"Enter"a basıp içeriğe geçin

Etiket: tim burton

7 Kocalı Hürmüz (2009)

7 Kocalı Hürmüz

Filmi belli bir yapı çerçevesinde yorumlamak yerine “Ahmet Hakan twit’i” türünde maddeler sıralayacağım:

  • Nurgül Yeşilçay meğer ne güzel bir kadınmış ya? Yemin ederim hiç fark etmemiştim, filme kadar.
  • Nurgül Yeşilçay meğer ne yetenekli bir kadınmış ya? Yemin ederim hiç fark etmemiştim, filme kadar.
  • Ayrıca Gülse Birsel‘in dişi kimliğini de tanımış olduk. En başından (ta GAG zamanından) beri Gülse Birsel‘in, kendi dişiliğini böyle ön planda tuttuğu bir halini görmemiştik.
  • Şimdi tek tek saymayayım… veya sayayım: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Memet Ali Alabora (Evet, “Memet” diye yazılıyormuş.), Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz, Öner Erkan, Cem Karakaya, Ezel Akay (hem yönetmeni, hem oyuncusu), Müjdat Gezen, Halit Akçatepe, Erol Günaydın, Zihni Göktay… Böyle geniş kadrolu kaç film gördük son yıllarda?
  • Müziklerin bir kısmının Vokaliz‘den olması sürpriz olmasa da çok hoştu – özellikle Yangın Var yorumları. Onların seslendirdikleri haricindekilerden de en güzeli El Hubb‘du herhalde.
  • El Hubb‘un sözlerine dikkat edince dumur oluyorsunuz. Azgın erkeklerde feci etki yaratır bu :).
  • El Hubb, “kayıtsız şartsız aşk” demekmiş; divan edebiyatında yeri büyükmüş. Kesin olmayan bu bilgileri Ekşi Sözlük‘ten edindim.
  • İme Prezakias Çiftetellisi de harika olmuş. Öner Erkan‘a sevgim ve saygım bi’ kat daha arttı.
  • Yine de tartışmasız biçimde en eğlenceli şarkı, Türk Sanat Müziği makamlarından biriyle söylenen bir Goethe şiiri olan An Belinden‘di. (Şiirin Türkçesi de buradaymış.)
  • Hallaç Rüstem‘i oynayan Öner Erkan, film boyunca beni en çok güldüren karakterdi. Sonrasında da kekeme berber (Berber Hasan) rolündeki Cengiz Küçükayvaz var.
  • En son Takva‘da bir tarikat görevlisi olarak gördüğüm Erkan Can‘ı bu sefer namaz kılmayı bilmeyen bir laz uşağı olarak görmek garip oldu :).
  • Nurgül Yeşilçay‘ın Berber Hasan‘la (Cengiz Küçükayvaz) konuşurken, bir de Fişek Ömer‘le (Sarp Apak) takındığı tavırlar muhteşemdi ama hiç yalan söylemeyeceğim, Tabip Hüsrev‘in (Memet Ali Alabora) Hürmüz‘ü (Nurgül Yeşilçay) muayenesi sahnesi favori sahnemdir. Allah kimseye böyle işve, böyle cilve yapan bir kadın nasip etmesin. En azından bana nasip etmesin. Veya etsin. Veya etmesin, kafayı yerim ya. Veya etsin tamam.
  • Ezel Akay‘ın filmleri çok güzel, çok eğlenceli oluyor ama Tim Burton‘vari bir abartı var ya, ona inceden kıl oluyorum. Bir de “görüntü sürekliliği” mi deniyor, ne deniyor bilmiyorum (kameralarda bir açıdan diğerine geçtiğinde iki farklı görüntü izleme hissi doğuran hata) ama ondan çok yapıyor Ezop. Bunu bilerek yapıyor da olabilir, bilemedim. Neredesin Firuze‘de de çok vardı mesela bu hatadan. Gerçi bilerek yapıyorsa daha fena.
  • Senaryo kurgusu şahane. Sadık Şendil‘in aynı adlı eserinde de bu şekilde mi bilmiyorum, eğer öyleyse Türkçe edebiyat içerisinde benim gördüğüm en karmaşık, en başarılı kurgu buydu.
  • Haluk Bilginer‘in bu kadar kötü oynadığını ilk kez görüyorum. Halbuki Türk sinemasında en sevdiğim kişilerden biri o.
  • Ayrıntılarıyla da, genel olarak da acayip eğlenceli bir film. Türk sinemasına güveni olmayan kim varsa özellikle izlesin, otursun aşağı. Türk sineması şahanedir.
  • Son not: Filmin internet sitesi de çok güzel olmuş. Yüklenirken verilen bilgiler de çok eğlenceli.
2 Yorum

