"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a1

Shoot ‘Em Up (2007)

Shoot 'Em Up (2007)

Michael Davis diye bir adam “Lan ne zamandır vurdulu kırdılı ve senaryosuz, bi’ boka benzemeyen bir film çekilmiyor.” demiş kendi kendine ve gaza gelip bu filmi yapmaya kalkmış. Torpil mi bulmuş artık n’apmış ama Clive Owen, Monica Belluci ve Paul Giamatti kişilerini kadroya eklemeyi ve filmi uzun metrajlı olarak çekmeyi başarmış. Çok ciddi söylüyorum bu kadar torpil bulmak bile bir başarıdır ve bu başarısından dolayı Michael‘ı gönülden kutluyorum.

Şu andan itibaren spoiler içerikli bilgi vereceğim ama bizzat ben okumanızı ve filmi izlememenizi istiyorum. Ayrıca komik olmaya çalışıyormuşum gibi gözükebilir ama sadece filmdeki ayrıntıları yazacağım. Hazırsanız buyrun:

Film bir otobüs durağında başlıyor. Hiçbir şeyden habersiz durakta havuç yiyen kahramanımız Smith (Ajan Smith veya buradaki Bay Smith ile karıştırmayın.), önünden hamile bir kadın ve onu vurmaya çalışan bir adam görünce kavga çıkarmaya karar verir ve silahlı adamı yediği havuçla öldürüp kadının bebeğinin kordonunu, kordona ateş ederek keser. Sonra kadın ölür, Smith de bebeği alıp kaçar.

Tanıdığı bir fahişeyle (DonnaMonica Belluci) maceradan maceraya atılacağından habersiz havuç yemeye ve bebeği öldürmek için peşine takılan adamları tek tek kafalarından vurarak öldürmeye devam eden Smith, karşısına çıkan kötü adam Hertz‘i (Paul Giamatti) silahsızken yakalamış olsa bile vurmaz, Hertz konusunda sürekli bir kabızlık içerisindedir. İlginçtir ki sürekli kafalarından vurularak ölen tipler de hiçbir şekilde, hatta Smith‘le aralarında 3-4 metre varken bile bizim kabızı vuramamaktadırlar. Smith de yağ tankerine ateş edip fışkıran yağları sırtına sürerek yerde kayıp adamları kafasından kafasından vurmaya devam eder.

Filmin sonlarına doğru film bitiyor. Filmde toplam 100 adam öldürülmüş. Filmin sonunda Hertz ölüyor ve Smith, fahişeyle aşk yaşar. Muhtemelen evlenirler ve Smith sevaba girer falan işte.

İzlemeyin filmi. Ha, silahlı çatışma sahnelerinin çoğu muhteşem, onlar için izlenebilir ama ben sırf silah sahneleri için 2 saatimi harcadığıma pişmanım. Gerçi sadece silahlı çatışma sahneleri değil, Monica Belluci‘nin göğüsleri ve bacakları da filme renk katmış :). Yine de bilseydim iki saatimi vermezdim filme.

10 Yorum

Türkiye Blog Konferansı '07 tecrübem

Hemen anlatayım madde madde:

