bir süre sonra biriktirdiği öfkesini aşırı tepki yoluyla dışa vuran bir adamın tedavi sürecini anlatıyor. Verebildiğim en uzun tanım bu, sebebini filmi izlediğinizde anlayacaksını :). Samimi söylüyorum, anıra anıra gülebileceğiniz bir film arıyorsanız ve 4 yıldır bu filmi es geçmişseniz, daha fazla aptallık etmeden gidin bulun bu filmi ve izleyin.

Not: Az daha unutuyordum, film bu kadar güzel gidip de sona gelindiğinde Kutu Kutu Pense oynanır gibi bir anda herkesin şarkı söylemeye başlaması, çekirdek paketinin son çekirdeğinin acı çıkması gibi oluyor.

3 Yorum

Neden hep ben denk geliyorum bu ucubelere?

Efendim anladım artık, otobüs firmaları beni şaşırtmak ve kızdırmak için beni takip ediyorlar.

Rock Müzikaller konserine giderken -hatırlarsanız- gidişim Gürkan Turizm‘le, dönüşüm Efe Tur‘la oldu – muhteşem olmadı ama ikisi de. İkisinde de ağlayan bir(kaç) bebek vardı, ikisinde de kendimi farklı koltuklara atarak biletle gelen geçici hayat sigortalarını reddetmiştim.

BarışaRock‘tan dönerken yine Gürkan Turizm‘i seçmiştim ve bu sefer de muavin sarhoş çıkmıştı. Bu sefer sıra yine Efe Tur‘daydı efendim. Muavin resmen kıl yumağıydı.

Kısa bir zaman dilimi içerisinde, yolculuğun başlangıç kısımlarında iki kez art arda kaza tehlikesi atlattık. Bayanın biri haklı olarak sitem etti ve şoförden biraz yavaş gitmesini rica etti – kaldı ki şoför hakikaten hızlı gidiyordu, 4 buçuk ila 5 saatte bir sürede tamamlanan yol bu sefer 3 saat 45 dakikada bitti, üstelik 5 dakika geç çıkılmıştı. Şoförü savunmak adına muavinin verdiği cevap, kısa ve kıldı: “Otoyoldayız.” Kadın dumur oldu, ben ise uykuluydum o sırada ve bir cevap düşünemedim.

İkinci kıllığı bana oldu. Zınk diye kalkmışım (Fesatsın be okur!), susuzluktan ölüyorum. Kimseyi uyandırmamak adına şu yukarıdaki, muavini çağıran zımbırtıya bastım. Gelmedi. Kapatıp tekrar açtım o düğmeyi. Yine yok. Tekrarladım yaptığımı, nı-ıh, yok. Sonra Gökdemirler Tesisleri‘ne geldik, muavin de orta kapıya doğru yöneldi. Dikkatini sonunda çekip “15 dakikadır su isteyeceğiz, telef olduk burada.” diye sitem dolu bir beyanatta bulundum. Ne bir sorgu, ne bir sual, ne bir kontrol, ne de başka bir eylem gerçekleştirmeden “O tuş önden gözükmüyor.” dedi. Neyse ki bir şey dememe kalmadan hatasını anladı, kontrol de etti. Görünüyormuş önden. Benim gördüğümü görmeyip usul usul uzaklaştı oradan.

Üçüncü kıllığı bu sefer ben ona yaptım. İnanılmaz kısa bir sürede Ankara‘ya varmışız, aşağı inip bavulumu alacağım. Açık bagajdan aldım, muavin atladı: “Kontrol edebilir miyim?” Hani bir kısmı bavullara geçirilen, bir kısmı da size verilen zımbırtıdan var ya, onun kontrolünü istedi. “Peki.” dedim ve verdim o bendeki kısmı. Çantamı alıp gitmeden önce son derece imalı bir ses tonuyla “Doğru muymuş?” dedim. Son derece sinir olmuş bir ses tonuyla “Doğru.” diye karşılık verdi. Mutlu mesut evime döndüm.

Oh be, yazdım da rahatladım.

1 Yorum

İstanbul gezim ve Harbiye Açıkhava Tiyatrosu Rock Müzikaller konseri!

Hiç tutmayayım, maddelere bakıverin:

  • 17.45’te Gürkan Turizm‘in otobüsüyle yola çıktım.
  • Gürkan Turizm‘le yola çıktım ve Efe Tur‘u seçmediğim için 50 kuruş daha az ödedim, ne kadar akıllıyım!” diye düşünürken önümdeki 4 küçük çocuğun bağırış ve çağırışlarına maruz kaldım. Dayanamayıp en arkadaki boş bir koltuğa geçtim.
  • Gürkan Turizm‘le yola çıktım ve Efe Tur‘u seçmediğim için 50 kuruş daha az ödedim, birkaç çocuk da kafamı ütüledi gerçi ama en arkaya geçtim, ne kadar akıllıyım!” diye düşünürken 19.10’da İstanbul‘a, Harem‘e vardım.
  • Harem‘den servisle Üsküdar‘a, Üsküdar‘dan vapurla Beşiktaş‘a geçtim. Birkaç kez daha binmiştim vapura hayatımda ama bu kadar güzel bir vapur seyahati yaşamamıştım. Hava temizdi ve güzeldi, ondandır.
  • Oradan 30A kodlu otobüsle Teşvikiye‘ye gittim. Otobüste küçük ve çok şirin bi’ zenci kızı vardı. Oradan oraya hopladı falan, fotoğrafını da çektim.
  • Oraya gidince bileti satmam gerekti, çünkü ablamın erkek arkadaşı Alkan abi bizi bedavaya sokacaktı içeri :D. 75 liralık biletimi 50 liraya sattım ve sonuç olarak 25 lira (75 eksi 20) (Yaaa, yaaa…) verip 45 liralık bir koltuğa oturmuş oldum.
  • Veee.. konser!
    • Sırasıyla Rent, Hair, Tommy, ara, Tommy (veyahut The Who’s Tommy), Jesus Christ Superstar, Aida ve We Will Rock You müzikallerinden parçalar seslendirdiler. Bazı yerlerde sıkıldım ama bunun sebebi müzikalleri tek tek değil, ikişer üçer parçasıyla seslendirdiklerinden oldu.
    • Rent‘te Pamela Spence ve Demet Evgar iki lezbiyenin bir şeylerinden oluşan bir parça seslendirdiler. Pamela Spence süperdi lan.
    • Hair‘de Demet Evgar coştu. Elindeki iki garip jonglör cismiyle harikalar yarattı, “Oha!” dedim.
    • Let the Sunshine In parçasının Hair müzikalinden çıktığını öğrendim.
    • The Who’s Tommy‘de esnedim.
    • Arada esnemeye devam ettim.
    • Jesus Christ Superstar‘da coştum. Hayko Cepkin‘i, marjinal bir İsa rolünde görmek nasip oldu, Akademi Türkiye ile tanınan (Ben tanımıyordum gerçi.) Cenk Yüksel‘i ise kanatlı melek şeklinde, direk soprano sesiyle gördüm, ağlayacaktım. İleride Jesus Christ Superstar‘ın tamamı falan oynanacaksa kesinlikle bu ikisi olmalı aynı rollerinde.
    • Jesus Christ Superstar‘da Demet Evgar bi’ sıçtı ki sormayın… İngilizce öğrenmeli, ama her ihtimalde bir dahaki sefere o rolü Pamela Spence falan oynamalı.
    • Müzikalde beğendiğim adamlardan birinin, Profesyonel yarışmasında dalga geçtiğim Barış Berker olduğunu gördüm az önce Ekşi Sözlük‘te. Bayağı başarılıydı ama bu sefer.
    • Aida müzikalinden seslendirdikleri parçaları çok sevdim.
    • We Will Rock You‘da ilk önce koro halinde Bohemian Rhapsody‘yi seslendirdiler. Ben sıçtıklarını düşündüm ama beğenenler de varmış. Sonra Ogün Sanlısoy çıktı sahneye! Önce We Will Rock You‘yu söyledik (Bize de söyletti.), sonra I Want it All‘u seslendirdi. En son koro geri döndü ve benim “Keşke çalsalar lan…” dediğim Somebody to Love‘ın içine sıçtılar.
    • Konser genelinde mikrofon problemleri vardı hep. Özellikle bir sahnede Özge Fışkın‘ın mikrofonu fırladı (fışk diye, ehehe), gitti normal mikrofon aldı geldi. Başka bir sahnede de adını bilemediğim bir adamın kafasına taktığı mikrofon çalışmayınca kulisten bir adam koşa koşa adamın eline bir mikrofon tutuşturdu, biz seyirciler yarılmakla yetindik.
    • Bi’ ara arkadaki kocaman ekrandaki janjanlı görüntüler yerini kocaman bir DVD logosuna bıraktı. Biz yine yarıldık.
    • Demir Demirkan nerede çıktı hatırlamıyorum ama bi’ sıçtı ki, böyle bir sıçış yok. Sözleri de prompter‘dan okumuş, aferin kendisine. Asiyim, grancım diye hazırlanmadı mı ne?
    • Gümüş‘ten tanınan (Ben yine tanımıyorum :D.) Ayça Varlıer‘in performansları da çok etkileyiciydi. Kadında ne ses varmış be, bi’ de dizilerde oynuyor. Yazık.
    • Profesyonel‘den gelen başka bir yarışmacı da Demet Tuğcu‘ydu. Kızcağız İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Opera Sahne Sanatları Şan Bölümü‘nü bitirmiş, niye daha fazla rol vermiyorsunuz?
    • En güçlü sesler olarak Pamela Spence‘i ve yukarıda bahsettiğim falsetto performansıyla Cenk Yüksel‘i seçtim. Ben seçtim gerçi, benim seçimimden ne olur, hehe.
    • Fotoğraf çekemedim efendim. Arkalarda oturuyor oluşumuz, sahnenin karanlıklığı, benim makinanın en hafif karanlıkta sıçması… gibi sebeplerden dolayı bozuk bozuk fotoğraflar, bir de Demir Demirkan‘ın sıçtığı performanslardan birinin videosu var şu an elimde. Hepsi 2 buçuk pezoya satılık.
  • Konser bitiminde ablamın evine dönüp kanepeye yattım.
  • 8’de kalkıp 9’a çeyrek kala çıktım evden.
  • Geldiğim yolun tersini giderek Efe Tur‘a ulaştım.
  • “Bu sefer Gürkan Turizm‘i seçmemekle iyi ettim. Nedir canım alt tarafı 50 kuruş! Ne kadar akıllıyım!” diyene kadar arkamdaki çocuk koltuğuma vurup bağırmaya başladı. “Yeter ulan!” diye bağırmak isteyip, bağıramayıp yine arka koltuklardan birine geçtim. Şansıma tüküreyim.

Süper bir tecrübe oldu benim için. Bileti aldıktan hemen sonra aldığıma pişman olmuştum ama iyi ki gitmişim. Süperdi lan!

16 Yorum

Köşe yazısı yazma rehberi – örneklerle!

İki madde:

  1. Kısa cümleler kurun ve paragraflarınızda çok az cümle olsun. Hatta en güzeli, tek cümlelerden oluşan paragraflar kullanın.
  2. Köşeniz dolmamakta ısrar ediyorsa özlü sözler, fıkralar, ne bileyim internetten 1 dakika içerisinde temin edebileceğiniz şeyler kullanın. Hala dolmuyorsa bu nesnelerin bulunduğu kutuları büyütün.

Bu kadar. Bitti. Bunlara uydunuz mu köşe yazarı oldunuz demektir, hayırlı olsun.
İşte ilk maddeye en güzel örnek, Ahmet Altan‘ın UFO gördüğünü anlattığı köşe yazısı:

Yoksa uzayın akıncıları mı bunlar? UFO’LAR…

Babamın balkonunda ben, babam, Zeynep oturmuş, annemin ölümünden sonra şakacı bir şefkatle bizim “küçük anneliğimizi” gönüllü bir şekilde üstlenmiş olan Zeynep’in yaptığı harika yemekleri yiyorduk.

İçine kabukları soyulmuş taze baklaların atıldığı favaya nerdeyse şehvetle dalmıştım.

Zeynep, “Şunlar ne?” dedi.

Babamla dönüp baktık.

Üç tane turuncu ışık Maltepe açıklarından Kalamış’a doğru gidiyordu.

İkimiz birden, “helikopter” dedik.

– Helikopterler geceleyin uçuyor mu? dedi Zeynep.

