"Enter"a basıp içeriğe geçin

Etiket: ankara

Ankara’nın en güzel yerini buldum

Atakule‘den Cinnah Caddesi‘ne doğru yürürken, daha önce görmediğim bir parkın tabelasını gördüm: Ankara Botanik Parkı. Yol kenarında park fikri pek hoşuma gitmediği için girmeyecektim ama müzikçalarım da yanımdayken, bir banka oturup yanımdaki kitabı (“Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı” – Ahmet Şerif İzgören) okumak için gireyim dedim.

Girişteki çocuk parkına yaklaştığımda baktım ki, park aşağı doğru dik bir yokuştan devam ediyormuş. “Allah Allah…” deyip oradan devam ettim. İki-üç çift saydım, fotoğrafçılara evlilik fotoğrafları çektiriyorlardı. Yokuşun sonuna geldiğimde ise ağzım açık kaldı: Ankara’da gördüğüm en güzel görüntüye sahip olan dev bir park vardı karşımda!

Kendimi çocuk gibi hissettim, kısa ve hızlı adımlarla parkı gezmeye koyuldum. Vikipedi‘deki bilgilere bakılırsa 65 bin metrekare gibi dev bir alan içerisinde 30 bin metre kare yeşil alan, 15 bin metrekare de sert zemin varmış. Neyse, güzel, yüksekçe bir yer bulup oturdum. (Engebe bol olduğu için, eğimli yerlere koydukları bankları zemine paralel yapmasalarmış, eğimi yok etselermiş güzel olurmuş.) Kitabımı okumaya başladım. Henüz kitabın başındaydım; zamanın nasıl geçtiğine hiç dikkat etmeden orada oturdum ve kitabı bitirdim. Saate baktığımda, tam 2 saat boyunca orada oturduğumu öğrendim. Geçtiğini hiç fark etmediğim 2 koca saat… Vay anasını sayın seyirciler! 🙂

Ankara‘daysanız, hiç vakit kaybetmeden gidin! Ankara‘da değilseniz, Ankara‘ya yolunuz düştüğünde kesinlikle uğrayın! Dileyenleri ben bile götürebilirim – herkes görmeli burayı!

Çektiğim fotoğraflar

Cep telefonuyla çektiğim için çok iyi fotoğraflar gösteremeyeceğim ama parkta (düğün fotoğrafçıları hariç) en aşağı 7-8 kişi daha gördüm, ellerinde kocaman kocaman fotoğraf makineleriyle fotoğraf çeken. Keşke onlardan fotoğraf isteseydim :).

Google Haritalar sayfasında başka fotoğraflara da ulaşabilirsiniz.

Harita

[ekle]embed[/ekle]

22 Yorum

2010 yılımın özeti

Ocak 2010

  • Yıla bol bol kitap okuyarak başladım.
  • 18 Ocak 2010’da, yaklaşık 3 ay sürecek bir ilişkiye başladım.
  • Finallerimden önce, sınıftan arkadaşlarla, hayatımdaki en uzun ve en istikrarlı ders çalışma eylemini gerçekleştirdim. Verdiğimiz araları da sayarsak toplam 12 saat çalıştık. Hatta bir dersi ben verdim.
  • 23 Ocak 2010’da Beyn 4. yılını bitirdi.
  • Ay boyunca, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin kurucu yönetim kurulu olarak beraber yazdığımız kitabın mizanpajıyla uğraştım. Zor işmiş.

Şubat 2010

  • Java dilini öğrenmeye kalkıştım. Hevesim kısa sürdü, ay sonuna kadar dayanamadı.
  • 14 Şubat 2010, hayatımda yalnız geçirmediğim ilk Sevgililer Günü oldu.
  • 17 Şubat 2010’da Aynes Tick Tack isimli besleyici içeceği keşfettim.
  • 27 Şubat 2010’da İstanbul‘daydım; Yeni Rakı‘nın etkinliği için.

Mart 2010

  • 100 Şınav Programı’na başladım.
  • 4. Ankara Kitap Fuarı‘na katıldım.

Nisan 2010

  • Nisan ayına “1 Nisan Melihi” şeklindeki 1 Nisan şakasıyla başladım :).
  • 1 terabaytlık bir harici sabit disk satın aldım. (Daha doğrusu ablam aldı.)
  • Şubat ayında Java öğrenmeye heves etmiştim, bu ay da Adobe Flash Builder öğrenmeye heves ettim. Bu heves de ay sonuna kadar sürmedi.
  • Cucina Makkarna” isimli güzel bir restoran, sosyal medya tanıtımı bağlamında beni davet etmişti, ona gittim.
  • Ece beni terk etti. (Bu cümle aklınızda kalsın, aralık ayının özetinde bu cümleyi hatırlayın.)

