"Enter"a basıp içeriğe geçin

Etiket: 14 şubat sevgililer günü

2010 yılımın özeti

Ocak 2010

  • Yıla bol bol kitap okuyarak başladım.
  • 18 Ocak 2010’da, yaklaşık 3 ay sürecek bir ilişkiye başladım.
  • Finallerimden önce, sınıftan arkadaşlarla, hayatımdaki en uzun ve en istikrarlı ders çalışma eylemini gerçekleştirdim. Verdiğimiz araları da sayarsak toplam 12 saat çalıştık. Hatta bir dersi ben verdim.
  • 23 Ocak 2010’da Beyn 4. yılını bitirdi.
  • Ay boyunca, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin kurucu yönetim kurulu olarak beraber yazdığımız kitabın mizanpajıyla uğraştım. Zor işmiş.

Şubat 2010

  • Java dilini öğrenmeye kalkıştım. Hevesim kısa sürdü, ay sonuna kadar dayanamadı.
  • 14 Şubat 2010, hayatımda yalnız geçirmediğim ilk Sevgililer Günü oldu.
  • 17 Şubat 2010’da Aynes Tick Tack isimli besleyici içeceği keşfettim.
  • 27 Şubat 2010’da İstanbul‘daydım; Yeni Rakı‘nın etkinliği için.

Mart 2010

  • 100 Şınav Programı’na başladım.
  • 4. Ankara Kitap Fuarı‘na katıldım.

Nisan 2010

  • Nisan ayına “1 Nisan Melihi” şeklindeki 1 Nisan şakasıyla başladım :).
  • 1 terabaytlık bir harici sabit disk satın aldım. (Daha doğrusu ablam aldı.)
  • Şubat ayında Java öğrenmeye heves etmiştim, bu ay da Adobe Flash Builder öğrenmeye heves ettim. Bu heves de ay sonuna kadar sürmedi.
  • Cucina Makkarna” isimli güzel bir restoran, sosyal medya tanıtımı bağlamında beni davet etmişti, ona gittim.
  • Ece beni terk etti. (Bu cümle aklınızda kalsın, aralık ayının özetinde bu cümleyi hatırlayın.)

Mayıs 2010

  • Ayın başında, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin başkanlığını devraldım ve yönetim kurulunu oluşturdum.
  • Sosyal medya tanıtımı kapsamında bir başka restorana, Trilye Restoran‘a davet edildim. Hayatımda yediğim en güzel yemeklerden birini yedim.
  • 100 Şınav Programı‘nı bitirmek zorunda kaldım.
  • Ayın sonlarına doğru, Türkiye’nin en ünlü ve en başarılı blog yazarlarından birinin adını, soyadını ve resmini ifşa ettim. Anonimliğe saygı duymama rağmen bu arkadaşın anonimliği bir kalkan değil de bir silah gibi kullanması ve adının bilinmemesine güvenerek istediği herkese sataşması beni çok rahatsız ettiğinden böyle bir şey yaptım. Yine de yanlışı yanlışla düzeltmeye çalıştığım için yaptığım şeyin yanlış olduğunun bilincine vardım ve yazıyı yayından kaldırdım, kendisinden de özür diledim. Yaratılan gümbürtüyle beraber, dernek bünyesindeki bazı çıkarcı arkadaşlar beni dernekten dışlamaya kalktı ama…
  • …ayın sonunda, ayın başında kurduğum yönetim kurulunu dağıttım. Derneği kapatmadık ama yıl sonuna kadar da açmadık.

Haziran 2010

  • Mayıs ayının sonunda olanlar yüzünden, stresten “uyuz” olduğumu öğrendim. Gerçek “uyuz” yani. (“Halbuki her gün duş alan adamım.” diyordum ama uyuzun üç başlıca sebebi varmış: Salgın, stres ve beslenme yetersizliği.)
  • 06 Haziran 2010’da, hayatımda gördüğüm en korkunç dolu yağmurunu gördüm.
  • Finallere iyi çalıştık (sınıf arkadaşlarımla) ve dönem ortalaması olarak 4 üzerinden 3,96 ortalama yaparak okulumu bitirdim :).
  • 14 Haziran 2010’da da mezuniyet törenimiz vardı.
  • ATİ Bilgisayar Kursu‘nda staja başladım.
  • Liderlik Okulu‘nun eğitimleri başladı. (Tamam, bu biraz reklam oldu.)
  • 25 Haziran 2010’da, hayatımdaki ilk telekinetik tecrübeyi yaşadım. Daha anlamlı bir cümle kurayım: Hayatımda ilk kez beyin gücümle bir nesneyi hareket ettirdim.