  • Gitmeden önce yemek yedim, yemekte saçımın ne kadar dağıldığını fark ettim ve berbere gidip saçımı şekle şemale sokmaya karar verdim.
  • Berbere gittim, adam saçıma resmen jöle sıçtı. “Abi n’olur daha fazla sürme.” dedikçe dayadı jöleyi, Memoli gibi oldum. Sonra bi’ de saç spreyi sıktı saçıma tam oldu.
  • Yıldız Teknik Üniversitesi‘ne vardığımda beni karşılayan kişi Doctus‘tan dostum Ersin (Static) oldu.
  • Oditoryuma gittik, konferans salonuna girdik.
  • Biz geldikten 15 dakika kadar sonra konferans başladı:
    • Açılış konuşmasını Microsoft Türkiye genel müdürü Çağlayan Arkan yaptı. Açılış konuşmasından ziyade uzunca bir reklamdı, blog’larla ilgili (kendi blog’unun reklamı dışında) hiçbir şey konuşmadı.
    • Sonrasında kürsüye Mert Ulaş çıktı, Türk Blog Yazarları‘nın yaratıcısı. Eğlenceli bir konuşma yaptı, özellikle Nike‘ın bir reklamında Beckham’ın kafasının üstüne kendi kafasını yapıştırması süperdi :D.
    • Hemen sonrasında Webrazzi, Blograzzi gibi ünlü oluşumların (sanırım) sahibi Arda Kutsal geldi. Adamda ne karizma varsa artık, ağzımız açık dinledik saloncak. Hakikaten çok iyi bir konuşmacıymış ama, sahneyi falan çok iyi kullandı.
    • Ve işte geldik konferansa gelmemdeki en büyük etmene: Eda Suner vardı efendim bu sefer stüdyoda. Stüdyoda diyorum çünkü yapılan şeyin bir panel olması gerekirken Eda Sultan seyirciye dönerek konuşma zahmetine bile girmeyip, muhatap olarak yalnızca panel moderatörünü aldı ve ağzından çıkan her kelime moderatöre karşıydı, bize değil. Kendisiyle övünüp durması bir yana, bir de Serap Ezgü programındaymış gibi kendisini eleştirenlere defalarca, art arda “Ay canları sağ olsun, ben onları öyle de seviyorum.” tarzı büyüklük bende kalsın beyanatlarıyla olayı hakikaten bir kadın programından farksız hale getirdi. Yanındaki Devletşah Özcan ise gayet başarılı hikayesini anlatıp beğenimizi topladı. Eda Suner olayı öyle saçma bir boyuta getirmiş olmasa çok güzel sorularım vardı, ama stüdyoda gerginlik yaşansın istemedim. Hakikaten öyle ama; çünkü bir de benim sorularıma car car cevap vermeye kalksaydı onunla beraber benim de itibar sıfırlanacaktı. Aslında düşünüyorum da, öyle soruları her ihtimalde sormak saçmalık olacaktı, zaten kendi kendisini rezil etti.
    • Sözde panel‘in ardından yarım saatlik bir ara verildi. Arada Mert Ulaş ile konuştum, sonra yerimize geri döndük Ersin‘le. Dışlanmış hissettim lan kendimi, herkes profesyonel profesyonel takılıyorken ben öyle çılgın gibi seke seke geziyorum falan :D.
    • Sonra Alemşah Öztürk ve Murat Buyurgan‘ın çok güzel iki tane konuşmasını izledik. Özellikle Alemşah Öztürk‘ün konuşması bana göre konferansın en önemli konuşmasıydı.
    • Hemen sonrasında A. Selim Tuncer‘in -biraz uzun olsa da- bir konuşmasını izledik.
    • En sona atlamak istiyorum: Tunç Kılınç, Özgür Alaz ve Cihan Kurt‘un katıldığı bir panel daha vardı. Selim Tuncer‘in konuşması biraz uzun sürdüğünden dolayı bu panel biraz (yarım saat kadar) gecikmeli olarak başladı ama konferansın en eğlenceli kısmıydı. Sebebi ise hiç görmediğim bir rahatlık içerisindeki Tunç Kılınç‘tı. Konuşmanın başında hafiften yadırgasam da, bilgi dağarcığının da kendi gibi geniş olduğunu görüp (ehe) üç kişinin paslaşmasıyla dolu paneli izledim. Hakikaten çok eğlenceliydi.
    • Ve bitti.
  • Evet bitti.

Evet.

2 Yorum

Alarm çalmadan alarmı fark ettim lan!

Çok acayipti. Çok net hatırlamıyorum ama rüyayı görmeye devam ederken rüya bir anda durdu. Bir anki duraklamanın sebebinin, alarm müziği olarak kullandığım müzik (The Phantom of The Opera‘nın film versiyonunun uvertürü) olacağını düşündüm ve bir an süresince daha sakince bekledim. Uvertür çalmaya başlayınca diğer uvertürlü uyanışlarımda olduğu gibi panikle ve içimden çığlıklar atarak değil; içimde küçük bir heyecanla ama sakin bir şekilde, yavaşça kalkıp uvertürü kapadım. Yaptığımı fark edince de şok oldum lan!

1 Yorum

Edebi Mim: Beni en iyi anlatan şiir

Tansu Günay‘dan mim gelmiş, yazayım dedim. Yalnız ben pek şiir insanı değilimdir, yani geniş bir şiir dağarcığım olmadığından dolayı beni en iyi anlatan şiir bile beni pek iyi anlatamayacak :D. Olsun, çok beğendiğim ve içindeki zihniyeti benimsediğim bir Nazım Hikmet şiiri sunayım:

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi meselâ,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani, o derecede, öylesine ki,
Meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut, kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak, yani ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
Yani, beyaz masadan
Bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
Biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
Hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
En son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
Diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
Belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
Yaşımız da elliye yakın,
Daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
Yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

Bu dünya soğuyacak,
Yıldızların arasında bir yıldız,
Hem de en ufacıklarından,
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
Yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
Hattâ bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,
Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
Duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…

Çok güzel lan ama. Ve ciddi ciddi istiyorum ben bu çeşit bir düşünceyle yaşamayı.

Bir de mimi yaymak var, peki. Onurr’a, Yalçın’a ve Barış Atasoy’a yolluyorum.

1 Yorum

IF Performance Hall'daki Cem Adrian konseri!

İki yıldır bıkmadan dinleyip de hiç canlı performansına tanık olamadığım Cem Adrian‘ı bu sefer kaçıramazdım, kaçırmadım da :). Müzik konusundaki etkinliklerin birçoğuna beraber gittiğim aşmış insan Arda ile beraber dün gece If Performance Hall‘daydık. Bu muhteşem geceyi kaçırdığınız için çok pis dalga geçmeyi planlıyorum hepinizle. Fotoğraf falan da çektim, bakıverin bari buradan.

Akşam 9’u çeyrek geçe gibi Kızılay‘daki Dost Kitabevi‘nde Arda‘yla buluştum. Oradan Tunus Caddesi‘ne yol aldık, zira kapılar 10’da açılıyordu. 9 buçuk gibi oraya vardığımızda çoktan dışarısı dolmuştu, biz de bir köşeye oturup beklemeye başladık.