Ben o erkek bilgiçliğiyle, “Yeni bir teknoloji bulmuşlardır, uçuyorlardır,” dedim.

Zeynep yemekleri bırakmış, ışıklara bakıyordu.

– Daha geliyorlar, dedi.

Biz de döndük.

Işıklar beş olmuştu.

– Birinci Ordu’nun komutanları birlik teftişinden dönüyorlardır, dedim.

Favaya olan ilgimi dağıtacak bir şey değildi beş helikopter.

– Ama daha geliyorlar, dedi Zeynep.

Yeniden döndük.

Turuncu ışıklar sekiz olmuştu.

Şimdi üçümüz de ışıkları izliyorduk.

Çoğalıyorlardı.

On tane oldular.

O saatte, gece karanlığında on “helikopter” pek rastlanacak bir şey değildi.

“Ne bunlar,” dedim babama, “Bilmiyorum,” dedi.

İçeri gidip dürbünü getirdi.

Turuncu ışıklar çoğalıyordu.

Dürbünle baktığımızda sadece ışık gözüküyordu, şekilleri seçilmiyordu.

En öndeki ışık Suadiye açıklarına geldiğinde hafifçe yükseldi.

Arkasından gelenler de birer birer yükselmeye başladılar.

İlk on ışık havada bir küme oldu.

Bir an öyle durdular.

O an sanırım üçümüz birden ürperdik.

Sonra birer birer hızla yükselerek arka arkaya kaybolmaya başladılar.

Öndekiler yükseldikçe arkadan turuncu ışıklar geliyordu.

Yirmi, yirmi beş ışık aynı noktaya kadar denize paralel uçtuktan sonra aynı rotayla yükselip karanlığa karıştılar.

Birbirimize baktık.

Ben sıradan bir okuyucu olarak Hürriyet’i arayıp Suadiye açıklarında “tuhaf” ışıklar hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordum.

Bir bilgileri yoktu.

Biz birbirimize dönüp “Neydi bunlar” diye sorduk.

Ne olduklarını bilmiyorduk.

Ama ne olmadıklarını biliyorduk, helikopter değillerdi, uçak değillerdi, havai fişek değillerdi, meteoroloji balonu değillerdi.

Birbirimize baktık, hepimizin aklından aynı düşünce geçiyordu.

– İyi ki tek başımıza değildik, dedim, kimseye söyleyemezdik bunu.

Zeynep o dalgacı kahkahalarından birini attı:

– Üçümüz de aynı ailedeniz, dedi, bütün ailenin deli olduğunu söylerler.

Babam, soğukkanlı bir sesle, “Bizim bilmediğimiz mantıklı bir açıklaması vardır,” dedi.

Yeniden yemeğe döndük.

Bir daha “ışıklar” konusunu açmadık o gece.

Ertesi gün gazetelere baktım “esrarengiz ışıklarla” ilgili bir haber yoktu.

Pazar günü telefonda konuşurken babam gülerek, “Akşam Gazetesi’ndeki haberi gördün mü?” diye sordu.

Antalya’da “UFO” gören bir adamın söyledikleri vardı gazetede.

Adam, “Peş peşe gelen on turuncu ışığın yere paralel uçtuktan sonra bir noktada kümelenerek iki üçgen halinde bir an durduklarını ve sonra gökyüzüne yükselerek kaybolduklarını” söylüyordu.

Bizden iki gün önce, bizim gördüğümüzün aynısını görmüştü.

Ve, bu konuda hiç kimse resmi bir açıklama yapmıyordu.

O zaman tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu daha ciddi bir şekilde fark ettim.

Bunca radarın, aletin, uydunun olduğu bir çağda Suadiye açıklarında uçan “yirmi-yirmi beş turuncu ışığın” ne olduğunun bilinmemesi mümkün değildi.

Mutlaka bir açıklaması vardı ama hiçbir gazetede bu açıklama yer almıyordu.

Bizimle birlikte binlerce insan onları görmüş olmalıydı.

Herkesin gördüğü ama kimsenin bahsetmediği bu “ışıklar” neydi?

Antalya’daki adamın dediği gibi “UFO” muydu onlar?

Ama niye yukardan aşağıya doğru gelmemişlerdi de yerden yukarı doğru gitmişlerdi?

Nerden çıkmışlardı?

Akşam Gazetesi’nde, İstanbul’daki bir “UFO izleme kuruluşunun” son zamanlarda “Adalar civarında UFO trafiğinin arttığına” dair bir iddiası da yer alıyordu.

Doğrusu, “onlar UFO’ydu” demekte zorlanıyorum.

Resmi bir yetkilinin, Kandilli Rasathanesi’nin, Yeşilköy Havalimanı’nın, Hava Kuvvetleri’nin bir şeyler söylemesini bekliyorum.

Mantıklı bir açıklama yapılacağını ve “Bak, hiç de aklımıza gelmedi” diyeceğimi umuyorum.

Ama kimseden ses çıkmıyor.

Bizim geçen çarşamba gecesi, saat onla on buçuk arasında gördüğümüz o tuhaf ve kalabalık ışıkların mantıklı bir açıklaması yoksa ve onlar “uzaydan” geldilerse durum, bizim genel seçimleri bile geride bırakacak kadar ciddi.

Eğer çocukluğumdan beri duyduğum UFO’lar artık herkesin görebileceği şekilde uçuyorlarsa bunun arkası filmlere benzeyecek demektir.

Tabii gördüğüm bütün o “uzay” filmleri aklıma geldi.

Bu “ışıklar,” seyrettiğim filmlere uygun bir senaryoya yerleştirildiğinde birer “keşif” gemisiydi ve bizim göremediğimiz bir mesafede duran “ana gemiden” buraya bakmaya geliyorlardı.

Sayıca böyle çoğaldıklarına ve artık hiç çekinmeden kendilerini gösterdiklerine göre yakında “ana gemi” ya da “ana gemiler” de belirecekti.

Üstelik zamanlama da ilginçti.

Tam da “küresel ısınmadan, ozon deliğinden, bütün dünyayı saracak bir kuraklıktan” söz ettiğimiz, yakında dünyanın “yaşanamayacak bir yer olmasından” endişe duyduğumuz dönemde “ışıklar” böyle çoğalıyordu.

“Ana gemidekiler” bizim “planetin” son dönemlerini yaşadığını mı düşünüyorlardı?