Temmuz 2010

  • Ay boyunca stajım devam etti.
  • 08 Temmuz 2010’da LG‘nin yeni bir telefonunun lansmanı için İstanbul‘a çağırıldım. (Daha doğrusu Ankara‘dan üç arkadaş çağırıldık.) Abartmış olmayayım ama krallar gibi ağırladılar valla bizi. Daha önce hiçbir sosyal medya tanıtım etkinliğinde böylesine iyi ağırlanmamıştık, İstanbul dışındaki yazarlar olarak.
  • O günden sonra 15 gün boyunca verilen LG Optimus modeli telefonları deneme fırsatım oldu. (Daha sonra deneyimlerimi tek bir yazıda da anlattım.) (Ve hatta bir de İstanbul dışındaki blog yazarlarına değer verdikleri için Excel İletişim için bir yazı daha yazdım :).)
  • 23 Temmuz 2010’da, Hereke‘deki yazlığımıza gidip bu yıl ilk kez denize girmiş oldum.

Ağustos 2010

  • Bu yıl izlediğim en iyi film olan Inception‘a gittim.
  • Bu ay, Hicri takvime göre Ramazan ayıydı ama su kaybı korkusundan ötürü çok az oruç tutabildim. Tuttuğum günlerde de susuzluk bana çok büyük zorluklar çıkardı (Ha, bahaneden sayılır mı, sayılmaz tabii. Keşke oruç tutabilseydim.)
  • Hayatımdaki en ilginç keşfi bu ay yapmış olabilirim.
  • Bu ay Gazi Üniversitesi‘nden resmen mezun oldum, üstelik bölüm beşincisi (veya altıncısı) olarak! 🙂
  • Bir de ayın son günü hamama gittim.

Eylül 2010

  • Ayın başında, mezuniyet işlemlerimi hallettim.
  • 05 Eylül 2010’da Kılıçdaroğlu‘nun Ankara mitingine katıldım.
  • 09 Eylül 2010 günü de Ramazan Bayramı’ydı.
  • Referanduma doğru basketbol aşkım kabardı, şampiyonaya doydum.
  • Referandum akşamı da hüzne doydum :D.
  • Aynı akşam Bodrum‘a doğru yola çıktım, ertesi sabah annemlerle Bodrum’da buluştuk ve tatilimize başladık.
  • Eylül ayının 21’i akşamına kadar tatildeydim; o gün eve döndüm. Hanefi Avcı‘nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” kitabına başladım ama bitiremedim, biraz ağır geldi.
  • 27 Eylül 2010’da diplomamı teslim aldım :).

Ekim 2010

  • Ayın başında, İzmit‘te bir girişimcilik eğitimine başladım.
  • 03 Ekim 2010’da, 1 buçuk yıldır aradığım kebapçıyı buldum! 🙂
  • 15 Ekim 2010’da, 15 Ekim 2008’de biten 6 aylık bir serüvenimi anlattığım yazı dizimi (Son Derece Başarısız Bir Aşk Hikayesi) yayınlamaya başladım.
  • 16 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla tekrar sevgili olduk :).
  • 18 Ekim 2010’da, Beyn’de yazdığım bir yazıdan dolayı ifade verdim.
  • 23 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla ayrıldık :D.

Kasım 2010

  • Ayın başında, Numan Kurtulmuş‘un yeni partisini açıkladığı toplantıya katıldım.
  • 10 Kasım 2010’da, iki arkadaşımla beraber Anıtkabir‘i ziyaret ettim.
  • 13 Kasım 2010’da, annem fena bir kaza geçirdi ve kolu iki yerinden kırıldı.
  • 22 Kasım 2010’da tam bir “bürokratik kâbus” yaşadım!
  • 24 Kasım 2010’da tekrar üniversiteli oldum :).
  • 25 Kasım 2010 da doğum günümdü :).
  • Ayın sonuna doğru bir yazarlık eğitimine başladım.
  • “Girişimcilik eğitimi”nin son dersi de, ayın son günüydü.

Aralık 2010

  • Aralık ayı epey hızlı geçti.
  • 20 Aralık 2010’da, mart ve/veya nisan aylarında aldatıldığımı öğrendim.
  • 21 Aralık 2010’da da Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana hapis istemiyle dava açtırdığını öğrendim.
  • 25 Aralık 2010, uyku sorunlarımı çözmek adına en büyük adımı attığım gündü.
  • Ayın sonuna doğru HTML5 ve CSS3 öğrenmeye başladım ve Beyn’in yeni teması üstünde çalışmaya başladım.
  • Yeni yıla İzmit‘te, ailemin yanında girdim.
5 Yorum

Melih Gökçek oldum!

