"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çocukluğumdan beri unutamadığım 5 şımarıklığım

Çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan, her hatırladığımda biraz biraz (bazen epey) utandıran ve “Nasıl yapmışım ben bunları, ne manyak çocukmuşum be?” dediğim 5 tane çocukluk anısı geldi aklıma. (Aslında 3 tane gelmişti ama buna benzer 2 tane daha bulmak için zorladım biraz kafamı. Öyle işte.)

1. “İki tost istiyorum beeennnn!!!!!”

Ya birinci sınıfa, ya da ikinci sınıfa başladığım gün oldu bu olay. Zübeyde Hanım İlköğretim Okulu’nun (İzmit) bahçesinde babama şımarık bir çocuk gibi bağırıyordum!

– Banane baba, iki tane tost istiyorum ben!

– Oğlum bunu bitir, bir tane daha alırım niye ağlıyorsun?

– BA-NA-NEEEEE!!!!!

İşin en utandırıcı tarafı, yanımızdaki insanların bize bakıp bakıp durması, babamınsa çaresizlik/kızgınlık karışımı bir duyguyla bana laf anlatmaya çalışmasıydı. Ne salakmışım o zamanlar be.

2. Şımarık tatil veledi Barış

17 Ağustos depremi yeni gerçekleşmiş, biz de ailecek biraz kafamız rahatlasın diye tatile çıkmışız, Bodrum’a gelmişiz. Orada bir başka aileyle tanışmışız, annem-babam o ailenin anne-babasıyla, çocuklar da o ailenin çocuklarıyla dolanıyor falan – klasik tatil dostluklarına benzer bir şey.

Neyse efendim. Bir gün benim gıcıklığım tutuyor ve nedenini bilmiyorum, anneme, elimde annemin 5 dakika önce bana almış olduğu dondurmayla ve bir de diğer annenin önünde bağırıp çağırmaya başlıyorum. Annem alttan almıyor, çatık kaşlarla yanıt veriyor diye daha da sinirleniyorum, daha da şımarıyorum ve annemle arkadaşımın oturduğu sandalyelerin önündeki ufak bir çöp kutusuna tekme atıp oradan uzaklaşıyorum.

(Bu olaydan sonra annem bana bir ceza vermişti ama hatırlamıyorum. Sanırım akşamki animasyonu izlemeye gitmeme gibi bir şeydi.)

3. Yoksul misafirin önünde hava yapmak?

(Önden kısa bir bilgi notu: Depremden önce bizim halimiz-vaktimiz epey yerindeydi.)

Eve annemin bir misafiri olan bir kadın ve çocuğu gelmiş. (Çocuk benden küçük ama çok da küçük değil.) Yaşam standardı olarak bizden daha farklı oldukları kesin ama bunu, bu yazıyı yazarken anlıyorum, o zaman bu tarz şeyleri bilmiyorum (veya şımarığım ya, önemsemiyorum).

Annem içeride ikramlık bir şeyler hazırlıyordu herhalde; birden aklıma bir şey gelmiş gibi içeri koştum ve evde bindiğim bisikletime binip (Evimiz, bisikletle binilecek kadar büyük değildi ama benim bisikletim de ufak bir bisikletti zaten. Yine de evde bisiklete binmek???) oturma odasına doğru sürdüm. Kadınla çocuğunun önünde artistik bir poz verecek şekilde fren yaptım ve durdum, onlara baktım. Kadının tepkisiz suratına o zaman anlam verememiştim (Böylesine havalı bir hareketi nasıl da takdir etmemişti?) ama şimdi tahmin ediyorum ki, nasıl gıcık, nasıl şımarık bir velet olduğumu yüzüne yansıtmamak için çok uğraşmış kadıncağız.

4. “Beş buçuk!”

Bu seferki biraz kısa:

Annemle bir misafirliğe gitmişiz. (Sanırım şehir dışındayız.) Misafirliğe gitmeden önce de annemle kavga mı etmişiz, n’olmuş bilmiyorum ama ben anneme kızgınım, annem bana kızgın. Tabii misafirlikte öyle davranmak yakışık almaz… ama öyle davranmanın yakışık almayacağını sadece annem biliyor, ben bilmiyorum veya düşünmüyorum.

Neyse… Bir ara misafiri olduğumuz kadın anneme “Oğlanın yaşı kaç?” gibisinden bir soru soruyor, annem de “Beş.” diye yanıt veriyor. Ben, patlamaya hazır şımarık barut, anneme kısılmış gözlerle bakıyorum ve “Beş buçuk!” diye bağırıyorum. Kadın şaşırıyordu, orası kesin ama annem de muhtemelen beni dizine ters yatırıp kıçıma vurmamak için kendini zor tutuyordu.

5. Perdeyi, alabildiğine dramatik bir biçimde kapatmak

Bu son anım, ergenlik çağlarımdan. Berbat lise hayatım, bütün berbatlığıyla devam ediyor ve bariz bir biçimde depresyondayım. Yatılı okulda 5 günden fazla kalmaya dayanamadığım için her hafta otobüsle veya trenle eve dönüyorum. Kesinlikle çok mutsuzum ve hiçbir hareketimin hiçbir mantıksal dayanağı yok. (Yatakhanedeyken, temiz çorabım kalmadığı için herkesten gizlice ağladığım bir gün olmuştu. Bu örnek yeterli sanırım.)

Yine bir gün, pazar akşamı mıydı yoksa pazartesi sabahı mıydı bilmiyorum, otobüse bineceğim. O günlerde İstanbul’a giden otobüsüme/trenime binme zamanı benim için haftanın en zor zamanıydı. Babam da, canım benim, beni yolcu edecek. Nedenini bilmiyorum ama babama kızmışım (veya bir şeye kızıp babama çatmışım). Babamın da o günlerde bunalımda olduğunu biliyorum (çünkü ailemizin finansal olarak çöktüğü zamanlardı ve bu kötü durumun bütün yükü babamın üstündeydi) ama ergenlik çağındaki bir bebenin kendinden başkasını düşünmesi mümkün değildir, dolayısıyla onu hiç düşünmüyorum.

Babam otobüs biletimi almış, bir şekilde güç-bela kazandığı parasının bir bölümünü bana harçlık yapmış, ben otobüste koltuğuma yerleşirken dışarıdan, aşağıdan beni izliyor. Ve sonra, bütün iyi niyetiyle bana el sallayacakken ben önümdeki perdeyi hızla kapatıyorum.

Böyle…

En komiği ilkiydi, en kötüsü de sonuncusuydu. İster inanın ister inanmayın, son anıyı 15 dakikaya yakın bir sürede ancak yazabildim; bazı cümleleri yazmadan önce uzun uzun bekledim.

Ben nasıl gerizekalı, iğrenç, şımarık bir çocukmuşum be?!

Bu 5 anıda geçen herkesten, özellikle annemden ve babamdan defalarca özür diliyorum. Ve biliyorum ki, ne kadar utanırsam utanayım, bu tarz şımarıklıkları yapmaya devam ediyorum. Muhtemelen şimdi farkında değilim ama 10 yıl sonra bugünleri de düşünüp, utana-sıkıla böyle bir yazı daha yazmış olacağım.

İnşallah beni affedersiniz anneciğim, babacığım.