Amaçları neydi?

Niye birden çoğalmışlardı?

Niye kendilerini açıkça gösteriyorlardı?

Buraya gelecek kadar gelişmiş teknolojileri varsa kendilerinin gözetlendiğini bilmeleri de gerekiyordu.

Buna aldırmıyorlar mıydı?

İnsanoğlunun çok barışçı olduğunu mu sanıyorlardı?

UFO’ları taşlarla kovalayan köylülerle ilgili haber “uzayda” yayılmamış mıydı henüz?

“Bağımsızlık Günü” isimli o filmde olduğu gibi bir sabah bütün ülkenin havada duran kocaman bir geminin gölgesinde kaldığını mı görecektik?

Doğrusu ya “uzaylıların” gerçek olabileceğini düşündüğünüz anda bütün o filmler bir kabusa dönüyor.

Geceleyin evinizin salonunda iri yarı, silahlı biriyle karşılaşmak gibi ürkütücü bir duygu yaratıyor “uzaylı” fikri.

İçiniz karıncalanıyor.

Üstelik, her birinde “milyarlarca yıldız” bulunan “milyarlarca galaksinin” içine yerleştiği bir “sonsuzlukta” dünyadan başka hiçbir yerde hayat bulunmadığına inanmak da kolay değil.

Mutlaka “uzayda” bir yerlerde hayat var.

Bize benzeyen ya da benzemeyen birileri uzayın bir yerlerinde yaşıyor olmalı.

Biz hep “uzayın” boş olduğunu düşünürüz.

Hakkari’nin üç kulübelik bir mezrasında başka hiçbir yeri görmemiş bir köylü de dünyayı “boş” sanabilir.

Biz belki de “uzayın mezrasında” yaşıyoruz.

Belki uzayın da “New York’u” “İstanbul’u” “Londra’sı” var ama biz görmediğimiz ve oralara gidemediğimiz için yok sanıyoruz.

Uzayın “misyonerleri” bizim dünyayı mahvettiğimizi görüp bize “nasihat” vermeye mi geliyorlar acaba?

Yoksa uzayın “akıncıları” mı bunlar?

İstila için mi buraları keşfediyorlar?

Eğer temiz havaya ve suya ihtiyaç duyan canlılarsa, gözlem aletleri onlara “yanlış yere” geldiklerini söylüyordur.

Her zaman “uzayda” hayat olabileceğini düşündüm, çünkü mantık olması gerektiğini söylüyordu ama o geceye kadar bu “fikrin” somuta dönüşüp karşıma çıkabileceğini hiç aklıma getirmedim.

“İnsanlar” gidip onları bulacaktı.

“Onların” gelip burayı bulması sadece filmlerde olurdu.

“Tuhaf ışıklar” görenler ve bunların UFO olduğunu sananlar da biraz “garip” insanlardı.

Birçok insan gibi, uzayda hayat olduğuna inanıp da o “hayatla” bir gün karşılaşacağımıza ihtimal vermeyen bir zihinsel çelişki taşıdığımı fark ettim birden.

Eğer orada hayat varsa bir gün karşılaşacağız.

Soru şu:

O gün, bugün mü?

Niye çoğalıyor bu “turuncu ışıklar”?

Antalya’daki adamla bizim gördüklerimiz nasıl oluyor da bu kadar birbirine benziyor?

Neden kimse bir şey söylemiyor?

Gene de o ışıkların “dünya mantığıyla” açıklamasının yapılabileceğini düşünüyorum hálá.

Resmi bir görevlinin o ışıkların, “yeni bir helikopter türü, ışıklı bir gösteri, lazerlerle yapılan bir deneme, Çin’den getirilmiş havai fişekler,” olduğu türünden içimizi ferahlatacak bir şeyler söyleyeceğini umuyorum.

Bana, “Ne kadar salakmışım, havai fişekleri UFO sanmışım” dedirtecek bir açıklama.

Acaba, benim ve benim gibi o gece o ışıkları gören diğer insanların “geliyorlar” fantezilerine son vermek isteyen iyi kalpli bir resmi görevli çıkmaz mı?

Durduk yerde beni “UFO görmüş adam” durumuna düşmekten kurtaracak biri yok mu?

Her açıklamayı kabule hazırım.

Yoksa yukarılarda bir yerde “ana geminin” beklediğine inanmaya çok yatkınım.

Ne kadar köşe yazısı duruyor değil mi? Bir tane de ben yazayım:

Gelin kendimize bir şey itiraf edelim…

Gazetecilerimiz köşe yazısı yazmayı bilmiyorlar.

Ha! Bu genellemeyi yapıyorum fakat istisnalar var tabii. Hakkı Devrim’in hakkını yememiz mümkün değil mesela.

Ama gelin itiraf edelim: Yukarıdaki gibi bir embesilliği yapan onlarca köşe yazarı, binlerce dansöz var.

Ha! Sözüm yalnız Ahmet Altan’a değil, yanlış anlaşılmasın. Bu şekilde köşe yazıları yazıyor herkes.

Neden?

Ne?

???

Evet!

Belki de…

Belki de köşelerini dolduramıyorlardır.

Gelin kendimize bir şey itiraf edelim…

Ha!

Evet!

Adeta bir UFO gibiydi…

Kim bilir, belki iki cümle yazılabilir bir paragrafta. Bir deneyeyim.

Oldu!

İtiraf edelim: Gazeteler aslında harita metod defter boyutuna sıkıştırılabilir.

Hem de hiçbir yazının boyutunu değiştirmeden…

Hem de hiçbir resmi küçültmeden…

Hem de hiçbir mankenin etek altını, hiçbir futbolcunun antreman fotoğraflarını kaldırmaya gerek bırakmadan…

Gelin itiraf edelim: Biz gazeteciler küresel ısınmayı zerre siglemiyoruz.

Siglesek her gün yarım kiloluk gazeteleri 100 grama düşürmeyi bilirdik, değil mi?

Sağlıcakla kal ey okur!

Ben daha yeniyetmeyim ya, çok uzun yazamadım :).

27 Yorum

İlk öpücük!