Mayıs 2010

  • Ayın başında, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin başkanlığını devraldım ve yönetim kurulunu oluşturdum.
  • Sosyal medya tanıtımı kapsamında bir başka restorana, Trilye Restoran‘a davet edildim. Hayatımda yediğim en güzel yemeklerden birini yedim.
  • 100 Şınav Programı‘nı bitirmek zorunda kaldım.
  • Ayın sonlarına doğru, Türkiye’nin en ünlü ve en başarılı blog yazarlarından birinin adını, soyadını ve resmini ifşa ettim. Anonimliğe saygı duymama rağmen bu arkadaşın anonimliği bir kalkan değil de bir silah gibi kullanması ve adının bilinmemesine güvenerek istediği herkese sataşması beni çok rahatsız ettiğinden böyle bir şey yaptım. Yine de yanlışı yanlışla düzeltmeye çalıştığım için yaptığım şeyin yanlış olduğunun bilincine vardım ve yazıyı yayından kaldırdım, kendisinden de özür diledim. Yaratılan gümbürtüyle beraber, dernek bünyesindeki bazı çıkarcı arkadaşlar beni dernekten dışlamaya kalktı ama…
  • …ayın sonunda, ayın başında kurduğum yönetim kurulunu dağıttım. Derneği kapatmadık ama yıl sonuna kadar da açmadık.

Haziran 2010

  • Mayıs ayının sonunda olanlar yüzünden, stresten “uyuz” olduğumu öğrendim. Gerçek “uyuz” yani. (“Halbuki her gün duş alan adamım.” diyordum ama uyuzun üç başlıca sebebi varmış: Salgın, stres ve beslenme yetersizliği.)
  • 06 Haziran 2010’da, hayatımda gördüğüm en korkunç dolu yağmurunu gördüm.
  • Finallere iyi çalıştık (sınıf arkadaşlarımla) ve dönem ortalaması olarak 4 üzerinden 3,96 ortalama yaparak okulumu bitirdim :).
  • 14 Haziran 2010’da da mezuniyet törenimiz vardı.
  • ATİ Bilgisayar Kursu‘nda staja başladım.
  • Liderlik Okulu‘nun eğitimleri başladı. (Tamam, bu biraz reklam oldu.)
  • 25 Haziran 2010’da, hayatımdaki ilk telekinetik tecrübeyi yaşadım. Daha anlamlı bir cümle kurayım: Hayatımda ilk kez beyin gücümle bir nesneyi hareket ettirdim.

Temmuz 2010

  • Ay boyunca stajım devam etti.
  • 08 Temmuz 2010’da LG‘nin yeni bir telefonunun lansmanı için İstanbul‘a çağırıldım. (Daha doğrusu Ankara‘dan üç arkadaş çağırıldık.) Abartmış olmayayım ama krallar gibi ağırladılar valla bizi. Daha önce hiçbir sosyal medya tanıtım etkinliğinde böylesine iyi ağırlanmamıştık, İstanbul dışındaki yazarlar olarak.
  • O günden sonra 15 gün boyunca verilen LG Optimus modeli telefonları deneme fırsatım oldu. (Daha sonra deneyimlerimi tek bir yazıda da anlattım.) (Ve hatta bir de İstanbul dışındaki blog yazarlarına değer verdikleri için Excel İletişim için bir yazı daha yazdım :).)
  • 23 Temmuz 2010’da, Hereke‘deki yazlığımıza gidip bu yıl ilk kez denize girmiş oldum.

Ağustos 2010

  • Bu yıl izlediğim en iyi film olan Inception‘a gittim.
  • Bu ay, Hicri takvime göre Ramazan ayıydı ama su kaybı korkusundan ötürü çok az oruç tutabildim. Tuttuğum günlerde de susuzluk bana çok büyük zorluklar çıkardı (Ha, bahaneden sayılır mı, sayılmaz tabii. Keşke oruç tutabilseydim.)
  • Hayatımdaki en ilginç keşfi bu ay yapmış olabilirim.
  • Bu ay Gazi Üniversitesi‘nden resmen mezun oldum, üstelik bölüm beşincisi (veya altıncısı) olarak! 🙂
  • Bir de ayın son günü hamama gittim.

