"Enter"a basıp içeriğe geçin

Etiket: ekşi sözlük

CHP milletvekili Murat Emir’le buluştuk

Ekşi Sözlük’ten @anarax‘ın organizasyonuyla 26 Nisan 2015 tarihinde yaptığımız Aylin Nazlıaka buluşmasının ardından, bu sefer de Dr. Murat Emir’le buluştuk. Eğlenceli, güzel bir buluşmaydı. Notlarımı buraya geçireyim dedim.

Buluşma 3’te başladı, bitirdiğimizde de saat 7 buçuğu geçiyordu. Murat Bey’in katılacağı bir düğün olmasaydı herhalde son metro seferinin saatine kadar sohbet ederdik. Doymadık yani.

İlk dakikalarda, Murat Bey bir düzeltme yaptı: Ekşi Sözlük’te geçtiği gibi ismi “Murat Metin Emir” değilmiş. Basına çıktığı ilk haberlerde ismi kimi gazete tarafından “Murat Emir”, kimi gazete tarafından “Metin Emir” diye yazılmış da, sonra bütün basın ona “Murat Metin Emir” demeye başlamış :). Bizim vesilemizle düzelir belki.

İlk açılan konulardan biri, CHP’ye katılımın zorluklarıydı. Ben de (haliyle) mart ayında yaşadığım tatsız üyelik tecrübemi anlattım :)

Sonra pozitif ayrımcılığın partilere katılıma olan etkisini tartıştık. Örneğin kadınların sırf kadın olduğu için bir partiye vekil olarak seçilmesinin doğru olmadığını, donanımlı da olması gerektiğini konuştuk. (CHP özelinde değil, bütün partiler için konuştuk.)

CHP’nin son haftalardaki terör olaylarına yaklaşımı da tartışma konularından biriydi. Gerçi bu konuda Murat Bey pek konuşmadı, onun yerine biz yorumlarda bulunduk. Milletvekili gelmiş bizi dinliyor, kaçırır mıyız fırsatı? :D

Ardından konu bir ara “seçimlerde popülist söylemlere” geldi. Murat Bey bu konuda epey katı: Oy kazanmak için popülist davranmak yerine, kendi düşüncesini (istisnasız) herkese aktarabileceğini düşünüyor ve o şekilde oy isteyeceğini söylüyor.

Popülist söylemlerden sonra konu terkrar terör olaylarına döndü, ve epey bir süre PKK terörü sorunu tartışıldı. Yalan olmasın, bu bölümde biraz sıkıldım :) zira bir noktadan sonra kısır bir tartışmaya dönüştü, biraz da gerildi ortam.

Ama olsun, genel olarak inanılmaz keyif verici bir muhabbet oldu. 7 buçuk civarında kalktık, Murat Bey’le vedalaştık. Kendi aramızda bir “buluşma kritiği” yapmak için bir kafeye geçtik. (Herkes gelmedi, 7 kişiydik.) O muhabbet de ayrıca keyifliydi :).

Gelen herkese teşekkür ederim, herkesin katkısı ayrı güzel oldu.

Not: Fotoğrafta buğulananlar İsrail ajanı değil, merak etmeyin, sadece sonradan fotoğrafta görünmek istemeyen Ekşi Sözlük yazarları.

2 Yorum

2011 yılımın özeti (1. bölüm)

Ocak 2011

  • Eve bir su sebili aldım. Yıl boyunca kullandık, çok iyi oldu, çok da güzel oldu tamam mı?
  • “Spirulina” hapı almaya başladım.
  • Mekân Kıraatevi‘ni keşfettim ve yıl boyunca gittim. Hala da çok seviyorum.
  • Beyn‘in yeni temasını ta o zamanlarda yapmaya başlamıştım ama yanlışlıkla tema dosyalarını sildiğim için baştan başlamak zorunda kaldım. Bu, aynı zamanda yeni temayı yapma çabasından soğumama da sebep oldu.
  • Zeitgeist: Moving Forward belgeselini izledim.
  • Liderlik Okulu‘nda “zaman yönetimi” eğitimine başladım.