Evet, bu da oldu :D.

Bugün Solaçek grubu ile güzel bir eylem gerçekleştirdik. Eylem, Melih Gökçek‘e Sevgililer Günü‘nde bir aşk mektubu yazarak kendisini Ankara halkı olarak terk ettiğimizi anlatan ufak bir mizansendi. İlgi gayet iyiydi. Basın da oradaydı, fotoğraflarımı falan çektiler :). Amatörce de olsa gayet başarılı bir eylem yapmış olduk.

Mektubu merak ediyorsanız, şöyle:

Melih,

Biz 15 yıldır zoraki seninle yaşıyoruz. Biz kalbi sola çekenler, sandığa gitmeyerek, bölünerek, karşımıza çıkanları cezalandırırken seni ödüllendirmiş olduk. Senin için bu Sevgililer günü çok zor olacak, biliyoruz; eleştirileri ve ayrılıkları sevmiyorsun ama seni bu yıl bir veda mektubu ile terk ediyoruz.

15 yıldır bize çektirmediğin kalmadı. Bir şekilde Ankara’nın başına geldin ama o günden pişman ettin bizi. Artık seni gördükçe sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Hem artık kalbimiz sola çekiyor.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ HAVAMIZI KİRLETTİN!

Çünkü havamızı zehirledin. Biz doğalgazla ısınmaya çalışırken sen bizden zorla fazla sayaç parası aldın. BOTAŞ’a borç taktın, senin yüzünden doğalgaz zamlandı. Sen de bunu fırsat bilip kömür dağıtmaya başladın. O kalitesiz kömürler yüzünden Ankara’ya kara bir sis çöktü, insanların genzi yandı, nefes alamadılar.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ SUYUMUZU KİRLETTİN!

Çünkü suyumuzu kirlettin. 2007 yazında suyumuz küt diye kesiliverdi. Tüm ülkede kuraklık vardı ama bir tek ülkenin başkenti susuz kaldı. Millet banyo yapamadı, abdest alamadı, dişlerini bile fırçalayamadı. Sen de dalga geçer gibi “Tatile çıkın!” dedin. Kanalizasyonlar koktu, millet kokudan sokağa çıkamaz oldu.

2008’de de getire getire Kızılırmak’ın zehirli suyunu getirdin. Bu zehri ispatlayan her raporu reddettin, bilim adamlarının sözlerine kulak tıkadın. Şimdi o su yüzünden insanlar dişlerini yine fırçalayamıyor. İnşaatlarda çimento tutmuyor, beton dağılıyor. Çamaşır makineleri kireçleniyor, kaloriferler tıkanıyor. Senin yüzünden damacana suyuna mahkum olduk.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ KENTİMİZİ KİRLETTİN!

Çünkü başkentimizi karmaşık, eciş bücüş bir şeye çevirdin. 15 yıldır adım atmayı paralı hale getirdin ama yollar hala harap, otobüsler hala antika, caddeler hala bozuk… Ankara’nın başına ilk geldiğinde hazır bitmiş metroyu açtın ama 15 yılda metroya 1 metre ray eklemedin. Kentsel dönüşümü rantsal dönüşüm diye anladın. Eymir Gölü’nün etrafına villa yapacağım diye, tuttun ülkenin en köklü üniversitelerinden biriyle dalaştın. Onu yaptın, bunu ettin, koskoca başkenti kasabadan bozma bir şehre dönüştürdün.

Artık kalbim sola çekiyor Melih, kusura bakma. Ayrılmalıyız. Üst geçitlerini, alt geçitlerini al; Kızılırmak’tan getirdiğin paslı sarı suyunu al; başkentimi bana geri ver Melih!

Sola’Çek

26 Yorum

Sodyum Asetat tecrübem

Sodyum Asetat tecrübem

[gom id=”DPjDO7IlXKI”]

Bu olay süper bir olay, öncelikle onu belirteyim. Ama en ufak hatanızda mutfağı, ikinci bir hatanızda ise sizi yakabilir. Beni yaktı en azından.

Sıcak buz diye dalga geçilebilen bu bileşiğin (CH3COONa) bir örneğini yukarıdaki videoda görebilirsiniz. Diğer örneği de şu son zamanlarda duymuş olabileceğiniz sihirli ısıtıcılar diyebiliriz. Bu sihirli ısıtıcılar sayesinde tek çıtlatmayla on beş saniyede 55 dereceye varan bir sıcaklığa sahip bir şeyimiz oluyor. Anlatayım.