The Dark Knight (2008)

Açık ara farkla en beğendiğim filmin tanıtımına hoşgeldiniz. Hiç giriş falan yapmadan filmde sevdiğim ve sevmediğim şeyleri bir bir anlatmaya geçiyorum. Yalnız uyarayım, filmi hala izlemediyseniz (yuh size ve) bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemeye ihtiyaç duymayabilirsiniz.

The Joker

Filme gidip de The Joker‘a hasta olmayan yoktur sanıyorum.

Bu karakter, tüm sinema tarihi boyunca gelmiş geçmiş en psikopat ve en korkutucu kötü adam olmuştur sanıyorum – Dünyayı Kurtaran Adam‘da alakasız bir yerde kameranın önünde bağıran canavar maskeli adamlar müstesna elbette. Bakışları, makyajı, saçı, kostümü, gülüşü, yaraları, yalanıp durması ve en önemlisi zihniyetiyle (para için değil, zevk için, kaos yaratmak için kötülük yapmak) The Joker, Heath Ledger sayesinde dünyanın en kötülüksever karakteri olmuştur benim gözümde.

Karakteri canlandıran Heath Ledger, rolünü oynadıktan sonra evinde ölü bulunduğunda haberi pek önemsememiştim fakat filmi izledikten sonra böyle bir değerin yok olduğunu düşünerek gerçekten üzüldüm ve dün gece ciddi ciddi adam için dua ettim. Böylesine bir yetenek artık dünyaya fazla mı görüldü yoksa dünya için tehlikeli olduğuna mı karar verildi bilmiyorum ama, böylesine manyak, böylesine sorunlu bir karakteri yaratmak için 1 ay bir otel odasına kapandığını okuduğum Heath Ledger‘ı daha çok filmde görmek isteyecektik, eğer aramızdan ayrılmış olmasaydı. Yine de iyi yönden bakmaya çalışırsak, adamın kariyerinin zirvesinde yaşamını yitirdiğini düşünebiliriz.

The Joker‘ı bugüne kadar en iyi Jack Nicholson‘ın oynadığını söylerlermiş fakat filmin bir diğer oyuncusu (uşak), İngiltere‘de ömür boyu başarı ödülüne ve sir unvanına layık görülen Michael Caine‘in anlattığına göre Heath Ledger bir sahnede rolünü öylesine iyi oynamış ki, The Joker‘la o sahnede ilk kez karşılaşan Michael Caine, düştüğü dehşetten dolayı repliklerini unutmuş, öylece kalakalmış. (Kaynak)

Otel odasına kapanma meselesini de anlatayım: Heath Ledger, canlandıracağı The Joker karakterine tam anlamıyla bürünebilmek; The Joker karakterinin duruşunu, psikolojisini ve sesini kendine göre biçimlendirmek amacıyla bir otel odasında tek başına 1 ay boyunca kalıyor. Bir günlük tutmaya başlıyor ve bu günlüğe The Joker‘ın ağzından duygu ve düşüncelerini aktarıyor. Karakterin psikopatlığını artırabilmek amaçlı hareketlerini takip edip esinlendiği karakterler de A Clockwork Orange‘ın baş karakteri Alex ve Sex Pistols‘ın ünlü basçısı Sid Vicious. (Kaynak)

Rolüne böylesine itinayla çalışan ve bu sayede de gelmiş geçmiş en başarılı oyunculuklardan birini sergileyen Heath Ledger‘ı tüm oyuncuların örnek almasını diliyorum. Ve herkesin ilk kez aynı tespiti yapıyormuşçasına söylediği şeyi tekrarlıyorum: Bu film bir Batman filmi değil, bir The Joker filmidir. Hatta filmin isminde Batman kelimesinin olmamasının sebebi de bu olabilir.