Şubat 2011

  • TOBB ETÜ‘de, Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bir konferansına katıldım.
  • Beyn bu ayın ortalarına doğru, az daha çöküyordu :). Önce (05 Şubat 2011) Radikal ve Cumhuriyet gazetelerine çıktım, sonra (06 Şubat 2011) Hürriyet ve HaberTürk haricinde, aşağı yukarı bütün “internet gazetelerine”, sonra da (07 Şubat 2011) Ekşi Sözlük‘e çıktım. Siteye binlerce ziyaretçi gelirken, sitenin abonelik kısmını öne çıkarma fikri sadece son gün kafama dank etti!
  • Dava hakkında bir açıklama yazısı yazdım ama daha çok “açıklayamama yazısı” oldu.
  • Bu ay davam bir de Uykusuz‘a kapak oldu :).
  • 15 Şubat 2011’de sitem hack’lendi.

Mart 2011

  • Bursa‘ya gittim. Paçacı ailesini, Batuhan‘ı ve Okan‘ı gördüm.
  • Ayın ortasında, Liderlik Okulu‘nda “hızlı okuma eğitimi”ne başladım.
  • Buyology kitabını okumaya başladım.

Nisan 2011

  • Açık öğretimde okuyorum ya, hah, bu ayın 2’sinde ilk vizelerime girdim.
  • Aynı gün 5. Ankara Kitap Fuarı‘na da gittim.
  • Kur’an Verileri Açısından Laiklik” kitabını bitirdim.
  • Sarar‘dan çok güzel, çok kaliteli bir takım elbise satın aldım.
  • 21 Nisan 2011’de, Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana açtığı davanın ilk duruşması vardı, ona gittim.
  • Uzun zamandır beklediğim oyunu, Portal 2‘yi (Portal İki’yi?) satın aldım ve oynamaya başladım.
  • Buyology kitabını bitirdim.

Mayıs 2011

  • Bağımlılık yapan Haxball oyunuyla tanıştım.
  • Annemin Anneler Günü‘nü kutladık, İzmit‘te.
  • Kendi bilgisayarımdan Haxball oyununa erişimimi engelledim. Çünkü ÇOK oynuyordum.
  • İnternetime Dokunma!” eylemlerine katıldım.
  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘ne ilk kez gittim.
  • 19 Mayıs’ta The Swingle Singers‘ı dinledim.
  • Beyn‘in yeni temasına (ikinci kez) başladım.
  • Final sınavlarıma girdim. İyi geçmedi.
  • Bisiklet aldım! :)

Haziran 2011

  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘nde tahmin ettiğim kadar iyi bir hizmet alamadım.
  • Bir kez daha Gülizar‘la barıştım ve bir kez daha Gülizar‘dan ayrıldım.
  • 12 Haziran 2011’deki genel seçimlerde oyumu kullandım. Akşam vakti sandıklar açılınca, itiraf ediyorum, birazcık morardım.
  • Web tasarımda “zen coding” tekniğini öğrendim ve HTML kodlarını bu teknikle yazmaya başladım.
  • Hayatımda ilk kez Ankara Botanik Parkı‘na gittim. ÇOK beğendim.
  • Ailemle beraber, kuzenimin düğününe gittim. (Maalesef bu evlilik 6 aydan kısa sürdü, yıl sonunda sonlandırıldı.)
  • Hazır İstanbul‘dayken, birkaç gün orada kaldım. Ercüment Büyükşener, Hamza Şamlıoğlu, Murat Karakaş, Uğur Özmen ve Ömer Ekinci gibi güzel insanlarla buluştum, sohbet ettim. Birkaç gün ablamda, birkaç gün kuzenlerimde kaldım.

