"Enter"a basıp içeriğe geçin

Etiket: morgan-freeman

The Dark Knight (2008)

Açık ara farkla en beğendiğim filmin tanıtımına hoşgeldiniz. Hiç giriş falan yapmadan filmde sevdiğim ve sevmediğim şeyleri bir bir anlatmaya geçiyorum. Yalnız uyarayım, filmi hala izlemediyseniz (yuh size ve) bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemeye ihtiyaç duymayabilirsiniz.

The Joker

Filme gidip de The Joker‘a hasta olmayan yoktur sanıyorum.

Bu karakter, tüm sinema tarihi boyunca gelmiş geçmiş en psikopat ve en korkutucu kötü adam olmuştur sanıyorum – Dünyayı Kurtaran Adam‘da alakasız bir yerde kameranın önünde bağıran canavar maskeli adamlar müstesna elbette. Bakışları, makyajı, saçı, kostümü, gülüşü, yaraları, yalanıp durması ve en önemlisi zihniyetiyle (para için değil, zevk için, kaos yaratmak için kötülük yapmak) The Joker, Heath Ledger sayesinde dünyanın en kötülüksever karakteri olmuştur benim gözümde.

Karakteri canlandıran Heath Ledger, rolünü oynadıktan sonra evinde ölü bulunduğunda haberi pek önemsememiştim fakat filmi izledikten sonra böyle bir değerin yok olduğunu düşünerek gerçekten üzüldüm ve dün gece ciddi ciddi adam için dua ettim. Böylesine bir yetenek artık dünyaya fazla mı görüldü yoksa dünya için tehlikeli olduğuna mı karar verildi bilmiyorum ama, böylesine manyak, böylesine sorunlu bir karakteri yaratmak için 1 ay bir otel odasına kapandığını okuduğum Heath Ledger‘ı daha çok filmde görmek isteyecektik, eğer aramızdan ayrılmış olmasaydı. Yine de iyi yönden bakmaya çalışırsak, adamın kariyerinin zirvesinde yaşamını yitirdiğini düşünebiliriz.

The Joker‘ı bugüne kadar en iyi Jack Nicholson‘ın oynadığını söylerlermiş fakat filmin bir diğer oyuncusu (uşak), İngiltere‘de ömür boyu başarı ödülüne ve sir unvanına layık görülen Michael Caine‘in anlattığına göre Heath Ledger bir sahnede rolünü öylesine iyi oynamış ki, The Joker‘la o sahnede ilk kez karşılaşan Michael Caine, düştüğü dehşetten dolayı repliklerini unutmuş, öylece kalakalmış. (Kaynak)

Otel odasına kapanma meselesini de anlatayım: Heath Ledger, canlandıracağı The Joker karakterine tam anlamıyla bürünebilmek; The Joker karakterinin duruşunu, psikolojisini ve sesini kendine göre biçimlendirmek amacıyla bir otel odasında tek başına 1 ay boyunca kalıyor. Bir günlük tutmaya başlıyor ve bu günlüğe The Joker‘ın ağzından duygu ve düşüncelerini aktarıyor. Karakterin psikopatlığını artırabilmek amaçlı hareketlerini takip edip esinlendiği karakterler de A Clockwork Orange‘ın baş karakteri Alex ve Sex Pistols‘ın ünlü basçısı Sid Vicious. (Kaynak)

Rolüne böylesine itinayla çalışan ve bu sayede de gelmiş geçmiş en başarılı oyunculuklardan birini sergileyen Heath Ledger‘ı tüm oyuncuların örnek almasını diliyorum. Ve herkesin ilk kez aynı tespiti yapıyormuşçasına söylediği şeyi tekrarlıyorum: Bu film bir Batman filmi değil, bir The Joker filmidir. Hatta filmin isminde Batman kelimesinin olmamasının sebebi de bu olabilir.

Senaryo ve Kurgu

Ben bir sinema otoritesi değilim ama sinemaya kişisel bakış açıma göre bir filmi izlerken ilk dikkat ettiğim şey oyunculuk, ikincisiyse senaryo ve kurgudur. Zaten Heath Ledger, Christian Bale, Michael Caine ve Morgan Freeman yeteri kadar sağlam bir kadro. Üstüne bir de bu kadar şaşırtıcı bir senaryo olunca (Filmin yarısını ağzım açık seyrettim ve hatta birkaç sahnede şaşkınlıkla “Hass.ktir!” diye bağıracak gibi oldum.) filmin IMDB‘de bir süre ilk sıraya oturması, neredeyse tüm gişe rekorlarını kırması falan normal karşılanacak şeyler haline geliyor.