Senaryo ve Kurgu

Ben bir sinema otoritesi değilim ama sinemaya kişisel bakış açıma göre bir filmi izlerken ilk dikkat ettiğim şey oyunculuk, ikincisiyse senaryo ve kurgudur. Zaten Heath Ledger, Christian Bale, Michael Caine ve Morgan Freeman yeteri kadar sağlam bir kadro. Üstüne bir de bu kadar şaşırtıcı bir senaryo olunca (Filmin yarısını ağzım açık seyrettim ve hatta birkaç sahnede şaşkınlıkla “Hass.ktir!” diye bağıracak gibi oldum.) filmin IMDB‘de bir süre ilk sıraya oturması, neredeyse tüm gişe rekorlarını kırması falan normal karşılanacak şeyler haline geliyor.

Görsellik

Bu da bir filmde dikkat ettiğim üçüncü şeydir. Görsellikten kastım yalnızca görsel efektler değil, bu filmdeki tek görsellik de görsel efektler değil zaten. Batmobile, Batpod, şu Lamborghini marka araba, Batman‘in yeni kıyafeti falan bir yana, gördüğüm en görkemli patlamalardan birini gösterdi bana The Dark Knight: şu Gotham General Hospital‘ın patlama sahnesi.

Ha, bu konuda sevmediğim bir şey de var ama: iyice New York‘a benzemiş bir Gotham. İlk filmde (Batman Begins) en azından birazcık gotiklik mevcuttu, şimdi o da kalmamış. Sırf bu yüzden filmin senaryosunu yazmasına ve bu kadar güzel yönetmesine rağmen Christopher Nolan‘ı silip tam anlamıyla gotik bir yönetmeni, Tim Burton‘ı üçüncü filmde görmeyi isterdim.

Amerika Reklamı

Gördüğüm en Amerikan reklamcısı filmlerden biri bu film. Yok silah Çin malı değil diye dalga geçip “Bir dahaki sefere Amerika malı kullan dostum.” diyen bir Harvey Dent (Bu herife de değineceğim.), iki gemideki suçluların ve vatandaşların birbirlerini patlatmayacak kadar süpersonik bir erdeme sahip olmaları (Ortadoğu‘yu dümdüz etmeye ant içen de Madagaskar‘dı zaten.), yine gemideki vatandaşların oylama yapacak kadar demokrasi aşığı olmaları… Yine de böyle bir bilinçaltı reklamcılığının film keyfimi bozmasına izin vermedim.

Harvey Dent

The Joker ne kadar psikopat bir karakterse, Harvey Dent de o kadar gerizekalı bir karakter, onu gördüm bu filmde. Bu salak karaktere ve karakteri oynamaya çalışan yeteneksize (Aaron Eckhart) birkaç sorum olacak:

  1. Sen kimsin de, Bruca Wayne‘in sevgilisini çalıyorsun ulan?
  2. Filmi izleyene göre on beş dakikada, hikayeye göre en fazla birkaç günde kötü adama nasıl dönüşüyorsun lan? O kadar kısa sürede The Joker‘ın dediklerine kanacak kadar dönmeysen nasıl oldu da savcıyken o kadar temiz kalmayı başardın, bir mafyanın rüşvetini falan almadın?
  3. Senin gözün hiç kurumuyor mu be adam? Bir göz kapağın olmadan o gözü o kadar hengamede nasıl temiz tutuyorsun? (O değil de o yüzün o yarısını nasıl yapmışlar lan? Süper olmuş.)
  4. Kötü adamlar genellikle gerizekalı olmaz. Sen Batman‘in kıyafetine tek kurşun atıp niye gözünü adamdan çekiyorsun? Bilmiyor musun polisin oğlunu kafasından vuracakken Batman de senin beynine beynine vuracak, a beyinsiz?

Önemli: Harvey Dent karakterini, Two-Face‘e dönüşmeye başlayana kadar ben de çok seviyordum. Ama ne zaman ki The Joker‘a inandı, iki dakikada Batman‘i, polis şefini falan satıverdi, o zaman daha bi’ sinirle bakmaya başladım adama.