[yazidizi etiket=”yazi-dizisi-2011-yilimin-ozeti”]

Yorum Bırak

Bana Roaccutane önerdiler

ÖNEMLİ: Bu sayfanın içindeki Roaccutane hakkındaki yazıdan çok, sayfanın altına gelen on binlerce yorumdan faydalanmanızı tavsiye ederim. Roaccutane kullanıcılarının sıklıkla yorum yaptığı bu sayfaya siz de yorumlarınızla katkıda bulunabilir, sormak istediklerinizi sorabilir veya Roaccutane tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz.

Kendimi hastalık hastası olarak bile tanımlayabilirim ama ne yalan söyleyeyim, yan etkilerini gördükçe bu ilaçtan ölesiye korkmaya başladım.

Geçen günlerden 10 tanesinde (normal yoldan söylemem gerekirse, 10 gün boyunca) ufak bir cilt tedavisi gördüm. Sırtımdaki akneler (Evet, iğrenç.) yüzünden 10 gün boyunca her öğlen 12’de ve her gece yine 12’de Tetralet adlı bir haptan, Benzamycin diye bir kremden ve Cleacin isimli bir tonikten aldım. Sonuç falan alamadım ama.

İlaç tedavisinin sonuçlarını (var olmayan sonuçlarını) göstermek üzere bugün tekrar doktora gittim. İlaçların hiçbir işe yaramadığını söyler söylemez “Tamam, Roaccutane tedavisine başlıyoruz.” dedi – sırtıma bile bakmadan. 7 ay boyunca kullanacakmışım, günde iki doz – kaç miligram almam gerektiğini söylemedi. İlacı daha önce hiç duymadığım için “Peki, başlayalım.” dedim ama ilacın imzayla verildiğini söyleyince korktum, oturup doktordan ilacın nasıl bir şey olduğunu anlatmasını istedim. Cildi, özellikle dudakları çok kuruttuğundan bahsetti. Beni bu bile korkutmuştu, biraz daha düşünmek istediğimi söyleyip eve döndüm.

Bunlar öğlen 11 buçuk ile 12 arasında oldu. Şimdi saat 19.10 ve 15-20 dakikadır bu ilacı araştırmak üzere Ekşi Sözlük‘teki ilgili başlığı inceliyorum. İnceliyorum ama 6 sayfanın daha ilkini okuyunca ağlayasım geldi. Yan etkisi yalnızca ciltte kuruma değilmiş, en büyüğü bile değilmiş cilt kuruluğu! Sıralıyorum:

  • AĞIR DEPRESYON!
  • Eklem ağrıları
  • Düzensiz aralıklarla burun kanaması
  • Ciltte, özellikle dudaklarda ve gözlerde kuruma
  • Kolesterolde artış
  • Derinin aşırı hassaslaşması (Örneğin kaşınan yeri sertçe veya uzun süre kaşırsan direkt yara oluyormuş.)
  • Yanak şişmesi
  • Kemik yoğunluğunu azaltması (veya kemiklerdeki delik sayısını artırması)

…falan filan. Bu yan etkilerin çoğu (sanıyorum sadece depresyon ve cilt kuruluğu hariç, onlar prospektüste de yazıyormuş) yalnızca iddia. Ama tecrübeleri anlatan iddialar, bu yönden çok korkutucu.

Şimdi beni düşündüren en önemli yan etki, ağır depresyon. Depresyona (maalesef) meyilli olduğum ve geçmişimde farklı derecelerde depresyonlara girip çıktığım için (Bu depresyonların etkilerini Beyn’de bile görmüşsünüzdür.) bu yan etkinin bende de görüleceğinden çok korkuyorum. Bünyemin depresyonlara dayanıklı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim ve bu yüzden iradeli insanlar gibi “Geliyorum!” diyen bir depresyona göğüs geremem. Cildim kurur: bebe yağı var, dudak kremi var, Bepanthen var. Eklemlerim de ağrıyabilir: Ağrı kesici var, hem az biraz acıya dayanıklıyımdır. Ama depresyona çözüm yok. Var, antidepresan var ama antidepresan kullanmayı da pek istemiyorum; o ilaçlar depresyonun etkilerini minimuma indirmekle kalmıyor, seni bir ota dönüştürebiliyor. Ama tabii depresyonla karşılaşmamak da var; ilacı kullanan herkes depresyona girmiyor (örneğin lisede Roaccutane kullandığını öğrendiğim arkadaşlarımdan biri veya Ekşi Sözlük‘teki o sayfaya yorum yazan insanların bazıları).