Sarhoşum efendim. Arkadaşlarla içmeden dönmek üzere metroya bineceğim. Hoşlanıp hoşlanmamak arasında kaldığım kızın tupturuncu, güzel saçlarını görüyorum ve beynim döne döne arkasından yaklaşıyorum. Kızmadığı için istediğim şekilde, şaka manalı bir sarkıntılıkla selamlıyorum. Sarılıyoruz birbirimize. Sarılırken yanlışlıkla (gerçekten yanlışlıkla) dudaklarımız birbirine değiyor. Metroya biniyoruz.

O da üç bira içmiş. Ben iki bira ve iki votkayla en sevdiğim sarhoşluk safhasındayım: çakırkeyiflik ile sarhoşluk arası. Tamamen anlamsız şeylerden konuşuyoruz. Karşımızdaki iki çocuk, çocuk olmalarına rağmen bizim tipimizle dalga geçercesine gülüyor bize. Sallamıyoruz.

Bir yurtta misafir öğrenci olarak kalacakmış, zira Turuncu başka bir şehirde yaşıyor. Üniversite eğitimi için Ankara’da. Dejavudan faydalanıp, daha önceki bir ayılığımı telafi etmeye çalışmak istiyorum ve bu sefer “Beni yurda bırakır mısın?” sözünü duymak yerine “Seni yurda bırakayım mı?” diyorum. Olumlu yanıt alıp hafif yalpalamalar eşliğinde geçiyoruz Beştepe Alt Geçidi’nden.

Patikamsı bir yokuştan çıkarken cazip bir teklif geliyor: “Şuraya, çimlere oturalım mı?” diyor Turuncu. Oturuyoruz. Hatta uzanıyoruz ve yıldızları izliyoruz bir süre. O sırada düşünüyorum: Olacak mı lan? Veya olmalı mı? Ciddi ciddi edebiyat yapıyorum kendi içimde. Kafam da acayip…

Yakınlaşma sürüyor, fakat inanılmaz yavaş. Yaptığım şeyi zaten eşzamanlı olarak sorguladığımdan kendimi tamamen romantizme veremiyorum. Zaten ortam da çok romantik değil: otoyol manzaralı bir patika. Çimlerdeki dikenler kıçımıza başımıza batıyor. Ben de Turuncu‘yla havadan sudan bahsetmeye çalışıyorum – ne de olsa bu tarz duygusal mevzularda tecrübem az ve bırakın konuşmayı, elimi nereye koyacağımı bile bilmiyorum. Sonra bi’ bakıyorum; kafası omzumda, benim kafam onun kafasına yaslanmış, dört kol iki vücudun etrafında, otoyolu seyrediyoruz. Otoyolu denize, arabaları balıklara benzeterek ortama zorla romantizm katıyoruz.

Sonrasını çok iyi hatırlamıyorum. Adrenalin olabilir, alkol olabilir… Bir şeyler hatırlamamı engelliyor. Hatırlayamadığım kısmın ardından dudaklarımdan öpülürken yakalıyorum kendimi. Öpüşmeyi bilmiyorum ki? Onun yaptıklarını taklit ediyorum. Oluyor gibi. İçimde ufak bir mutluluk duygusu var. Onu öperken, o da beni öperken, aklımdan geçen tek düşünce: “Oluyo’ lan!”

Öpüşme faslına ara veriyoruz. Mutlu gibiyim. Ona dönüyorum, “Turuncu,” diyorum, “ben bir şey bilmiyorum.” diyorum. Tahmin ettiğim gibi anlamıyor – amacım da bu zaten: Karşımdakine, onun anlayamayacağı bir giriş cümlesi kullanmak, ardından da meramımı anlatmak daha etkili oluyor. “Ben hiç ilişki yaşamadım hayatımda.” diyorum. Yalan. Bir ilişkim olmuştu, 1 ay boyunca MSN üzerinde süren yalan bir ilişki – ilişki bile denemez. Sonra kendi kendimi tekzip etme adına bunu da anlatıyorum – maksat dürüst olmak. Sonra öpüşmeye biraz daha devam ediyoruz.

Biraz ayılmış gibiyim ki, sanırım bu yüzden onu yurda götürmek için ayağa kalkıyorum, onu da kaldırıyorum. Yurda doğru yürüyüş kısmı sessiz. Elini tutuyorum, bakışıyoruz, “Acayip oldu böyle yav, ehehe!” diye bir espri yapıyorum. “Aynen ya.” diye karşılık veriyor ve anlıyorum, memnun bir şekilde elini bırakıyorum. Artık sarhoşlukla çakırkeyiflik arasındaki değil, çakırkeyiflikle ayıklık arasındaki safhadayım.

Az önceki muhabbetten sonra yolun geri kalanı korkutucu bir sessizlik içinde, ama ben bu sessizlikten yine de memnunum. Dudağımın kenarında hala onun kokusunu hissediyorum. Hoşuma da gidiyor – ilk öpücük sonuçta! Turuncu, “Buradan sonrasını yürüme istersen, uzun.” diyor. Kabul edip iki yanağından öpüyorum (niyeyse). Mırıldanarak “İğeceler.” diyorum. Sarhoşluktan değil de utançtan, böylesine bozuk bir “İyi geceler.” çıkıyor ağzımdan. Ve arkamı dönüp gidiyorum.

İşin kötüsü, ben bu kızdan hoşlanıp hoşlanmadığımı bilmiyorum.

8 Yorum

Bu şartlı refleks midir?

Bir jeolog olamayacağımı, bu bölümü kazandığımı öğrendiğim anda anlamıştım, fakat yine de sevinmiştim bir üniversite kazandığıma. Çünkü ülkemizde üniversite mezunu olmak, uygar olmak anlamına geliyor ve iş bulma şansımız artıyor bir üniversite mezunu olunca. Yanlış mı?

Yanlış efendim. Bir devlet dairesinin personel listesini inceleyin, personelin yüzde onu arasında kan bağı, en azından herhangi bir akrabalık olduğunu görün. Küçük veya orta ölçekli özel şirketlere bakın. Zaten yarısı aile şirketi, diğer yarısında da yine akrabalara, tanıdıklara, komşulara komşu oğullarına rastlayacaksınız. Vestel gibi, Beko gibi kocaman özel şirketlere girmiyorum, onlar ideal ama onlar hakkında bilgim yok. Belki gerçekten diploma istiyorlardır.