Sonuç

Bu kadar kötülememe rağmen, en çok haz aldığım, en heyecanla seyrettiğim, en psikopat karakteri gördüğüm, en sevdiğim film oldu The Dark Knight. Yazının başında bir parantezde belirttiğim gibi; filmi izlemediyseniz yuh size. Ben bile bu kadar geç kaldığım için azaptan ölüyordum, siz nasıl yaşıyorsunuz be? Gidin izleyin, sinemada izleyin ama. Bilgisayar başında izlemeyi beklerseniz veya izlerseniz filme yazık olur. Ben ANKAmall‘da, yarım basketbol sahası büyüklüğünde bir ekranda ve arasız (on dakika ara olmadan) izledim. Siz de benzer bir keyif almak için gerekirse şehir dışına çıkın ve bulabileceğiniz en kaliteli sinema salonuna girip bastırın parayı, izleyin. Mısıra, kolaya falan gerek yok, abur cuburun yokluğunu fark etmeyeceksiniz.

11 Yorum

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)
Hakkında yazmaya en çok korktuğum film olacak bu. Yine de film tanıtımlarım arasında en iyi anlattığım, tanıttığım, incelediğim film olacak. Tanıtımlarımda hiç yapmadığım bir olaya girip, yazıyı bölümlere ayıracağım. Çok da mantıklı geldi, ileride izlediğim diğer filmler için de yapmayı düşünebilirim. Neyse.

Birinci Bölüm: Akan yazılar

Bu ilk bölümde filmde emeği geçen, tanıdığım (şahsen değil tabii ki, ismen) kişileri yazacağım. Yönetmenle başlayayım.

Tim Burton: Filmin yönetmeni.

Şimdi bu adamın yönetmenlik konusunda garip bir anlayışı olduğunu, sevmeyenler bile kabul ediyor. Yani sevilen veya sevilmeyen hiçbir zaman adamın stili değil, adamın garip stili.

Adamın yönettiği filmlerden şunları izledim:

  • Yönetmediği ama yapımcılığını üstlendiği The Nightmare Before Christmas (1993)
  • Beetlejuice (1988)
  • Planet of the Apes (2001)
  • Charlie and the Chocolate Factory (2005)
  • Ve tabii ki Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Hepsi, izlediğim tüm filmlerde duymadığım garip bir tür haz verdi bana – Charlie and the Chocolate Factory hariç, o filmi hiç sevmedim. Alttan alttan anlaşılmaz bir şeyler veriyor yani. Adam hakkında yapabileceğim tek yorum bu. Yine de daha fazla bilgi ve fikir sahibi olmak adına adamın filmlerini izleyip hakkında kısa bir araştırma yapmayı isterim. Bu konuda ilk yapacağım şey Sleepy Hollow‘u izlemek olacak mesela.

Johnny Depp: Filmin başrol oyuncularından – esas adam, Sweeney Todd.

Adamın doğuştan gelen -eğitim almamış zira- oyunculuk yeteneği, her türlü kılığa girebilmesine imkan veren değişken tipi (Charlie and the Chocolate Factory‘deki tipini, Pirates of the Caribbean serisindeki tipini ve bu filmdeki tipini karşılaştırın, demek istediğimi anlayacaksınız.), şimdi bir de üstüne gelen türkü çığırma yeteneği… Adam her şeyiyle saygı duyulası bir oyuncu, yine de Oscar‘sız bir adamcağız. Eh, bayanların tarafından bakarsak da çok yakışıklı imiş (Yalan, en fazla tipleri yakışıklıdır, hehe.).
Filmdeki rolü, her zamanki gibi üstüne cuk oturmuş.

Helena Bonham Carter: Filmin başrol oyuncularından – esas kız gibi ama değil, Mrs. Lovett.

Bu kadına Fight Club‘dan beri hastayım. Ne var ki, kapılmış. Hem de Tim Burton tarafından! Evli değiller, ama domestic partnership denilen bir kavram boyutunda birlikte yaşıyorlar. Hatta iki çocukları falan da varmış, beni ilgilendirmez, neyse. Bacımdır. Hastasıyım ama bacımdır, böyle de çelişkili hisler besliyorum kendisine karşı.