Kapılar açıldıktan sonra içeri girdiğimizde tüm masalar ve oturulacak yerler kapılmıştı, biz de barın önüne geçip orada etrafa bakınmaya başladık.

Kapılar 10’da açıldı fakat konser 12’de başlayacak, 1’de bitecekmiş. Biraz hayal kırıklığına uğrayıp giriş ücreti olan 15 liraya dahil olan ücretsiz votka-burn‘lerimizi içmeye devam ettik. Sakarlığım tuttu, Arda‘nınkini devirdim :D. Allah’tan barmen iyi adam çıktı da ikincisini ücretsiz verdi. Yalnız içkiler nasıl olduysa hem Arda‘nın, hem benim midemizi bulandırdı – hatta ben bitiremeden tuvalete gidip kusmak zorunda kaldım!

Ve konser başladı! Sahneye çıktığında ellerimiz direkt olarak fotoğraf makinalarımıza gitti, ama benim fotoğraflarım pek iyi çıkmadı – Arda‘nınkilerse karanlık olmasa da tek renk gibiydi. Yazının sonuna koydum işte fotoğrafları, bakarsınız.

Neyse, ne diyorduk? Cem Adrian. Muazzamdı, söylemiştim değil mi? Sesi bir veya iki kere bozuldu, gerisinde mükemmele fena halde yakındı. Üstelik kalabalık olarak istediğimiz şarkıları bağırdığımızda onları söylemesi çok kibar bir hareketti :). Ben bir seferinde “Ayrılık! Ayrılık‘ı söyle!” diye bağırdım, beş saniye kadar kafalar bana çevirildi, sonrasında önlerden bir kız daha “Ayrılıık!” diye bağırdı ve Ayrılık başladı :). Ucuz kurtuldum yani rezil olmaktan.

Konserin sonlarına doğru çıkışa doğru ilerlerken sahneye daha da yakınlaştığımız için fotoğraf çekebileceğimizi fark ettik. Arda‘nın fotoğraf makinasının hafızası dolmuştu, benim makinayla çekebildim fotoğrafları – beklentimin çok üstünde bir kalitede çıktı fotoğraflar :). Son şarkısını bitirmeden hemen önce benim makinamın pili bitti. Son şarkısından sonra alelacele sahneden inerken fotoğrafını çekebilseydim muhteşem olacaktı zira adam önümden geçti! Bir arka kapıdan çıkacağını tahmin edip Arda‘yı da alıp binanın arkasına geçtim, geçer geçmez de karşımda Cem Adrian‘ı buldum! Resim çekmek istediğimi görünce “Acelem var, gitmem lazım, sonra…” dedi ama hemen sonra durakladı, eli havada poz verdi :). Aşağıda, 12. fotoğrafta görebilirsiniz bu pozu.

Konser sonrası Arda‘nın önceden de ziyaret ettiğim Dışkapı‘daki evlerine gittik. İki adet yarım ekmek döner ile bir litre kolayla karnımızı doyurup öldük. Yorgunluktan öldük yani, öyle ki ben kanepeden kalkamayıp orada yatmaya karar verdim.

1 Yorum

Idiocracy (2006)

Idiocracy

Muhtemelen ağlanacak halimize güldüğümüz film gibi bir şey bu. Ayrıca korkutmayayım ama izlediğiniz tüm komedi filmlerini tekrar gözden geçirtecek kadar ilginç yollarla güldürüyor.

Konudan önce filmin başında öne sürülen iddiayı anlatmak istiyorum:

…zeka seviyesi yüksek ve birey olmuş insanlar üreme konusunda belirli sıkıntılar yaşıyorlar. Biraz açacak olursak bu insanlar kariyer yapmak ya da modern dünyanın yarattığı psikolojik sorunlarından dolayı çoğalamıyorlar. Hep önlerine bir engel koyup ileri bir zamana atıyorlar. Diğer taraftan zeka seviyesi ortalamanın altında olan (idiot) aptal diyeceğimiz insanlar ise çocuk yapmaya devam ediyorlar. Film buradan bir sonuç çıkarıp gelecekte insanoğlunun zeka seviyesinin ortalamanın çok altında kalacağını ve dünyayı aptalların yöneteceğini savunuyor.

Kaynak: Murekkep.org

Filmin konusu da bu olayı fark eden çok zeki Amerikan ordusunun daha da zekice bir plan yapıp iki ortalama insanı -bir yıl sonra çözmek niyetiyle- dondurması, ama çok daha zekice bir şekilde bu iki insanı 500 yıl boyunca yerlerinde unutması sonucunda gelişen olaylar.

Bir de itiraf etmek istiyorum, Beavis & Butt-Head gibi embesil bir yapımın yaratıcılarından bu kadar zekice bir film beklemiyordum :). Filmi izlerken inanın içindeymiş gibi oluyorsunuz. Bir örnek vereyim; adam 2505’te uyandığı zaman kendini bir evde buluyor ve evde televizyon karşısında muhtemelen günün 15 saatini falan geçiren bir adam var. İzlediği programın teması testislerine çeşitli darbeler yemekte olan bir adam ve televizyon karşısındaki embesilimiz moron moron gülüyor her darbede. Biz de ona gülüyoruz ama sonra fark ediyoruz ki biz de bilgisayar, televizyon veya sinema perdesi karşısında aşağı yukarı onun yaptığını yapıyoruz :D. Bunun fark ettiğimde hemen gülmeyi kestim, ama sonra devam ettim gülmeye. Aptalım ben.