Şöyle işliyor: Suda çözünen sodyum asetat ufak bir aktivasyon enerjisiyle, yani ufacık bir ısı yükselmesiyle katılaşıyor ve tepkime ekzotermik bir tepkime olduğu için ısı veriyor. Bu ısı enerjisi, sihirli ısıtıcıların 55 dereceye varan bir sıcaklığı 1 saate yakın bir süre boyunca (azalarak) vermesini sağlıyor.

Bendeki sihirli ısıtıcı şuydu:

[gom id=”CnH3w_B3vgo”]

Evet, tahmin edebileceğiniz gibi bir Sevgililer Günü hediyesiydi :). Vereceğim kişiye veremeyince ben kullanmaya devam ettim – zaten cillop gibi alet, atsa mıydım?

Neyse efendim, sihirli ısıtıcı da şöyle işliyor: İçindeki ufak metal parçasını çıtlatmamız (Biraz bükümlü bir yapıya sahip olduğu için metal iki taraflı olarak çıtlatılabiliyor.), bahsettiğim aktivasyon enerjisini açığa çıkarıyor ve on beş saniye içerisinde bütün jel yarı katı hale geçip 55 dereceye yakın bir sıcaklığa ulaşıyor. Elinizle tuttuğunuzda biraz yakıyor haliyle, ama korkunç bir sıcaklık değil; tam kıvamında ısınmış bir kalorifer gibi oluyor. Yarım saat ile kırk beş dakika boyunca içinde tepkimeler gerçekleşen bu ısıtıcı daha sonra tamamen katılaşıyor ve soğumaya başlıyor. Bir saat kadar şahane bir işlevi var yani. İşlevi kalmayınca da tekrardan sıvılaştırmak ve sonradan aynı prosedürü takip edip tekrar kullanabilmek için bu ısıtıcıyı kaynatmanız gerekiyor – 15 dakikadan uzun süre kaynatmanız gerekiyor, eğer ocakta unutursanız bu yazının iki paragraf sonrasını yaşarsınız. Kaynadıktan sonra da kaynattığınız suyun içinde soğumaya bırakıyorsunuz, soğuduğunda ise eski haline dönmüş oluyor.

Peki ben n’aptım da yandım? Anlatayım.

Organize İşler‘i izlemeye başlamıştım, arada da daha önceden kullandığım için katılaşan sihirli ısıtıcımı bir tencerenin ve tenceredeki suyun içine koyup kaynatmaya başladım. Filme daldım, sonra burnuma gelen turşumsu bir koku kafama dank diye çarpınca içeri koşup resmen yoğun bir sis kıvamına gelen dumanı gördüm. Hemen ocağın altını kapatıp önüme gelen kapı-pencere ne varsa açtım. Daha sonra hala duman çıkarmaya devam eden tencerenin içine bir bardak su dökme gafletinde bulundum.

O andan sonra beni birkaç saniye boyunca Allah korudu diyebilirim. Feci bir patlama sesiyle elimin muhtelif yerlerine ve tencerenin (bana göre) sağ tarafına sıçradı bütün şeyler. Hayatımdan üç dört yıl gidedursun, o patlamanın ocağın (bana göre) sağına değil de benim yüzüme doğru patlamamasını hala bir mucize olarak nitelendiriyorum. Dumandan benim de, babaannemin de etkilenmemesi ise Allah’ın bir başka hikmeti olsa gerek.

Yalnız şunu söyleyeyim, yanlış anlamadıysam (Kimya mühendisi adayı Buket‘e falan da sordum çünkü, anlattı.) bu olayın sodyum asetatla bir ilgisi yok, sihirli ısıtıcıda jelin içerisinde bulunduğu plastik ambalaj sebep oldu sanırım patlamaya. Aynı şekilde elimdeki yanmalara da sebep olan şey bu tuz değil (Evet, bunun bir tuz olduğunu söylemeyi unuttum: Asetik asit ile sodyum karbonatın tepkimesi sonucunda oluşur bu tuz.), yanmaların sebebi yalnızca elime gelen maddenin (Madde diyorum çünkü plastikle sodyum asetatın karışımı gibi sanırım.) korkunç bir sıcaklıkta olması.

Sonuç olarak, tek cümlede tek mesaj vermem gerekirse şunu derim: Bu sihirli ısıtıcılar şahane şeyler ama aman diyeyim ocakta unutmayın.

30 Yorum