Korkmama rağmen, sırtıma her baktığımda gördüğüm benekli cilt (Allah’tan aknelerin içi dolu değil, yalnızca kızarıklık halindeler) bana bu ilacı kullandırır diye düşünüyorum. Yalnızca Magnet Tıp Merkezi‘ndeki doktora değil, başka doktorlara da danışacağım ama “Hekime değil, çekene sor.” atasözümüzü uygulayarak soruyorum: Siz (veya bir tanıdığınız) bu ilacı kullandı mı? Kullandıysanız (kullandılarsa) ne gibi etkileri oldu?

11.626 Yorum

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)
Hakkında yazmaya en çok korktuğum film olacak bu. Yine de film tanıtımlarım arasında en iyi anlattığım, tanıttığım, incelediğim film olacak. Tanıtımlarımda hiç yapmadığım bir olaya girip, yazıyı bölümlere ayıracağım. Çok da mantıklı geldi, ileride izlediğim diğer filmler için de yapmayı düşünebilirim. Neyse.

Birinci Bölüm: Akan yazılar

Bu ilk bölümde filmde emeği geçen, tanıdığım (şahsen değil tabii ki, ismen) kişileri yazacağım. Yönetmenle başlayayım.

Tim Burton: Filmin yönetmeni.

Şimdi bu adamın yönetmenlik konusunda garip bir anlayışı olduğunu, sevmeyenler bile kabul ediyor. Yani sevilen veya sevilmeyen hiçbir zaman adamın stili değil, adamın garip stili.

Adamın yönettiği filmlerden şunları izledim:

  • Yönetmediği ama yapımcılığını üstlendiği The Nightmare Before Christmas (1993)
  • Beetlejuice (1988)
  • Planet of the Apes (2001)
  • Charlie and the Chocolate Factory (2005)
  • Ve tabii ki Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Hepsi, izlediğim tüm filmlerde duymadığım garip bir tür haz verdi bana – Charlie and the Chocolate Factory hariç, o filmi hiç sevmedim. Alttan alttan anlaşılmaz bir şeyler veriyor yani. Adam hakkında yapabileceğim tek yorum bu. Yine de daha fazla bilgi ve fikir sahibi olmak adına adamın filmlerini izleyip hakkında kısa bir araştırma yapmayı isterim. Bu konuda ilk yapacağım şey Sleepy Hollow‘u izlemek olacak mesela.

Johnny Depp: Filmin başrol oyuncularından – esas adam, Sweeney Todd.

Adamın doğuştan gelen -eğitim almamış zira- oyunculuk yeteneği, her türlü kılığa girebilmesine imkan veren değişken tipi (Charlie and the Chocolate Factory‘deki tipini, Pirates of the Caribbean serisindeki tipini ve bu filmdeki tipini karşılaştırın, demek istediğimi anlayacaksınız.), şimdi bir de üstüne gelen türkü çığırma yeteneği… Adam her şeyiyle saygı duyulası bir oyuncu, yine de Oscar‘sız bir adamcağız. Eh, bayanların tarafından bakarsak da çok yakışıklı imiş (Yalan, en fazla tipleri yakışıklıdır, hehe.).
Filmdeki rolü, her zamanki gibi üstüne cuk oturmuş.

Helena Bonham Carter: Filmin başrol oyuncularından – esas kız gibi ama değil, Mrs. Lovett.