Eylül 2010

  • Ayın başında, mezuniyet işlemlerimi hallettim.
  • 05 Eylül 2010’da Kılıçdaroğlu‘nun Ankara mitingine katıldım.
  • 09 Eylül 2010 günü de Ramazan Bayramı’ydı.
  • Referanduma doğru basketbol aşkım kabardı, şampiyonaya doydum.
  • Referandum akşamı da hüzne doydum :D.
  • Aynı akşam Bodrum‘a doğru yola çıktım, ertesi sabah annemlerle Bodrum’da buluştuk ve tatilimize başladık.
  • Eylül ayının 21’i akşamına kadar tatildeydim; o gün eve döndüm. Hanefi Avcı‘nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” kitabına başladım ama bitiremedim, biraz ağır geldi.
  • 27 Eylül 2010’da diplomamı teslim aldım :).

Ekim 2010

  • Ayın başında, İzmit‘te bir girişimcilik eğitimine başladım.
  • 03 Ekim 2010’da, 1 buçuk yıldır aradığım kebapçıyı buldum! 🙂
  • 15 Ekim 2010’da, 15 Ekim 2008’de biten 6 aylık bir serüvenimi anlattığım yazı dizimi (Son Derece Başarısız Bir Aşk Hikayesi) yayınlamaya başladım.
  • 16 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla tekrar sevgili olduk :).
  • 18 Ekim 2010’da, Beyn’de yazdığım bir yazıdan dolayı ifade verdim.
  • 23 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla ayrıldık :D.

Kasım 2010

  • Ayın başında, Numan Kurtulmuş‘un yeni partisini açıkladığı toplantıya katıldım.
  • 10 Kasım 2010’da, iki arkadaşımla beraber Anıtkabir‘i ziyaret ettim.
  • 13 Kasım 2010’da, annem fena bir kaza geçirdi ve kolu iki yerinden kırıldı.
  • 22 Kasım 2010’da tam bir “bürokratik kâbus” yaşadım!
  • 24 Kasım 2010’da tekrar üniversiteli oldum :).
  • 25 Kasım 2010 da doğum günümdü :).
  • Ayın sonuna doğru bir yazarlık eğitimine başladım.
  • “Girişimcilik eğitimi”nin son dersi de, ayın son günüydü.

Aralık 2010

  • Aralık ayı epey hızlı geçti.
  • 20 Aralık 2010’da, mart ve/veya nisan aylarında aldatıldığımı öğrendim.
  • 21 Aralık 2010’da da Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana hapis istemiyle dava açtırdığını öğrendim.
  • 25 Aralık 2010, uyku sorunlarımı çözmek adına en büyük adımı attığım gündü.
  • Ayın sonuna doğru HTML5 ve CSS3 öğrenmeye başladım ve Beyn’in yeni teması üstünde çalışmaya başladım.
  • Yeni yıla İzmit‘te, ailemin yanında girdim.
5 Yorum

Melih Gökçek oldum!

Evet, bu da oldu :D.

Bugün Solaçek grubu ile güzel bir eylem gerçekleştirdik. Eylem, Melih Gökçek‘e Sevgililer Günü‘nde bir aşk mektubu yazarak kendisini Ankara halkı olarak terk ettiğimizi anlatan ufak bir mizansendi. İlgi gayet iyiydi. Basın da oradaydı, fotoğraflarımı falan çektiler :). Amatörce de olsa gayet başarılı bir eylem yapmış olduk.

Mektubu merak ediyorsanız, şöyle:

Melih,

Biz 15 yıldır zoraki seninle yaşıyoruz. Biz kalbi sola çekenler, sandığa gitmeyerek, bölünerek, karşımıza çıkanları cezalandırırken seni ödüllendirmiş olduk. Senin için bu Sevgililer günü çok zor olacak, biliyoruz; eleştirileri ve ayrılıkları sevmiyorsun ama seni bu yıl bir veda mektubu ile terk ediyoruz.

15 yıldır bize çektirmediğin kalmadı. Bir şekilde Ankara’nın başına geldin ama o günden pişman ettin bizi. Artık seni gördükçe sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Hem artık kalbimiz sola çekiyor.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ HAVAMIZI KİRLETTİN!

Çünkü havamızı zehirledin. Biz doğalgazla ısınmaya çalışırken sen bizden zorla fazla sayaç parası aldın. BOTAŞ’a borç taktın, senin yüzünden doğalgaz zamlandı. Sen de bunu fırsat bilip kömür dağıtmaya başladın. O kalitesiz kömürler yüzünden Ankara’ya kara bir sis çöktü, insanların genzi yandı, nefes alamadılar.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ SUYUMUZU KİRLETTİN!