Yine de toplum geneline baktığımızda, çoğu yerde karşılaştığımız genellemenin çoğu yerde doğru olduğunu fark ediyoruz: Bu işler burada torpille yürüyor. Adam üniversite diplomasını almış, gitmiş eniştesinin komşusundan iş istemiş, eniştenin komşusu da ona kendi şirketinde iş vermiş. Benim gibi yeni şehirlerde hayata atılmak isteyen tipler n’olacak?

Bi’ de şey var o daha vahim: İlkokul mezunu adam kuruyor sanayi sitesinde dükkanını, önce yine tanıdıklarla eşle dostla iş yapıyor, sonra ünü yayılıyor şehre, çevresi de giderek genişliyor ve 5 yıl içerisinde yaptığı iş ona ayda, yoksulluk sınırının 3 katı kadar para kazandırıyor. Yine de makinasıyla demiri keserken, sürtünme sonucu ortaya çıkan sıcaklığın demirin ne kadar genleştirdiğini sorsan hesap etmesi mümkün değil.

Bu adamları kro olarak ifşa etmeye çalıştığımı sanmayın. Buyrun şöyle bir listeye bakalım:

http://img123.imageshack.us/img123/9083/78611qw8.jpg

Görüyoruz ki Forbes‘un en zengin 100 kişi listesinde 3’ü lise terk, 7’si üniversiteyi bırakmış 10 tane, milyar dolarlık serveti olan insanlar var. Bill Gates 7 haziranda diploma alacak, fakat o da onursal diploma, konuşma yaptığı için miymiş neymiş.

Diplomasını cebine koyup taksi şoförlüğü yapan da var tabii. Taksi şoförlüğü mesleği örnek, ama canlısını ve başarıya ulaşmışını isterseniz, Su Ürünleri Fakültesi‘ni bitirip otomobil satan bir akrabamı örnek gösterebilirim.

Peki ben hangisi olacağım?

  • Üniversiteyi bitirip tanıdıklar vasıtasıyla herhangi bir yerde iş bulan adam mı,
  • Üniversiteyi terk edip Forbes‘un listesine giren adam mı,
  • Üniversiteyi bitirip cebinde diplomasıyla farklı bir iş yapıp zengin olan adam mı,
  • Yoksa en kötüsü, üniversiteyi bitirip tutunamayan adam mı?

Kesinlikle sonuncusu olmak istemem, ama diğerlerinden biri olma ihtimalimi yükseltmeye çalışıyorum. Ne olursa olsun, yaşam standartlarımı ortalamanın üstünde tutmak istiyorum. Bunun için akrabalardan iş dilenmem, komşuların kıçlarını yalayıp “Sizin şirkette boş kadro var mıydı abi?” demem gerekse bile. Yine de 3. seçenek en cazibi, ve olmayacak bir şey değil. Olmayacak bir şey olsaydı o listede o 10 kişi olmazdı, hatta o 10 kişiden biri listenin birinci sırasında olmazdı.

Başlığa “Bu şartlı refleks midir?” yazma sebebime gelelim: Her vizede, her finalde, hatta bugün olduğumuz quizde bile bir iyi not alayım kaygısı vardı. İşte bunun bir şartlı refleks olduğunu düşünüyorum. Şartlı refleks olduğundan neredeyse eminim çünkü tanım tam uyuyor. Yıllarca sınavlardan iyi not almam gerektiği öğretilmiş, ben de her sınav öncesi iyi not almam gerektiğini düşünüyorum. Neyse, saçmalamaya başladım sanırım. Yazıyı burada bırakmak en iyisi olacak.

1 Yorum

Macera dolu iki İngilizce sınavı!

Sabah 8 buçukta kalktım. Banyo yapmam gerekiyordu, yapmadan çıktım dışarı zaten hastayım diye. Okula gittim, zira İleri İngilizce finali saat 10’u çeyrek geçe sanıyordum. Okula gidip final tarihine ve saatine baktığımda 10’u çeyrek geçe olan finalin -benim almadığım- Temel İngilizce olduğunu, İleri İngilizce finalinin ise 1 buçukta olduğunu gördüm. Canım sıkıldı, belki erkene alınmıştır umuduyla İleri İngilizce dersini aldığını sandığım arkadaşım Ahmet’i aradım. Hemen Büyük Fizik Amfisi‘ne gelmemi söyledi, neşe içinde koştum oraya. Meğer beni Temel İngilizce sınavına gizlice girip kendisine yardım etmem için çağırmış 😀 Eğlence olur maksadı ile kabul ettim. Gerekli planları yaparken plana dahil olan ve kopya alacak kişi sayısı 8’i, 10’u buldu. Planlar bittiğinde katılım aynıydı çok şükür. Plan şöyleydi: Sınava gireceğim ama hocaya gözükmemeye çalışacağım, zira sınava giren hoca aynı zamanda İleri İngilizce hocamız. Sınava girdikten sonra sınav kağıdına adımı yazmadan, 5-10 dakikada bitireceğim (sınav test şeklinde) ve bir kağıda falan yazacağım cevapları. Sınavdan çıkarken hocanın yanına gidecek, “Hocam ya ehe ehe ben yanlış sınava girmişim ehe mehe” diye hocayı kızdırmadan çıkacağım sınavdan. Sınavdan çıktıktan sonra da kısa mesajla Erdoğan‘a, Ahmet‘e ve Canalp‘e cevapları yollayacağım, onlar da kalan katılımcılara iletecek cevapları.

Sınava girdim, girdikten sonra aklıma geldi de Ahmet‘in şapkasını alıp kafama taktım. Bere olsa dikkat çekerdi ama şapka dikkat çekmedi çok şükür. Neyse, sınavı tıkır tıkır 10 dakikada çözdüm, bitirdim, ama kağıda geçiremiyorum! Bir asistan yakınımda duruyor sürekli. Yakınımda durma sebebini sonradan fark ettim ve elim ayağıma dolaştı: Asistan yoklama kağıdını dolaştırıyormuş! Hesaba katmadığımız bu handikap sebebiyle kağıdı mağıdı bırakıp çantamdan bir adet lacivert Stabilo kalem çıkardım ve cevapları elime geçirdim. Yoklama kağıdı tam bana gelmişti ki ben bitirdim ve ayağa kalktım, asistana yanlış sınava girdiğimi söyleyip güldüm. Sonra asistanın isteği üzerine hocaya gittim ve aynı yavşaklığı hocaya da yaptım. Biraz şüphelense de aldı kağıdımı, koydu kenara, ben de çıktım dışarı mutlu mesut.