Bu ortalama iki insan dünyayı kurtarmak için kolları sıvıyor. Peki bir Hollywood filminde dünya yalnızca nereden oluşur? Dıyunay Tıdsteytso Fameerika, ya ne olacağıdı? Adam zamanda yolculuk yapamadığından dolayı zamanını dünyayı (USA) kurtarmak için uğraşıyor. Kurtaramıyor, ama biraz daha iyi bir yer yapıyor.

Mürekkep‘te dendiği gibi, komediden çok eleştirel komedi denebilecek bir film ve kesinlikle çok akıllıca yaratılmış bir film (USA = Dünya kısmı hariç). Luke Wilson denen adamı tanımıyorum ama bir yerlerden çıka… tamam, Legally Blonde filmlerinden hatırlıyormuşum. Maya Rudolph‘u ise hayatımda ilk kez görüyorum ama çok sevdim :). İzlemeniz gereken bir film, kendinizi zeki hissediyorsanız hayatta kaçırmayın.

2 Yorum

I Now Pronounce You Chuck and Larry (2007)

I Now Pronounce You Chuck and Larry

Homofobiklere müjde! Hastalığın tedavisi bulundu, kaçırmadan izleyin!

Filme başlamadan önce bu homoseksüellik ve homofobi olayına değinmek istiyorum efendim. Homofobinin yukarıda bağlantısını verdiğim, en iyi tanımını tekrarlayalım:

Cocuklugundan itibaren avci olarak yetistirilen erkegin genellikle agresif flort eden hemcinsi karsisinda beklenmeyen sekilde av durumuna dusmesinden kaynaklanan asiri tepkisel ruh hali. kadinlarda daha az rastlanmasi kadinlarin av kimligini sindirmis olmalarindan kaynaklanmaktadir.

Anlayacağınız, homofobik olmak sizin suçunuz değil. Ben de homofobiktim, ta ki bir homoseksüelle tanışana kadar. Olay basit: Anormal gözüküp normal olmayan neyle karşılaşırsanız karşılaşın, olay hakkında detaylarıyla bilgilendirmedikçe; kim olursa korkar, çekinir, gard alır. Homoseksüel insanların normal olduğunu kavramadıkça onlara tepki göstermeniz de aynı şekilde normal sayılabilir, ama kabul edilebilir bir şey değildir. Sonuçta onların yaptıkları yalnızca hemcinslerine ilgi duymak – ha evet, erkek eşcinsellerden nefret edip de bayan eşcinsellere ilgi bile duyanlar var ki onları alt paragrafa davet ediyorum.

Bir de şey var: homoseksüellere aşırı tepki veren ve hatta homofobik olmayanlara da homoseksüel gözüyle bakan homofobikler. Eğer onlardan biri burayı okuyorsa kötü haberi ben vereyim: Sen de homoseksüelsin. Homoseksüellik konusu açıldığı anda “Abi hepsi oğlancı hepsi ibne ya, siktir et hepsinin ağızlarına sıçayım orospu çocuklarının!” diye deliren birinin yaşayabileceği tek şey; yalnızca kendi eşcinsel dürtülerinden, eşcinsellikle ilgili ne varsa ona aşırı tepki gösterip karşı çıkmaktır.

Zamanında homofobik oluşuma tekrardan değinmek istiyorum: Dediğim gibi, geçen yıla mı ne kadar eşcinsellerle karşılaştığımda direkt olarak yolumu değiştirir, onlardan adeta korkardım. Ciddi ciddi onlarla konuşmaktan kaçınma amaçlı binbir türlü bahane bulur, onları anormal sanıp normal insanların yanına dönerdim. Sonra bir eşcinselle tanıştım. Nerede tanıştığımı, adını soyadını açık adresini falan beklemeyin, adamın onayını almadan vermem ki onayını istemek bile saçma olur. Neyse, önce tabii ki adamdan çekindim, ama tanıdıkça adamda anormal hiçbir şeyin olmadığını gördüm. Adam işte bildiğin adam, tek farkı kızlar yerine erkeklerden hoşlanıyor. Ben de sarışın kızları, kumral kızlardan daha çok seviyorum. Ne farkı var?

Filme dönelim. Film çok güzel arkadaşlar. Çoğu filmin eğlendirmediği kadar eğlendiriyor. Tipik bir Hollywood filmi, fark etmediğiniz yerlerden Amerikan bayrakları falan fışkırıyor her Hollywood filminde olduğu gibi ama güzel yani film. İzleyin, yarılın, eşcinsellere karşı görüşünüzü değiştirin, biraz daha yarılın. Zaten Adam Sandler ve Kevin James‘in bir arada olduğu bir filmde yarılmamak imkansızdır.