Çünkü suyumuzu kirlettin. 2007 yazında suyumuz küt diye kesiliverdi. Tüm ülkede kuraklık vardı ama bir tek ülkenin başkenti susuz kaldı. Millet banyo yapamadı, abdest alamadı, dişlerini bile fırçalayamadı. Sen de dalga geçer gibi “Tatile çıkın!” dedin. Kanalizasyonlar koktu, millet kokudan sokağa çıkamaz oldu.

2008’de de getire getire Kızılırmak’ın zehirli suyunu getirdin. Bu zehri ispatlayan her raporu reddettin, bilim adamlarının sözlerine kulak tıkadın. Şimdi o su yüzünden insanlar dişlerini yine fırçalayamıyor. İnşaatlarda çimento tutmuyor, beton dağılıyor. Çamaşır makineleri kireçleniyor, kaloriferler tıkanıyor. Senin yüzünden damacana suyuna mahkum olduk.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ KENTİMİZİ KİRLETTİN!

Çünkü başkentimizi karmaşık, eciş bücüş bir şeye çevirdin. 15 yıldır adım atmayı paralı hale getirdin ama yollar hala harap, otobüsler hala antika, caddeler hala bozuk… Ankara’nın başına ilk geldiğinde hazır bitmiş metroyu açtın ama 15 yılda metroya 1 metre ray eklemedin. Kentsel dönüşümü rantsal dönüşüm diye anladın. Eymir Gölü’nün etrafına villa yapacağım diye, tuttun ülkenin en köklü üniversitelerinden biriyle dalaştın. Onu yaptın, bunu ettin, koskoca başkenti kasabadan bozma bir şehre dönüştürdün.

Artık kalbim sola çekiyor Melih, kusura bakma. Ayrılmalıyız. Üst geçitlerini, alt geçitlerini al; Kızılırmak’tan getirdiğin paslı sarı suyunu al; başkentimi bana geri ver Melih!

Sola’Çek

26 Yorum

İlk yalnız sahurum

Yok len, melankolik bir yazı yazmayacağım. Aksine, sitcom tadında olacak.

Önce İmsak ile Güneş‘i karıştırdım, sahur Güneş‘te ediliyor sandım. Sonra 4 gibi, yani Ankara‘ya göre İmsak‘tan 53 dakika önce İmsak‘ta sahur etmem gerektiğini kavradım ve hemen en doyurucu besin olan krepten yapmaya başladım.

Su ve unu ekledikten sonra süt olmadığını gördüm, dünyam yıkıldı. Saat 4.15 bu arada. Çabuk toparlanıp içi artık hamur dolu kabı dolaba kaldırdım ve sahanda yumurta yapmaya karar verdim. Buzdolabının önüne bir adet yumurta düşürdüm bu sırada. Onu temizledim, kirli bez hala lavaboda.

Ama o da ne? Yağ da yok lan! Ağlayacaktım yeminle. Saat 4.20 oldu. Buzdolabını karıştırmaya başladım, ne var ne yok baktım. Domates çorbası buldum. Bol bol ekmeğim var (hala var), onu yapmaya karar verdim. Bu sırada mutfaktaki masada duran, içinde biraz su olan bardağı devirdim. Masanın yarısı hala ıslak.

Yapmaya başladım. Efendim paketin arkasında kaynayana kadar ocakta tutmamı, sonra da 10 dakika kısık ateşte pişirmemi söylüyor. Benim o kadar vaktim yok, saat olmuş 4 buçuk! 23 dakika sonra İmsak ve ben ocağa daha yeni koyuyorum yemeği. Şeytan girdi MSN‘e, sahur etmememi söyledi, oruç tutmayacakmışım. Küfredip engelledim şeytanı, ama düşünüyorum hakikaten imkansız gibi yemem.

Bu arada ekmeklere de Pınar Beyaz sürüyorum. Saat 4.35 gibi. Taşma sesini duydum, aynen şu vurguyla küfrettim: “haas…siik…TİİR!” Taşan çorbanın tencerede kalan bir kısmını tabağıma koydum ve içimden küfrederek Pınar Beyaz‘lı ekmeklerimle beraber çorbayı içmeye başladım.