Görsellik

Bu da bir filmde dikkat ettiğim üçüncü şeydir. Görsellikten kastım yalnızca görsel efektler değil, bu filmdeki tek görsellik de görsel efektler değil zaten. Batmobile, Batpod, şu Lamborghini marka araba, Batman‘in yeni kıyafeti falan bir yana, gördüğüm en görkemli patlamalardan birini gösterdi bana The Dark Knight: şu Gotham General Hospital‘ın patlama sahnesi.

Ha, bu konuda sevmediğim bir şey de var ama: iyice New York‘a benzemiş bir Gotham. İlk filmde (Batman Begins) en azından birazcık gotiklik mevcuttu, şimdi o da kalmamış. Sırf bu yüzden filmin senaryosunu yazmasına ve bu kadar güzel yönetmesine rağmen Christopher Nolan‘ı silip tam anlamıyla gotik bir yönetmeni, Tim Burton‘ı üçüncü filmde görmeyi isterdim.

Amerika Reklamı

Gördüğüm en Amerikan reklamcısı filmlerden biri bu film. Yok silah Çin malı değil diye dalga geçip “Bir dahaki sefere Amerika malı kullan dostum.” diyen bir Harvey Dent (Bu herife de değineceğim.), iki gemideki suçluların ve vatandaşların birbirlerini patlatmayacak kadar süpersonik bir erdeme sahip olmaları (Ortadoğu‘yu dümdüz etmeye ant içen de Madagaskar‘dı zaten.), yine gemideki vatandaşların oylama yapacak kadar demokrasi aşığı olmaları… Yine de böyle bir bilinçaltı reklamcılığının film keyfimi bozmasına izin vermedim.

Harvey Dent

The Joker ne kadar psikopat bir karakterse, Harvey Dent de o kadar gerizekalı bir karakter, onu gördüm bu filmde. Bu salak karaktere ve karakteri oynamaya çalışan yeteneksize (Aaron Eckhart) birkaç sorum olacak:

  1. Sen kimsin de, Bruca Wayne‘in sevgilisini çalıyorsun ulan?
  2. Filmi izleyene göre on beş dakikada, hikayeye göre en fazla birkaç günde kötü adama nasıl dönüşüyorsun lan? O kadar kısa sürede The Joker‘ın dediklerine kanacak kadar dönmeysen nasıl oldu da savcıyken o kadar temiz kalmayı başardın, bir mafyanın rüşvetini falan almadın?
  3. Senin gözün hiç kurumuyor mu be adam? Bir göz kapağın olmadan o gözü o kadar hengamede nasıl temiz tutuyorsun? (O değil de o yüzün o yarısını nasıl yapmışlar lan? Süper olmuş.)
  4. Kötü adamlar genellikle gerizekalı olmaz. Sen Batman‘in kıyafetine tek kurşun atıp niye gözünü adamdan çekiyorsun? Bilmiyor musun polisin oğlunu kafasından vuracakken Batman de senin beynine beynine vuracak, a beyinsiz?

Önemli: Harvey Dent karakterini, Two-Face‘e dönüşmeye başlayana kadar ben de çok seviyordum. Ama ne zaman ki The Joker‘a inandı, iki dakikada Batman‘i, polis şefini falan satıverdi, o zaman daha bi’ sinirle bakmaya başladım adama.

Sonuç

Bu kadar kötülememe rağmen, en çok haz aldığım, en heyecanla seyrettiğim, en psikopat karakteri gördüğüm, en sevdiğim film oldu The Dark Knight. Yazının başında bir parantezde belirttiğim gibi; filmi izlemediyseniz yuh size. Ben bile bu kadar geç kaldığım için azaptan ölüyordum, siz nasıl yaşıyorsunuz be? Gidin izleyin, sinemada izleyin ama. Bilgisayar başında izlemeyi beklerseniz veya izlerseniz filme yazık olur. Ben ANKAmall‘da, yarım basketbol sahası büyüklüğünde bir ekranda ve arasız (on dakika ara olmadan) izledim. Siz de benzer bir keyif almak için gerekirse şehir dışına çıkın ve bulabileceğiniz en kaliteli sinema salonuna girip bastırın parayı, izleyin. Mısıra, kolaya falan gerek yok, abur cuburun yokluğunu fark etmeyeceksiniz.