Filmde mesaj verilmesi olayı aşırıya kaçmış biraz gerçi. Olayı anlatarak kişilerin kendi mantığıyla bir mesaj oluşturması yerine direkt olarak otuz bin tane mesaj verilmesi komediyi biraz yamultmuş. Yine de güzel. İzleyin.

2 Yorum

İlk yalnız sahurum

Yok len, melankolik bir yazı yazmayacağım. Aksine, sitcom tadında olacak.

Önce İmsak ile Güneş‘i karıştırdım, sahur Güneş‘te ediliyor sandım. Sonra 4 gibi, yani Ankara‘ya göre İmsak‘tan 53 dakika önce İmsak‘ta sahur etmem gerektiğini kavradım ve hemen en doyurucu besin olan krepten yapmaya başladım.

Su ve unu ekledikten sonra süt olmadığını gördüm, dünyam yıkıldı. Saat 4.15 bu arada. Çabuk toparlanıp içi artık hamur dolu kabı dolaba kaldırdım ve sahanda yumurta yapmaya karar verdim. Buzdolabının önüne bir adet yumurta düşürdüm bu sırada. Onu temizledim, kirli bez hala lavaboda.

Ama o da ne? Yağ da yok lan! Ağlayacaktım yeminle. Saat 4.20 oldu. Buzdolabını karıştırmaya başladım, ne var ne yok baktım. Domates çorbası buldum. Bol bol ekmeğim var (hala var), onu yapmaya karar verdim. Bu sırada mutfaktaki masada duran, içinde biraz su olan bardağı devirdim. Masanın yarısı hala ıslak.

Yapmaya başladım. Efendim paketin arkasında kaynayana kadar ocakta tutmamı, sonra da 10 dakika kısık ateşte pişirmemi söylüyor. Benim o kadar vaktim yok, saat olmuş 4 buçuk! 23 dakika sonra İmsak ve ben ocağa daha yeni koyuyorum yemeği. Şeytan girdi MSN‘e, sahur etmememi söyledi, oruç tutmayacakmışım. Küfredip engelledim şeytanı, ama düşünüyorum hakikaten imkansız gibi yemem.

Bu arada ekmeklere de Pınar Beyaz sürüyorum. Saat 4.35 gibi. Taşma sesini duydum, aynen şu vurguyla küfrettim: “haas…siik…TİİR!” Taşan çorbanın tencerede kalan bir kısmını tabağıma koydum ve içimden küfrederek Pınar Beyaz‘lı ekmeklerimle beraber çorbayı içmeye başladım.

İlk tabağı bitirdiğimde sahura 8 dakika kalmıştı ve ben çok açtım. “Yeter lan!” dedim -ama ünlem olarak dedim- ve ikinci tabaktan vazgeçip etrafı toplamaya başladım. Toplarken ezanı duydum.

Aferin bana, tek başıma sahur bile edemedim!

7 Yorum

Sezercik Yavrum Benim (1971)

Ben bu filmi yerim lan. Bu kadar kötü olup bu kadar iyi duygular hissettiren başka bir filmi geçtim, başka hiçbir şey yok şu hayatta bana göre.

Efendim bu filmi izlemeye dün karar verdim, hatta gaza gelip YouTube gezisi yaptım bir adet – başka yerlere kaydım hafiften fakat yine de Sezercik Yavrum Benim‘den sahneler de buldum. Neyse. Abi ben bu filmi çok seviyorum, öyle böyle değil. Her sahnesini ayrı ayrı seviyorum. Öylesine seviyorum ki, film incelemelerinde yapmaya başladığım En Beğendiklerim bölümünü buna nasıl uyarlayacağımı düşünemiyorum. Filmin tamamı En Beğendiklerim kısmı oluyor çünkü.

Filmin konusu şu: Bir… veya dur lan, film şöyle:

Bir tesadüf sonucu tanışıp evlenmeye karar veren fabrikatör esas oğlan ve hamile muhasebeci esas kızın arasını açmaya çalışan esas oğlanın ailesi, esas oğlan Avrupa‘dan dönerken geçirdiği uçak kazası sonucu ölünce esas kızı evine alıp, ona komplo kurup hapse attırırlar. Hapiste Sezercik‘i doğuran esas kız çıkar çıkmaz geri girer, zira birlikte çıktığı kadın meğer Karaköy‘de oturuyormuş, esas kızı da fahişe yapmaya kalkmışmış. Halkın tükürükleri içerisinde hapse geri tıkılan esas kız, bu sefer nasıl olduysa hemen çıkar. Bu arada esas oğlan dirilir. Hapisten ikinci çıkışı sonrasında esas kıza “Kiralık Aynur!” deyip elindeki gazeteyle iki-üç kere vuran esas oğlan, esas kıza göre orada bir kez daha ölür. Sonra intihar etmek isterken kendisini kucaklayan bir balıkçı tarafından büyütülmek üzere evine alınır. Balıkçı, günde otuz kırk bankonota para demez.