Oyunculuğu şahanedir, zaten sadece iki rolde izledim: Bu filmdeki Mrs. Lovett rolünde ve Fight Club‘daki Marla Singerrolünde. Gerçi Planet of the Apes‘te de oynamış ama o filmi iyi hatırlayamadığım için oradaki rolü hakkında bir yorum yapmam abes olur. Salaş görünümü şahane, ama IMDb sayfasına konulan resmi berbat. Eğer gerçek hayatta böyleyse vazgeçerim, sevmem lan ben bu kadını. Ehehe.

Alan Rickman: Filmin yardımcı oyuncularından – Judge Turpin.

Bu adamı daha geçen gün de, Perfume‘da izlemiş, hatta kendisinden bahsetmiştim. Tekrarlayayım: Harry Potter filmlerinde Snape karakterini canlandıran adam bu adam. Çok iyi kötü adam rolü yapar ama Perfume‘da görebileceğimiz üzere iyi adam rolü de yapabilir. Yine de kötü adam rolünü daha iyi yapar.

Timothy Spall: Bu adamı da Harry Potter filmlerinden tanıyabiliriz. Bu adam da çok iyi kötü adam yalakası rolü yapıyor. Dalga geçmiyorum, Harry Potter filmlerinde de öyle, burada da öyle, eminim başka filmlerde de öyledir.

İkinci Bölüm: Filmin geneli hakkındaki yorumlarım

Listelemezsem çatlarım. Spoiler niteliğinde ifadeler içerebilir. Buyrun:

  • Ben karanlık renk paletlerinin adamıymışım, onu anladım. Koyu kırmızı, açık gri, koyu gri, koyu ve soluk mavi, siyah, gümüş… Filmdeki renklere baktıkça kendimden geçtim yeminle.
  • Kanı sevmedim. Yani kanı genel olarak sevmediğimden değil, kanın yapaylığından hiç hoşlanmadım. Bilerek mi yapıldı bilmiyorum ama gerçekçi kan görebilseydim çok daha fazla zevk alacaktım filmden.
  • Londra‘ya giriş sahnesinde, kameranın (sanal kameranın diyelim) Fleet Sokağı‘na kadar hızlıca dolaşması, bence filmin en güzel sahnesiydi. Ayrıca bu sahnedeki hız ve müzik bana Beetlejuice‘u hatırlattı.
  • Küçük çocuktan (Ed Sanders) önce tiksindim (sesinden ve oyunculuk konusundaki yeteneksizliğinden ötürü), şimdi de çok sevmiyorum ama dinleyebiliyorum.
  • Dinleyebiliyorum zira filmin müziklerini indirdim, iki gündür 15 kere hatmetmişimdir tüm albümü.
  • Signor Adolfo Pirelli‘ye (Borat ve Ali G olarak da karşımıza çıkan Sacha Baron Cohen) herkes gibi çok güldüm. Sonradan psikopat bir şekilde ikinci kez karşımıza çıkınca da çok şaşırdım. İyi ki öldü. Ehehe.
  • Alan Rickman‘ı giderek daha da çok sevdim bu filmde. Tam bir kötü adam adamı bu be.
  • Anthony Hope rolündeki Jamie Campbell Bower‘ın sesinden önce tiksindim, şimdi parçalar arasında en çok dinlediğim parça Johanna. Ama kızı ilk gördüğü sahnede söylediği Johanna değil, Sweeney Todd‘un Judge Turpin‘i öldürememesine sebep olduktan bir süre sonra Johnny Depp ile birlikte söylediği Johanna.
  • Johanna denen kıza da (Jayne Wisener) aşık olduğumu belirtmek isterim. Çok aşırı bir güzelliği yok ama melek gibi bir sesi var. Hatta utanmadan söyleyebilirim ki; filmdeki en güzel sesli oyuncu. Üstelik oyunculuk konusundaki ilk tecrübesi bu film. Pardon, bir de müzikalde oynamış. Bu arada kızın güzelliğini merak edenleri şuraya alalım. Ana bana bunu al.
  • Johnny Depp‘in sesi o kadar güzel değilmiş ama yine de güzel. Ben bu kadar yetenekli bir adamdan daha iyi bir ses bekliyordum, olmadı. Problem değil. Devam et.
  • Helena Bonham Carter‘ın sesini hiç beğenmedim. Belki notaları doğru çıkardı ama güzel çıkarmadı. Sesi bazen çok rahatsız edici şekilde çıkıyordu.
  • Johnny Depp, profesyonel Türk berber Kamil Öztürk diye bir adamdan iki günlük hızlandırılmış ustura kullanma kursu almış. Adamın Johnny Depp‘e ders verilmesinden önce Johnny Depp, adamı test etmek için tıraş ettirmiş sakallarını. Tıraştan sonra çok etkilenmiş. Ama Kamil Öztürk, Johnny Depp‘i beğenmemiş pek :D.