Bu kadına Fight Club‘dan beri hastayım. Ne var ki, kapılmış. Hem de Tim Burton tarafından! Evli değiller, ama domestic partnership denilen bir kavram boyutunda birlikte yaşıyorlar. Hatta iki çocukları falan da varmış, beni ilgilendirmez, neyse. Bacımdır. Hastasıyım ama bacımdır, böyle de çelişkili hisler besliyorum kendisine karşı.

Oyunculuğu şahanedir, zaten sadece iki rolde izledim: Bu filmdeki Mrs. Lovett rolünde ve Fight Club‘daki Marla Singerrolünde. Gerçi Planet of the Apes‘te de oynamış ama o filmi iyi hatırlayamadığım için oradaki rolü hakkında bir yorum yapmam abes olur. Salaş görünümü şahane, ama IMDb sayfasına konulan resmi berbat. Eğer gerçek hayatta böyleyse vazgeçerim, sevmem lan ben bu kadını. Ehehe.

Alan Rickman: Filmin yardımcı oyuncularından – Judge Turpin.

Bu adamı daha geçen gün de, Perfume‘da izlemiş, hatta kendisinden bahsetmiştim. Tekrarlayayım: Harry Potter filmlerinde Snape karakterini canlandıran adam bu adam. Çok iyi kötü adam rolü yapar ama Perfume‘da görebileceğimiz üzere iyi adam rolü de yapabilir. Yine de kötü adam rolünü daha iyi yapar.

Timothy Spall: Bu adamı da Harry Potter filmlerinden tanıyabiliriz. Bu adam da çok iyi kötü adam yalakası rolü yapıyor. Dalga geçmiyorum, Harry Potter filmlerinde de öyle, burada da öyle, eminim başka filmlerde de öyledir.

İkinci Bölüm: Filmin geneli hakkındaki yorumlarım

Listelemezsem çatlarım. Spoiler niteliğinde ifadeler içerebilir. Buyrun:

  • Ben karanlık renk paletlerinin adamıymışım, onu anladım. Koyu kırmızı, açık gri, koyu gri, koyu ve soluk mavi, siyah, gümüş… Filmdeki renklere baktıkça kendimden geçtim yeminle.
  • Kanı sevmedim. Yani kanı genel olarak sevmediğimden değil, kanın yapaylığından hiç hoşlanmadım. Bilerek mi yapıldı bilmiyorum ama gerçekçi kan görebilseydim çok daha fazla zevk alacaktım filmden.
  • Londra‘ya giriş sahnesinde, kameranın (sanal kameranın diyelim) Fleet Sokağı‘na kadar hızlıca dolaşması, bence filmin en güzel sahnesiydi. Ayrıca bu sahnedeki hız ve müzik bana Beetlejuice‘u hatırlattı.
  • Küçük çocuktan (Ed Sanders) önce tiksindim (sesinden ve oyunculuk konusundaki yeteneksizliğinden ötürü), şimdi de çok sevmiyorum ama dinleyebiliyorum.
  • Dinleyebiliyorum zira filmin müziklerini indirdim, iki gündür 15 kere hatmetmişimdir tüm albümü.
  • Signor Adolfo Pirelli‘ye (Borat ve Ali G olarak da karşımıza çıkan Sacha Baron Cohen) herkes gibi çok güldüm. Sonradan psikopat bir şekilde ikinci kez karşımıza çıkınca da çok şaşırdım. İyi ki öldü. Ehehe.
  • Alan Rickman‘ı giderek daha da çok sevdim bu filmde. Tam bir kötü adam adamı bu be.
  • Anthony Hope rolündeki Jamie Campbell Bower‘ın sesinden önce tiksindim, şimdi parçalar arasında en çok dinlediğim parça Johanna. Ama kızı ilk gördüğü sahnede söylediği Johanna değil, Sweeney Todd‘un Judge Turpin‘i öldürememesine sebep olduktan bir süre sonra Johnny Depp ile birlikte söylediği Johanna.
  • Johanna denen kıza da (Jayne Wisener) aşık olduğumu belirtmek isterim. Çok aşırı bir güzelliği yok ama melek gibi bir sesi var. Hatta utanmadan söyleyebilirim ki; filmdeki en güzel sesli oyuncu. Üstelik oyunculuk konusundaki ilk tecrübesi bu film. Pardon, bir de müzikalde oynamış. Bu arada kızın güzelliğini merak edenleri şuraya alalım. Ana bana bunu al.
  • Johnny Depp‘in sesi o kadar güzel değilmiş ama yine de güzel. Ben bu kadar yetenekli bir adamdan daha iyi bir ses bekliyordum, olmadı. Problem değil. Devam et.
  • Helena Bonham Carter‘ın sesini hiç beğenmedim. Belki notaları doğru çıkardı ama güzel çıkarmadı. Sesi bazen çok rahatsız edici şekilde çıkıyordu.
  • Johnny Depp, profesyonel Türk berber Kamil Öztürk diye bir adamdan iki günlük hızlandırılmış ustura kullanma kursu almış. Adamın Johnny Depp‘e ders verilmesinden önce Johnny Depp, adamı test etmek için tıraş ettirmiş sakallarını. Tıraştan sonra çok etkilenmiş. Ama Kamil Öztürk, Johnny Depp‘i beğenmemiş pek :D.