İlk tabağı bitirdiğimde sahura 8 dakika kalmıştı ve ben çok açtım. “Yeter lan!” dedim -ama ünlem olarak dedim- ve ikinci tabaktan vazgeçip etrafı toplamaya başladım. Toplarken ezanı duydum.

Aferin bana, tek başıma sahur bile edemedim!

7 Yorum

Neden hep ben denk geliyorum bu ucubelere?

Efendim anladım artık, otobüs firmaları beni şaşırtmak ve kızdırmak için beni takip ediyorlar.

Rock Müzikaller konserine giderken -hatırlarsanız- gidişim Gürkan Turizm‘le, dönüşüm Efe Tur‘la oldu – muhteşem olmadı ama ikisi de. İkisinde de ağlayan bir(kaç) bebek vardı, ikisinde de kendimi farklı koltuklara atarak biletle gelen geçici hayat sigortalarını reddetmiştim.

BarışaRock‘tan dönerken yine Gürkan Turizm‘i seçmiştim ve bu sefer de muavin sarhoş çıkmıştı. Bu sefer sıra yine Efe Tur‘daydı efendim. Muavin resmen kıl yumağıydı.

Kısa bir zaman dilimi içerisinde, yolculuğun başlangıç kısımlarında iki kez art arda kaza tehlikesi atlattık. Bayanın biri haklı olarak sitem etti ve şoförden biraz yavaş gitmesini rica etti – kaldı ki şoför hakikaten hızlı gidiyordu, 4 buçuk ila 5 saatte bir sürede tamamlanan yol bu sefer 3 saat 45 dakikada bitti, üstelik 5 dakika geç çıkılmıştı. Şoförü savunmak adına muavinin verdiği cevap, kısa ve kıldı: “Otoyoldayız.” Kadın dumur oldu, ben ise uykuluydum o sırada ve bir cevap düşünemedim.

İkinci kıllığı bana oldu. Zınk diye kalkmışım (Fesatsın be okur!), susuzluktan ölüyorum. Kimseyi uyandırmamak adına şu yukarıdaki, muavini çağıran zımbırtıya bastım. Gelmedi. Kapatıp tekrar açtım o düğmeyi. Yine yok. Tekrarladım yaptığımı, nı-ıh, yok. Sonra Gökdemirler Tesisleri‘ne geldik, muavin de orta kapıya doğru yöneldi. Dikkatini sonunda çekip “15 dakikadır su isteyeceğiz, telef olduk burada.” diye sitem dolu bir beyanatta bulundum. Ne bir sorgu, ne bir sual, ne bir kontrol, ne de başka bir eylem gerçekleştirmeden “O tuş önden gözükmüyor.” dedi. Neyse ki bir şey dememe kalmadan hatasını anladı, kontrol de etti. Görünüyormuş önden. Benim gördüğümü görmeyip usul usul uzaklaştı oradan.

Üçüncü kıllığı bu sefer ben ona yaptım. İnanılmaz kısa bir sürede Ankara‘ya varmışız, aşağı inip bavulumu alacağım. Açık bagajdan aldım, muavin atladı: “Kontrol edebilir miyim?” Hani bir kısmı bavullara geçirilen, bir kısmı da size verilen zımbırtıdan var ya, onun kontrolünü istedi. “Peki.” dedim ve verdim o bendeki kısmı. Çantamı alıp gitmeden önce son derece imalı bir ses tonuyla “Doğru muymuş?” dedim. Son derece sinir olmuş bir ses tonuyla “Doğru.” diye karşılık verdi. Mutlu mesut evime döndüm.

Oh be, yazdım da rahatladım.

1 Yorum

İlk öpücük!

Sarhoşum efendim. Arkadaşlarla içmeden dönmek üzere metroya bineceğim. Hoşlanıp hoşlanmamak arasında kaldığım kızın tupturuncu, güzel saçlarını görüyorum ve beynim döne döne arkasından yaklaşıyorum. Kızmadığı için istediğim şekilde, şaka manalı bir sarkıntılıkla selamlıyorum. Sarılıyoruz birbirimize. Sarılırken yanlışlıkla (gerçekten yanlışlıkla) dudaklarımız birbirine değiyor. Metroya biniyoruz.

O da üç bira içmiş. Ben iki bira ve iki votkayla en sevdiğim sarhoşluk safhasındayım: çakırkeyiflik ile sarhoşluk arası. Tamamen anlamsız şeylerden konuşuyoruz. Karşımızdaki iki çocuk, çocuk olmalarına rağmen bizim tipimizle dalga geçercesine gülüyor bize. Sallamıyoruz.