11 Yorum

Evan Almighty (2007)

İlk filmde çok daha fazla gülmüştüm, ama bu film de en çok güldüğüm filmler arasında rahatlıkla ilk 10’a girer. Yeminle.

Serinin ilk filmi Bruce Almighty ve The 40 Year Old Virgin‘den tanıdığımız Steve Carell‘ı bu sefer Hz. Nuh olarak görmek pek şaşırtıyor. Özellikle oyunculuk adına çok iyi eleştiriler alan Steve C

Ehehe, şaka yapıyorum. İkinci paragrafa böyle Sinema dergisi incelemesi gibi başlayayım dedim ama tutamadım kendimi, patladım. Neyse.

Efendim Steve Carell‘ı izleyen bilir, harika bir mimik yönetimi var adamda. İlk film olan Bruce Almighty‘nin en hatırlanası sahnesinde fazlasıyla gördük bu yeteneğini ve sözler hiçbir anlam içermemiş olsa da anıra anıra öldük gülmekten. Hatta şimdi yeniden izledim ve bilgisayar karşısında 32 dişimi çıkartarak anırıyorum şu satırları yazarken bebeğim. Neyse.

Ne diyordum? Film, evet. Öncelikle film 200 milyon dolara mal olmuş, ki hatırlatırım War of the Worlds filmi 180 milyon dolara mal edilmişti. Filmde Tanrı, ki ben ona Allah da derim, Bruce Banner‘dan sonra Evan Baxter‘a bir iş veriyor. Görevi, yaklaşan sele (tufana veya) karşı bir gemi yapması. Bunu yaparken tamamen eski usül kullanmasını istiyor Allah, ve ailesiyle birlikte yapıyor falan, gerisini anlatırsam filmin zevki kaçacak. O değil de sel bölümünün bazı sahnelerinde efekt kullanmamışlar, gerçek su kullanmışlar. Kıl oldum abi.

Spoiler içerikli bölüm:

En beğendiklerime geçmeden önce gördüğüm, yapılan göndermelere değinmezsem olmaz:

  • İncil’in Genesis şeyinin 6. şeyinin 14. şeyine zaten açıkça değiniliyor.
  • Emlakçının adı Eve Adams. Bilmeyenler için: Eve, bizim Havva; Adam ise bizim Adem oluyor.
  • Bir sahnede Evan arabayla evine giderken caddedeki bir sinemada oynayan filmin adı The 40 Year Old Virgin Mary. O bölümde sandalyede düşebilirdim.
  • Başka hatırlamıyorum. Hafızam da sözde kuvvetlidir hani.

En beğendiklerime geçeyim madem:

  • Bittabi Steve Carell. Hatta Gilmore Girls‘ün Lorelai Gilmore‘u Lauren Graham kişisi. Çok tatlı bir kadın ve çok iyi bir oyuncu. Valla lan.
  • Allah’ın Evan‘a bir gemi inşa etmesini emrederken, yardımcı olsun diye verdiği Building an Ark for Dummies kitabı.
  • Üstte bahsettiğim sinemada oynayan filmin adı.
  • Evan‘a yeni giysisi bahşedildikten sonra giysisiyle, uzun sakallarıla ve uzun saçlarıyla ailesiyle akşam yemeği yerken büyük oğlunun “I hope this isn’t our last supper.” demesi, diğer iki çocuğun ve benim yarılmamız.
  • Bir sahnede arabada arkasını görüp de yoktan var olan koyunları görünce “Şiiiiii…” diye başlayıp, T harfini beklerken P harfi ile bitirmesi (hala anlamayan canım okurlarım için: Sheep).
  • Allah rolünde oynayan Morgan Freeman‘ın, mutlu sona doğru Evan‘ın hep yaptığı dansını yapması.
  • Hatta hemen ardından bir tablet daha indirmesi, tabletin üstünde “I now issue a new commandment: Thou shalt do the dance.” yazması.

Sonuç olarak Jim Carrey‘yi gözlerim fırıl fırıl arasa da (Gerçekten, filmin bir yerinde çıkar da bizi sevindirir sanmıştım.) çok beğendiğim bir film oldu. Puan vermemek için zor tutuyorum kendimi valla.

Yorum Bırak