Üçüncü Bölüm: Müzikal

Bu bölümde de spoiler niteliği taşıyan cümlelere rastlayabilirsiniz.

Bi’ kere çok iyi bir müzikal değil bu. The Phantom of the Opera çok iyi bir müzikaldir mesela – en azından benim zevkime göre. Ama çok değişik bir müzikal. Şöyle anlatayım: Müzikallerde genellikle karakterler sevgi ile coşup veya korku ile koşup şarkılar, türküler söyler. Bu müzikalde karısına tecavüz eden yargıcı öldürmeye çalışıp, öldüremeyip deliren adamın seri katilliğe adım atarken söylediği bir şarkı var: Epiphany.

Film bir müzikal uyarlaması bu arada. Bunu bilmeyen ve filmin başında çıkan kocaman yazıları okumayan gerizekalı Ekşi Sözlük yazarları “Keşke müzikal olmasaydı.” veya “Tim Burton‘ın diğer müzikali olan The Nightmare Before Christmas daha iyiydi.” tarzındaki, içinden dışına embesillik fışkıran yorumlar yapmışlar. Helal olsun diyoruz.

Müzikal hakkında bilgi vereyim. İlk kez 1 Mart 1979 tarihinde oynanmış bir Broadway müzikali. Tony Ödülü varmış bir tane de. Müzikalin çıkış şekli çok ilginç. Birçok kaynaktan birleştirdiğim ve edindiğim bilgi şu: Stephen Sondheim denen bir adam, Christopher Bond diye bir adamın oyununa (Sweeney Todd) dayanan Hugh Wheeler denen adamın kitabından yola çıkarak bu müzikali ve bestelerini yaratmış. Tim Burton‘ı da eklersek şöyle bir cümle ortaya çıkıyor:

Film; Christopher Bond‘un bir oyununa dayanan, Hugh Wheeler‘a ait bir kitaptan yola çıkarak oluşturulmuş, Stephen Sondheim‘ın yarattığı bir müzikalin Tim Burton tarafından sinemaya uyarlanmış hali.

Çüş. Kafa karıştırmaması açısından şu bilgiyle yetinmek de uygun sanırım: Müzikal Stephen Sondheim‘a ait, Tim Burton da bunu sinemaya uyarlamış.

Dördüncü Bölüm: Gerçek Sweeney Todd

1800 ortalarında yaşamış bir seri katil bu adam. Tam olarak nasıl seri katil olduğu bilinmese de, filmde gördüğünüz şeylerden bazıları bu efsaneyle (Evet, bu kişinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı da bilinmiyor.) kesişiyor.