Üçüncü Bölüm: Müzikal

Bu bölümde de spoiler niteliği taşıyan cümlelere rastlayabilirsiniz.

Bi’ kere çok iyi bir müzikal değil bu. The Phantom of the Opera çok iyi bir müzikaldir mesela – en azından benim zevkime göre. Ama çok değişik bir müzikal. Şöyle anlatayım: Müzikallerde genellikle karakterler sevgi ile coşup veya korku ile koşup şarkılar, türküler söyler. Bu müzikalde karısına tecavüz eden yargıcı öldürmeye çalışıp, öldüremeyip deliren adamın seri katilliğe adım atarken söylediği bir şarkı var: Epiphany.

Film bir müzikal uyarlaması bu arada. Bunu bilmeyen ve filmin başında çıkan kocaman yazıları okumayan gerizekalı Ekşi Sözlük yazarları “Keşke müzikal olmasaydı.” veya “Tim Burton‘ın diğer müzikali olan The Nightmare Before Christmas daha iyiydi.” tarzındaki, içinden dışına embesillik fışkıran yorumlar yapmışlar. Helal olsun diyoruz.

Müzikal hakkında bilgi vereyim. İlk kez 1 Mart 1979 tarihinde oynanmış bir Broadway müzikali. Tony Ödülü varmış bir tane de. Müzikalin çıkış şekli çok ilginç. Birçok kaynaktan birleştirdiğim ve edindiğim bilgi şu: Stephen Sondheim denen bir adam, Christopher Bond diye bir adamın oyununa (Sweeney Todd) dayanan Hugh Wheeler denen adamın kitabından yola çıkarak bu müzikali ve bestelerini yaratmış. Tim Burton‘ı da eklersek şöyle bir cümle ortaya çıkıyor:

Film; Christopher Bond‘un bir oyununa dayanan, Hugh Wheeler‘a ait bir kitaptan yola çıkarak oluşturulmuş, Stephen Sondheim‘ın yarattığı bir müzikalin Tim Burton tarafından sinemaya uyarlanmış hali.

Çüş. Kafa karıştırmaması açısından şu bilgiyle yetinmek de uygun sanırım: Müzikal Stephen Sondheim‘a ait, Tim Burton da bunu sinemaya uyarlamış.

Dördüncü Bölüm: Gerçek Sweeney Todd

1800 ortalarında yaşamış bir seri katil bu adam. Tam olarak nasıl seri katil olduğu bilinmese de, filmde gördüğünüz şeylerden bazıları bu efsaneyle (Evet, bu kişinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı da bilinmiyor.) kesişiyor.

Kurbanlarının boğazlarını kesmesi, bir düzenekle bodrum katındaki bir yere atması, Bayan Lovett‘ın da varlığı, Bayan Lovett‘ın etli pidelerine bu insanları atması falan… Gerçekten yaşanmış olması muhtemel bu olayları ve adamı filmin dışında düşününce mideniz kalkıyor.

Beşinci Bölüm: Kaynakça

O kadar hayvani bir yazı hazırladık, kaynakları da belirtelim, di’ mi?

Yoruldum be. Yazının sonuna kadar geldiyseniz tebrik ederim sizi.

9 Yorum