Sonraki 15 saniye içerisinde büyüyüp futbol oynamaya başlayan Sezercik‘i yeni babası yakalar ve 3 metre öteye fırlatır. Eve dönen muhteşem ikili yerlerine (Sezercik duvar dibine, balıkçı sofraya) dönerken esas anne öksürmeye başlar. Buna çok sinirlenen balıkçı baba kadını dövmeye başlar, bunun üzerine Sezercik sokaklarda balon ve şeker satmaya başlar. Kendini ezdirmez, parasını vermeyen çocukları döver, şeker alan çocuklara da müşteri memnuniyeti anketi uygular. “Mmm, baldan tatlı!” yanıtını alınca müşterinin şekerini boğazında bırakma amaçlı “Bi’ gün ben de yiycem.” der. Hayvan gibi para kazanır ama babası sürekli şarap alır bununla. İsviçre‘deki banka hesabından bir şekilde para çekip çocuğuna bayramlık kıyafet alan esas anneyi ise dövüp giysiyi parçalar.

Sonra Sezercik evden kaçar. Bu duruma çok üzülen esas anne yine öksürür ve yine dayak yer…

Gerisini anlatmaya üşendim. Hem hepsini okursanız filmi izlemenize gerek kalmaz. Üçte biri kadarını anlattım sanırım.

6 Yorum

Evan Almighty (2007)

İlk filmde çok daha fazla gülmüştüm, ama bu film de en çok güldüğüm filmler arasında rahatlıkla ilk 10’a girer. Yeminle.

Serinin ilk filmi Bruce Almighty ve The 40 Year Old Virgin‘den tanıdığımız Steve Carell‘ı bu sefer Hz. Nuh olarak görmek pek şaşırtıyor. Özellikle oyunculuk adına çok iyi eleştiriler alan Steve C

Ehehe, şaka yapıyorum. İkinci paragrafa böyle Sinema dergisi incelemesi gibi başlayayım dedim ama tutamadım kendimi, patladım. Neyse.

Efendim Steve Carell‘ı izleyen bilir, harika bir mimik yönetimi var adamda. İlk film olan Bruce Almighty‘nin en hatırlanası sahnesinde fazlasıyla gördük bu yeteneğini ve sözler hiçbir anlam içermemiş olsa da anıra anıra öldük gülmekten. Hatta şimdi yeniden izledim ve bilgisayar karşısında 32 dişimi çıkartarak anırıyorum şu satırları yazarken bebeğim. Neyse.

Ne diyordum? Film, evet. Öncelikle film 200 milyon dolara mal olmuş, ki hatırlatırım War of the Worlds filmi 180 milyon dolara mal edilmişti. Filmde Tanrı, ki ben ona Allah da derim, Bruce Banner‘dan sonra Evan Baxter‘a bir iş veriyor. Görevi, yaklaşan sele (tufana veya) karşı bir gemi yapması. Bunu yaparken tamamen eski usül kullanmasını istiyor Allah, ve ailesiyle birlikte yapıyor falan, gerisini anlatırsam filmin zevki kaçacak. O değil de sel bölümünün bazı sahnelerinde efekt kullanmamışlar, gerçek su kullanmışlar. Kıl oldum abi.

Spoiler içerikli bölüm:

En beğendiklerime geçmeden önce gördüğüm, yapılan göndermelere değinmezsem olmaz:

  • İncil’in Genesis şeyinin 6. şeyinin 14. şeyine zaten açıkça değiniliyor.
  • Emlakçının adı Eve Adams. Bilmeyenler için: Eve, bizim Havva; Adam ise bizim Adem oluyor.
  • Bir sahnede Evan arabayla evine giderken caddedeki bir sinemada oynayan filmin adı The 40 Year Old Virgin Mary. O bölümde sandalyede düşebilirdim.
  • Başka hatırlamıyorum. Hafızam da sözde kuvvetlidir hani.

En beğendiklerime geçeyim madem:

  • Bittabi Steve Carell. Hatta Gilmore Girls‘ün Lorelai Gilmore‘u Lauren Graham kişisi. Çok tatlı bir kadın ve çok iyi bir oyuncu. Valla lan.
  • Allah’ın Evan‘a bir gemi inşa etmesini emrederken, yardımcı olsun diye verdiği Building an Ark for Dummies kitabı.
  • Üstte bahsettiğim sinemada oynayan filmin adı.
  • Evan‘a yeni giysisi bahşedildikten sonra giysisiyle, uzun sakallarıla ve uzun saçlarıyla ailesiyle akşam yemeği yerken büyük oğlunun “I hope this isn’t our last supper.” demesi, diğer iki çocuğun ve benim yarılmamız.
  • Bir sahnede arabada arkasını görüp de yoktan var olan koyunları görünce “Şiiiiii…” diye başlayıp, T harfini beklerken P harfi ile bitirmesi (hala anlamayan canım okurlarım için: Sheep).
  • Allah rolünde oynayan Morgan Freeman‘ın, mutlu sona doğru Evan‘ın hep yaptığı dansını yapması.
  • Hatta hemen ardından bir tablet daha indirmesi, tabletin üstünde “I now issue a new commandment: Thou shalt do the dance.” yazması.

Sonuç olarak Jim Carrey‘yi gözlerim fırıl fırıl arasa da (Gerçekten, filmin bir yerinde çıkar da bizi sevindirir sanmıştım.) çok beğendiğim bir film oldu. Puan vermemek için zor tutuyorum kendimi valla.