Kurbanlarının boğazlarını kesmesi, bir düzenekle bodrum katındaki bir yere atması, Bayan Lovett‘ın da varlığı, Bayan Lovett‘ın etli pidelerine bu insanları atması falan… Gerçekten yaşanmış olması muhtemel bu olayları ve adamı filmin dışında düşününce mideniz kalkıyor.

Beşinci Bölüm: Kaynakça

O kadar hayvani bir yazı hazırladık, kaynakları da belirtelim, di’ mi?

Yoruldum be. Yazının sonuna kadar geldiyseniz tebrik ederim sizi.

9 Yorum

İstanbul gezim ve Harbiye Açıkhava Tiyatrosu Rock Müzikaller konseri!

Hiç tutmayayım, maddelere bakıverin:

  • 17.45’te Gürkan Turizm‘in otobüsüyle yola çıktım.
  • Gürkan Turizm‘le yola çıktım ve Efe Tur‘u seçmediğim için 50 kuruş daha az ödedim, ne kadar akıllıyım!” diye düşünürken önümdeki 4 küçük çocuğun bağırış ve çağırışlarına maruz kaldım. Dayanamayıp en arkadaki boş bir koltuğa geçtim.
  • Gürkan Turizm‘le yola çıktım ve Efe Tur‘u seçmediğim için 50 kuruş daha az ödedim, birkaç çocuk da kafamı ütüledi gerçi ama en arkaya geçtim, ne kadar akıllıyım!” diye düşünürken 19.10’da İstanbul‘a, Harem‘e vardım.
  • Harem‘den servisle Üsküdar‘a, Üsküdar‘dan vapurla Beşiktaş‘a geçtim. Birkaç kez daha binmiştim vapura hayatımda ama bu kadar güzel bir vapur seyahati yaşamamıştım. Hava temizdi ve güzeldi, ondandır.
  • Oradan 30A kodlu otobüsle Teşvikiye‘ye gittim. Otobüste küçük ve çok şirin bi’ zenci kızı vardı. Oradan oraya hopladı falan, fotoğrafını da çektim.
  • Oraya gidince bileti satmam gerekti, çünkü ablamın erkek arkadaşı Alkan abi bizi bedavaya sokacaktı içeri :D. 75 liralık biletimi 50 liraya sattım ve sonuç olarak 25 lira (75 eksi 20) (Yaaa, yaaa…) verip 45 liralık bir koltuğa oturmuş oldum.
  • Veee.. konser!
    • Sırasıyla Rent, Hair, Tommy, ara, Tommy (veyahut The Who’s Tommy), Jesus Christ Superstar, Aida ve We Will Rock You müzikallerinden parçalar seslendirdiler. Bazı yerlerde sıkıldım ama bunun sebebi müzikalleri tek tek değil, ikişer üçer parçasıyla seslendirdiklerinden oldu.
    • Rent‘te Pamela Spence ve Demet Evgar iki lezbiyenin bir şeylerinden oluşan bir parça seslendirdiler. Pamela Spence süperdi lan.
    • Hair‘de Demet Evgar coştu. Elindeki iki garip jonglör cismiyle harikalar yarattı, “Oha!” dedim.
    • Let the Sunshine In parçasının Hair müzikalinden çıktığını öğrendim.
    • The Who’s Tommy‘de esnedim.
    • Arada esnemeye devam ettim.
    • Jesus Christ Superstar‘da coştum. Hayko Cepkin‘i, marjinal bir İsa rolünde görmek nasip oldu, Akademi Türkiye ile tanınan (Ben tanımıyordum gerçi.) Cenk Yüksel‘i ise kanatlı melek şeklinde, direk soprano sesiyle gördüm, ağlayacaktım. İleride Jesus Christ Superstar‘ın tamamı falan oynanacaksa kesinlikle bu ikisi olmalı aynı rollerinde.