Dışarı çıktıktan sonra üç kişiye attım mesajları ve beklemeye başladım. Sınavdan çıktılar, teşekkürlerimi aldım (:)) ve olayı birbirimize birer ikişer kez daha anlatıp eğlendik, neşe ve heyecan dolduk. Sonra da kendi sınavımı beklemeye başladım. Kendi sınavım gelmeden hocanın odasına gidip ilk İleri İngilizce sınavımı da öğrendim: 87!

İkinci sınav da ilki kadar kolaydı neredeyse 🙂 Paragraf yazma bölümü dışındakileri 20 dakikada, hepsinden emin olarak bitirdim ve kontrol ettim, bir kağıda geçirdim, Timur‘a yolladım, Timur Evren‘e, Evren de Çağlar‘a yolladı, üçünün de 50’şer puanı oldu 😀 Paragrafı da yazdım ve çıkarken Gülender‘e kopya vermeye çalıştığımı gören hoca kağıdımı aldı :D:D:D

İkinci sınavdan da 90 üzeri bir not alıp İleri İngilizce dersinden AA ile geçiyorum sanırsam!

20 Haziran 2007 eki: Temel İngilizce‘den 92’şey puan dağıtmışım herkese, kendi sınavımdan da 95 aldım. Son anda Gülender‘e kopya verdiğimin görülmesi de İleri İngilizce notumun kayıtlara AA yerine BA düşmesine sebep olmuş.

5 Yorum

Ehehe ehe eh… ehm

Çok ilginç oldu bugün. Kimya sınavına, kurbanlık Saddam gibi gittim. Sınavı beklemeye başladım. Hazır 1 saat önceden gitmişim, bari çalışmadığım ve sınavda ağırlıklı olarak çıkacak 6. ve 7. bölümlerden küçük formüller öğreneyim diye arkadaşlarımdan formül otlandım. Ve sınav başladı.

  • 1. soru biraz uzun gibiydi. Büyükçe bir boşluk bırakıp ikinciye geçtim.
  • 2. soru çok kolay iki şıktan oluşuyordu. Kolay dediysem sıranın kenarına yazdığım kopyalar sayesinde 😀 İki şıkkı da zorlanmadan halledip 3. soruya geçtim.
  • 3. soruda sıçtım. Baktım, birkaç bir şey yazdım belki oradan bulurum diye ama bulamadım. Hafifçe silerek 4. soruya geçtim. Hafifçe sildim ki hoca en azından uğraştığımı görsün, kafasında “Bu çocuk yine de bir şeyler biliyor konu hakkında, çalışmış yani” imajı oluşsun 😀 Çünkü çiziktirdiklerim konuyla alakalıydı yine.
  • 4. soruyu da yaptım çat diye çok şükür.
  • 5. soruyu yapamadım. Aslında 4’ü yapamayıp 5’i yapmış da olabilirim, hatırlamıyorum tam olarak.
  • 6. soruyu da yaptım birkaç hışırtı ve kalem cızırtısıyla.
  • 7. sorunun ilk şıkkını yaptım, ikinci şıkkını yapamadım.
  • 8. soruda lise ikide belalım olan konu olan entalpi soruluyordu. Panikleyip kalın bir çizgi çektim soruya ve sınavı bitirdim.

Sonuç olarak, dün bahsettiğim tek basamaklı bir sınav sonucum olmayacak kesinlikle! Hatta eğer yapmadığım sorular yüksek puanlı değilse (ki yüksek olma ihtimali yüksek aslında), 50-60 gibi bir not bile alabilirim!

1 Yorum

Anneee!

Fotoğraf makinası fiyat araştırması ardından eve dönüyorum, diş macunu alacaktım, geri dönüp Beşevler yakınındaki Kiler adlı markete doğru yöneldim. Yolda bir adam “Baksana buraya.” dedi. Sonrasını şu şekilde anlatacağım (adam sarhoş, önceden söyleyeyim):

(Adama döndüm.)
– Ben bu dünyanın hıyarıyım…
– Peki abi.
– …
– Telefonun çalıyor abi.
– Hea? Aaa dur. (Tam gitmeye yelkenirken kolumdan tutup) Ya bi’ dur!
(Adam telefonla konuşuyor, ben bu arada hafiften tırsıyorum.)
– Karı aradı…
(Adamın sarhoş olduğundan bu anda emin oldum, çünkü gerçekten dünyanın hıyarı gibi duruyordu.)
– …Benim şimdi… kadınlarla ilişkim vardı… Şimdi köpeğimle ilişkim var…
(Normalde bunu herhangi başka biri dese, oracıkta gülmekten yerlerde yuvarlanmaya başlardım. Ama adam öyle korkunç gözüküyordu ki -bi’ de benden 30-40cm uzaklıktaydı- bırakın gülmeyi, dudaklarımı bile oynatamadım.)
– …Şimdi diyorum ki… Senin kadar yakışıklı bir adam…
(Anneee!)
– …Allah kahretsin, ben ibne değilim… Ama…
(ANNEEE!!!)
– …Bana itlik yapsana? Ha? İtlik yap bana…

O anda kolumu adamın elinden kurtarıp hızlı hızlı yürümeye başladım ama nasıl bir hız… Bir yandan da kafamı yandaki apartmanlara, gözlerimi ise zorlayıp neredeyse tam arkama çevirdim ki adam peşimden geliyor mu diye. Sonra baktım önümdeki adam beni izliyormuş, ona da bir şeyler demiş belli ki sarhoş. “Manyak bu yav?” diye önümdeki adama serzenişte bulunduktan sonra Kiler‘e gidip, diş macununu alıp hiç tanımadığım farklı bir yoldan eve döndüm.

3 Yorum

Kafein şekerlemesi (Caffeine Nap)

Burak.com adlı başka bir blog’dan gördüğüm uyumama tekniği (o da şuradan görmüş). Kahveyi içiyorsunuz, sonra 15 dakikalık bir uykuya dalıyorsunuz:

Uyandığınızda kanınızda serbest dolaşan adenozin miktarı azalmış olacağından, ki bu kahvenin de yaptığı bir etkidir, kendinizi sadece kestirmiş ya da sadece kahve içmiş birine göre çok daha uzun süre uyanık hissedebileceksiniz.