Yorum Bırak

Anger Management (2003)

Elime geçtiği yıldan beri (2005 veya 2004) kaç kere izlediğimi bile hatırlamadığım, süper bir komedi filmi bu efendim. Gerek Adam Sandler ve Jack Nicholson‘ın ve diğer oyuncuların harika oyunculukları olsun, gerek senaryonun harika düzeni, muhteşem esprileri olsun, çok eğlenceli bir Hollywood filmi olmuş derim.

Konu öfkelenmesi gerektiği zamanlarda sakin olmaya çalışıp da bir süre sonra biriktirdiği öfkesini aşırı tepki yoluyla dışa vuran bir adamın tedavi sürecini anlatıyor. Verebildiğim en uzun tanım bu, sebebini filmi izlediğinizde anlayacaksını :). Samimi söylüyorum, anıra anıra gülebileceğiniz bir film arıyorsanız ve 4 yıldır bu filmi es geçmişseniz, daha fazla aptallık etmeden gidin bulun bu filmi ve izleyin.

Not: Az daha unutuyordum, film bu kadar güzel gidip de sona gelindiğinde Kutu Kutu Pense oynanır gibi bir anda herkesin şarkı söylemeye başlaması, çekirdek paketinin son çekirdeğinin acı çıkması gibi oluyor.

3 Yorum

Neden hep ben denk geliyorum bu ucubelere?

Efendim anladım artık, otobüs firmaları beni şaşırtmak ve kızdırmak için beni takip ediyorlar.

Rock Müzikaller konserine giderken -hatırlarsanız- gidişim Gürkan Turizm‘le, dönüşüm Efe Tur‘la oldu – muhteşem olmadı ama ikisi de. İkisinde de ağlayan bir(kaç) bebek vardı, ikisinde de kendimi farklı koltuklara atarak biletle gelen geçici hayat sigortalarını reddetmiştim.

BarışaRock‘tan dönerken yine Gürkan Turizm‘i seçmiştim ve bu sefer de muavin sarhoş çıkmıştı. Bu sefer sıra yine Efe Tur‘daydı efendim. Muavin resmen kıl yumağıydı.

Kısa bir zaman dilimi içerisinde, yolculuğun başlangıç kısımlarında iki kez art arda kaza tehlikesi atlattık. Bayanın biri haklı olarak sitem etti ve şoförden biraz yavaş gitmesini rica etti – kaldı ki şoför hakikaten hızlı gidiyordu, 4 buçuk ila 5 saatte bir sürede tamamlanan yol bu sefer 3 saat 45 dakikada bitti, üstelik 5 dakika geç çıkılmıştı. Şoförü savunmak adına muavinin verdiği cevap, kısa ve kıldı: “Otoyoldayız.” Kadın dumur oldu, ben ise uykuluydum o sırada ve bir cevap düşünemedim.

İkinci kıllığı bana oldu. Zınk diye kalkmışım (Fesatsın be okur!), susuzluktan ölüyorum. Kimseyi uyandırmamak adına şu yukarıdaki, muavini çağıran zımbırtıya bastım. Gelmedi. Kapatıp tekrar açtım o düğmeyi. Yine yok. Tekrarladım yaptığımı, nı-ıh, yok. Sonra Gökdemirler Tesisleri‘ne geldik, muavin de orta kapıya doğru yöneldi. Dikkatini sonunda çekip “15 dakikadır su isteyeceğiz, telef olduk burada.” diye sitem dolu bir beyanatta bulundum. Ne bir sorgu, ne bir sual, ne bir kontrol, ne de başka bir eylem gerçekleştirmeden “O tuş önden gözükmüyor.” dedi. Neyse ki bir şey dememe kalmadan hatasını anladı, kontrol de etti. Görünüyormuş önden. Benim gördüğümü görmeyip usul usul uzaklaştı oradan.

Üçüncü kıllığı bu sefer ben ona yaptım. İnanılmaz kısa bir sürede Ankara‘ya varmışız, aşağı inip bavulumu alacağım. Açık bagajdan aldım, muavin atladı: “Kontrol edebilir miyim?” Hani bir kısmı bavullara geçirilen, bir kısmı da size verilen zımbırtıdan var ya, onun kontrolünü istedi. “Peki.” dedim ve verdim o bendeki kısmı. Çantamı alıp gitmeden önce son derece imalı bir ses tonuyla “Doğru muymuş?” dedim. Son derece sinir olmuş bir ses tonuyla “Doğru.” diye karşılık verdi. Mutlu mesut evime döndüm.

Oh be, yazdım da rahatladım.

1 Yorum

İstanbul gezim ve Harbiye Açıkhava Tiyatrosu Rock Müzikaller konseri!