    • Jesus Christ Superstar‘da Demet Evgar bi’ sıçtı ki sormayın… İngilizce öğrenmeli, ama her ihtimalde bir dahaki sefere o rolü Pamela Spence falan oynamalı.
    • Müzikalde beğendiğim adamlardan birinin, Profesyonel yarışmasında dalga geçtiğim Barış Berker olduğunu gördüm az önce Ekşi Sözlük‘te. Bayağı başarılıydı ama bu sefer.
    • Aida müzikalinden seslendirdikleri parçaları çok sevdim.
    • We Will Rock You‘da ilk önce koro halinde Bohemian Rhapsody‘yi seslendirdiler. Ben sıçtıklarını düşündüm ama beğenenler de varmış. Sonra Ogün Sanlısoy çıktı sahneye! Önce We Will Rock You‘yu söyledik (Bize de söyletti.), sonra I Want it All‘u seslendirdi. En son koro geri döndü ve benim “Keşke çalsalar lan…” dediğim Somebody to Love‘ın içine sıçtılar.
    • Konser genelinde mikrofon problemleri vardı hep. Özellikle bir sahnede Özge Fışkın‘ın mikrofonu fırladı (fışk diye, ehehe), gitti normal mikrofon aldı geldi. Başka bir sahnede de adını bilemediğim bir adamın kafasına taktığı mikrofon çalışmayınca kulisten bir adam koşa koşa adamın eline bir mikrofon tutuşturdu, biz seyirciler yarılmakla yetindik.
    • Bi’ ara arkadaki kocaman ekrandaki janjanlı görüntüler yerini kocaman bir DVD logosuna bıraktı. Biz yine yarıldık.
    • Demir Demirkan nerede çıktı hatırlamıyorum ama bi’ sıçtı ki, böyle bir sıçış yok. Sözleri de prompter‘dan okumuş, aferin kendisine. Asiyim, grancım diye hazırlanmadı mı ne?
    • Gümüş‘ten tanınan (Ben yine tanımıyorum :D.) Ayça Varlıer‘in performansları da çok etkileyiciydi. Kadında ne ses varmış be, bi’ de dizilerde oynuyor. Yazık.
    • Profesyonel‘den gelen başka bir yarışmacı da Demet Tuğcu‘ydu. Kızcağız İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Opera Sahne Sanatları Şan Bölümü‘nü bitirmiş, niye daha fazla rol vermiyorsunuz?
    • En güçlü sesler olarak Pamela Spence‘i ve yukarıda bahsettiğim falsetto performansıyla Cenk Yüksel‘i seçtim. Ben seçtim gerçi, benim seçimimden ne olur, hehe.
    • Fotoğraf çekemedim efendim. Arkalarda oturuyor oluşumuz, sahnenin karanlıklığı, benim makinanın en hafif karanlıkta sıçması… gibi sebeplerden dolayı bozuk bozuk fotoğraflar, bir de Demir Demirkan‘ın sıçtığı performanslardan birinin videosu var şu an elimde. Hepsi 2 buçuk pezoya satılık.
  • Konser bitiminde ablamın evine dönüp kanepeye yattım.
  • 8’de kalkıp 9’a çeyrek kala çıktım evden.
  • Geldiğim yolun tersini giderek Efe Tur‘a ulaştım.
  • “Bu sefer Gürkan Turizm‘i seçmemekle iyi ettim. Nedir canım alt tarafı 50 kuruş! Ne kadar akıllıyım!” diyene kadar arkamdaki çocuk koltuğuma vurup bağırmaya başladı. “Yeter ulan!” diye bağırmak isteyip, bağıramayıp yine arka koltuklardan birine geçtim. Şansıma tüküreyim.

Süper bir tecrübe oldu benim için. Bileti aldıktan hemen sonra aldığıma pişman olmuştum ama iyi ki gitmişim. Süperdi lan!

16 Yorum