Bir yurtta misafir öğrenci olarak kalacakmış, zira Turuncu başka bir şehirde yaşıyor. Üniversite eğitimi için Ankara’da. Dejavudan faydalanıp, daha önceki bir ayılığımı telafi etmeye çalışmak istiyorum ve bu sefer “Beni yurda bırakır mısın?” sözünü duymak yerine “Seni yurda bırakayım mı?” diyorum. Olumlu yanıt alıp hafif yalpalamalar eşliğinde geçiyoruz Beştepe Alt Geçidi’nden.

Patikamsı bir yokuştan çıkarken cazip bir teklif geliyor: “Şuraya, çimlere oturalım mı?” diyor Turuncu. Oturuyoruz. Hatta uzanıyoruz ve yıldızları izliyoruz bir süre. O sırada düşünüyorum: Olacak mı lan? Veya olmalı mı? Ciddi ciddi edebiyat yapıyorum kendi içimde. Kafam da acayip…

Yakınlaşma sürüyor, fakat inanılmaz yavaş. Yaptığım şeyi zaten eşzamanlı olarak sorguladığımdan kendimi tamamen romantizme veremiyorum. Zaten ortam da çok romantik değil: otoyol manzaralı bir patika. Çimlerdeki dikenler kıçımıza başımıza batıyor. Ben de Turuncu‘yla havadan sudan bahsetmeye çalışıyorum – ne de olsa bu tarz duygusal mevzularda tecrübem az ve bırakın konuşmayı, elimi nereye koyacağımı bile bilmiyorum. Sonra bi’ bakıyorum; kafası omzumda, benim kafam onun kafasına yaslanmış, dört kol iki vücudun etrafında, otoyolu seyrediyoruz. Otoyolu denize, arabaları balıklara benzeterek ortama zorla romantizm katıyoruz.

Sonrasını çok iyi hatırlamıyorum. Adrenalin olabilir, alkol olabilir… Bir şeyler hatırlamamı engelliyor. Hatırlayamadığım kısmın ardından dudaklarımdan öpülürken yakalıyorum kendimi. Öpüşmeyi bilmiyorum ki? Onun yaptıklarını taklit ediyorum. Oluyor gibi. İçimde ufak bir mutluluk duygusu var. Onu öperken, o da beni öperken, aklımdan geçen tek düşünce: “Oluyo’ lan!”

Öpüşme faslına ara veriyoruz. Mutlu gibiyim. Ona dönüyorum, “Turuncu,” diyorum, “ben bir şey bilmiyorum.” diyorum. Tahmin ettiğim gibi anlamıyor – amacım da bu zaten: Karşımdakine, onun anlayamayacağı bir giriş cümlesi kullanmak, ardından da meramımı anlatmak daha etkili oluyor. “Ben hiç ilişki yaşamadım hayatımda.” diyorum. Yalan. Bir ilişkim olmuştu, 1 ay boyunca MSN üzerinde süren yalan bir ilişki – ilişki bile denemez. Sonra kendi kendimi tekzip etme adına bunu da anlatıyorum – maksat dürüst olmak. Sonra öpüşmeye biraz daha devam ediyoruz.

Biraz ayılmış gibiyim ki, sanırım bu yüzden onu yurda götürmek için ayağa kalkıyorum, onu da kaldırıyorum. Yurda doğru yürüyüş kısmı sessiz. Elini tutuyorum, bakışıyoruz, “Acayip oldu böyle yav, ehehe!” diye bir espri yapıyorum. “Aynen ya.” diye karşılık veriyor ve anlıyorum, memnun bir şekilde elini bırakıyorum. Artık sarhoşlukla çakırkeyiflik arasındaki değil, çakırkeyiflikle ayıklık arasındaki safhadayım.

Az önceki muhabbetten sonra yolun geri kalanı korkutucu bir sessizlik içinde, ama ben bu sessizlikten yine de memnunum. Dudağımın kenarında hala onun kokusunu hissediyorum. Hoşuma da gidiyor – ilk öpücük sonuçta! Turuncu, “Buradan sonrasını yürüme istersen, uzun.” diyor. Kabul edip iki yanağından öpüyorum (niyeyse). Mırıldanarak “İğeceler.” diyorum. Sarhoşluktan değil de utançtan, böylesine bozuk bir “İyi geceler.” çıkıyor ağzımdan. Ve arkamı dönüp gidiyorum.

İşin kötüsü, ben bu kızdan hoşlanıp hoşlanmadığımı bilmiyorum.

8 Yorum