İlginç bir yönteme benziyor. Denemeye değer, değil mi?

Ek (10 Ekim 2007): Hala denemedim lan ben bunu.

4 Yorum

Bana karşı çıkan elim?

Az önce nüfus cüzdanı suretimi, ikametgah senedimi ve çoğalttığım vesikalıklarımı almış olarak evime dönüyordum. (üniversite istiyor) Bir sokağın karşısına geçecektim, baktım sokağın sonundan bir adet taksi gelmekte; “Geçerim lan” diye düşündüm fakat karşıya geçmeye kalktığımda elim, hemen yanımdaki ağaca tutundu ve geçmeme izin vermedi! Ne kadar şaşırdığımı tahmin bile edemezsiniz, ne olduğunu hala anlayamadım?

1 Yorum

Çok ilginç

Dün sabah 6’ya kadar Half Life 2 oynadıktan sonra (nefret ediyorum kendimden), bakalım neler olacak diye yatılabilecek en rahatsız bir konumda yatmaya karar verdim. Şöyle ki; kanepeyi açmadım, kolluk kısmına (kolumuzu koyduğumuz yer işte, ne deniyor oraya bilmiyorum) koydum kafamı ve o şekilde uyudum. Sabah kalktığımda o iki gün önceki küçücük mutlu sızı bile yoktu sırtımda! Hiç ama hiç ağrımadı sırtım. Bu ne lan?

1 Yorum

Acı yok!

Acının varlığını reddetmenin acıyı yok ettiğini biliyor muydunuz? Bugüne kadar ben de bilmiyordum.

Olay şöyle gelişti: Dışarı çıktım, karşıdan karşıya geçtim, oradan kaldırıma çıkarken ayağım kaydı ve önce dizimin altında bir yerleri fena halde yaraladım, sonra da ezilme tehlikesi geçirdim 🙂 Allah’tan arabayı süren adam yavaş sürüyordu da durabildi. Neyse, konumuz ezilme tehlikem değil. Dizimin altını yaraladıktan sonra aklıma geçen gün Doctus‘ta tartışılan Nihilizm geldi.

Nihilizm, var olan şeylerin aslında bizim onun varlığını kabul ettiğimiz için var olduğunu öne sürüyor. İlgimi çeken bir düşünce olduğundan üstünde kendimce az çok kafa yordum birkaç gün içinde. Dizim yaralandığında da elime geçen fırsatı değerlendirdim ve acının varlığını inkar ettim. Nihilizm‘e uyup uymadığını bilemem ama işe yaradı :). Acım önce hafifledi, sonrasında kendi kendime biraz konuştum acının yokluğu üzerine (Deliyim evet ne var?). Ve gerçekten de acı yok oldu! Çarptıktan sonra ilk 10 dakika acısı yüzünden yürüyemediğim yaranın verdiği acı, yok oldu! Tavsiye ediyorum, özellikle soyut kavramlarda çok işe yarıyor.

Ek (13 Ocak 2008, 20.23): Sanki nihilizmi biraz kıçından mı anlamışım ne?

1 Yorum

Ben ve Naz Elmas!

Bugün küçük kuzenim Onat‘ın doğum günü vardı Sapanca‘daki yazlıklarında. Gittim, mangal falan vardı iyi hoş güzel ama bomba olay şuydu: Naz Elmas (Haziran Gecesi‘ndeki Havin), sevgilisinin ailesinin yazlığına, yani teyzemlerin oturduğu yazlık konutlardan birine gelmişler. Naz Elmas da havuz başında sevilisiyle güneşleniyordu. Büyük heyecanla ve büyük saygısızlıkla (ehe) yanına gidip büyük bir hayranı olduğumu söyledim ve mümkünse bir fotoğraf çekmek istedim. Beni ilk başta magazinci mi sandı nedir, “Sen de çıkacak mısın?” dedi (yahut beni çok yakışıklı buldu) (ehm). Olumlu cevap alınca kabul etti de yanına gittim. İşte olay fotoğraf: Naz Elmas ile Barış Ünver!

Bu olaydan sonra haliyle herkese hayvan gibi hava attım (buraya uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatmamdan da belli oluyor sanırım :D). Hehe, evet benim o. Evet.

191 Yorum

Yağmur ve zeki ben

Sabah az biraz yağmur yağıyordu, ben de iş görüşmesine (evet evet, iş görüşmesi; işe başlıyorum) (kurumsal firma bünyesinde freelance web tasarımı, hahahaharika) gideceğim; üzerime normal t-shirt ve pantolon geçirip gittim. Dönme vaktim geldiğinde dışarı bir baktım, bildiğin yukarıdan bidonla su döküyorlar sanki? Eve geldiğimde üzerimde giysilerimle banyo yapmış gibiydim. Şimdi ise tekrar banyoya giriyorum.

Yorum Bırak

İyi gün…

Çok ilginç ve komik bir şey oldu az önce. Çarşıdan eve döndüm, apartmanın merdivenlerinde bir komşuya rastladım. “İyi günler.” dedim, cevap şu: “İyi gün.” Hayır hayır, adam “İyi gün…” gibi düşünceli bir ifadede de değildi, yani “İyi bir gün nedir söylesene bana?” gibi demedi, sanki o da “İyi günler.” şeklinde cevap verecekti de -ler ekine gelmeden sesi kesildi 😀

Yorum Bırak

Beynimizdeki lisan mekanizması şöyle mi ki:

Sadece bi fikir, varsayım: Dün Hitch‘i izlerken fark ettim, altyazıları kapattığımda ve filme kendimi verdiğimde, ve filmi (ilköğretimimi okuduğum ve bana İngilizcemi veren Atafen sayesinde) anladığımda, beynimde diyalogları çevirmediğimi, direk olarak algıladığımı fark ettim. Ondan sonra geçen gün yaptığım çeviriyi hatırladım, ve orada yazıyı okurken anlamama rağmen Türkçeye çevirirken zorlandığımı hatırladım. Bundan dolayı varsayıyorum ki; beyn’imiz dilleri ayırmıyor, eğer biz o dili öğrendiysek o da Türkçe gibi beyn’imize yerleşiyor ve biz de cozart diye anlıyoruz Mr. Brown‘un dediklerini. Aa ne güzel.

1 Yorum