Hiç tutmayayım, maddelere bakıverin:

  • 17.45’te Gürkan Turizm‘in otobüsüyle yola çıktım.
  • Gürkan Turizm‘le yola çıktım ve Efe Tur‘u seçmediğim için 50 kuruş daha az ödedim, ne kadar akıllıyım!” diye düşünürken önümdeki 4 küçük çocuğun bağırış ve çağırışlarına maruz kaldım. Dayanamayıp en arkadaki boş bir koltuğa geçtim.
  • Gürkan Turizm‘le yola çıktım ve Efe Tur‘u seçmediğim için 50 kuruş daha az ödedim, birkaç çocuk da kafamı ütüledi gerçi ama en arkaya geçtim, ne kadar akıllıyım!” diye düşünürken 19.10’da İstanbul‘a, Harem‘e vardım.
  • Harem‘den servisle Üsküdar‘a, Üsküdar‘dan vapurla Beşiktaş‘a geçtim. Birkaç kez daha binmiştim vapura hayatımda ama bu kadar güzel bir vapur seyahati yaşamamıştım. Hava temizdi ve güzeldi, ondandır.
  • Oradan 30A kodlu otobüsle Teşvikiye‘ye gittim. Otobüste küçük ve çok şirin bi’ zenci kızı vardı. Oradan oraya hopladı falan, fotoğrafını da çektim.
  • Oraya gidince bileti satmam gerekti, çünkü ablamın erkek arkadaşı Alkan abi bizi bedavaya sokacaktı içeri :D. 75 liralık biletimi 50 liraya sattım ve sonuç olarak 25 lira (75 eksi 20) (Yaaa, yaaa…) verip 45 liralık bir koltuğa oturmuş oldum.
  • Veee.. konser!
    • Sırasıyla Rent, Hair, Tommy, ara, Tommy (veyahut The Who’s Tommy), Jesus Christ Superstar, Aida ve We Will Rock You müzikallerinden parçalar seslendirdiler. Bazı yerlerde sıkıldım ama bunun sebebi müzikalleri tek tek değil, ikişer üçer parçasıyla seslendirdiklerinden oldu.
    • Rent‘te Pamela Spence ve Demet Evgar iki lezbiyenin bir şeylerinden oluşan bir parça seslendirdiler. Pamela Spence süperdi lan.
    • Hair‘de Demet Evgar coştu. Elindeki iki garip jonglör cismiyle harikalar yarattı, “Oha!” dedim.
    • Let the Sunshine In parçasının Hair müzikalinden çıktığını öğrendim.
    • The Who’s Tommy‘de esnedim.
    • Arada esnemeye devam ettim.
    • Jesus Christ Superstar‘da coştum. Hayko Cepkin‘i, marjinal bir İsa rolünde görmek nasip oldu, Akademi Türkiye ile tanınan (Ben tanımıyordum gerçi.) Cenk Yüksel‘i ise kanatlı melek şeklinde, direk soprano sesiyle gördüm, ağlayacaktım. İleride Jesus Christ Superstar‘ın tamamı falan oynanacaksa kesinlikle bu ikisi olmalı aynı rollerinde.
    • Jesus Christ Superstar‘da Demet Evgar bi’ sıçtı ki sormayın… İngilizce öğrenmeli, ama her ihtimalde bir dahaki sefere o rolü Pamela Spence falan oynamalı.
    • Müzikalde beğendiğim adamlardan birinin, Profesyonel yarışmasında dalga geçtiğim Barış Berker olduğunu gördüm az önce Ekşi Sözlük‘te. Bayağı başarılıydı ama bu sefer.
    • Aida müzikalinden seslendirdikleri parçaları çok sevdim.
    • We Will Rock You‘da ilk önce koro halinde Bohemian Rhapsody‘yi seslendirdiler. Ben sıçtıklarını düşündüm ama beğenenler de varmış. Sonra Ogün Sanlısoy çıktı sahneye! Önce We Will Rock You‘yu söyledik (Bize de söyletti.), sonra I Want it All‘u seslendirdi. En son koro geri döndü ve benim “Keşke çalsalar lan…” dediğim Somebody to Love‘ın içine sıçtılar.
    • Konser genelinde mikrofon problemleri vardı hep. Özellikle bir sahnede Özge Fışkın‘ın mikrofonu fırladı (fışk diye, ehehe), gitti normal mikrofon aldı geldi. Başka bir sahnede de adını bilemediğim bir adamın kafasına taktığı mikrofon çalışmayınca kulisten bir adam koşa koşa adamın eline bir mikrofon tutuşturdu, biz seyirciler yarılmakla yetindik.
    • Bi’ ara arkadaki kocaman ekrandaki janjanlı görüntüler yerini kocaman bir DVD logosuna bıraktı. Biz yine yarıldık.
    • Demir Demirkan nerede çıktı hatırlamıyorum ama bi’ sıçtı ki, böyle bir sıçış yok. Sözleri de prompter‘dan okumuş, aferin kendisine. Asiyim, grancım diye hazırlanmadı mı ne?
    • Gümüş‘ten tanınan (Ben yine tanımıyorum :D.) Ayça Varlıer‘in performansları da çok etkileyiciydi. Kadında ne ses varmış be, bi’ de dizilerde oynuyor. Yazık.
    • Profesyonel‘den gelen başka bir yarışmacı da Demet Tuğcu‘ydu. Kızcağız İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Opera Sahne Sanatları Şan Bölümü‘nü bitirmiş, niye daha fazla rol vermiyorsunuz?
    • En güçlü sesler olarak Pamela Spence‘i ve yukarıda bahsettiğim falsetto performansıyla Cenk Yüksel‘i seçtim. Ben seçtim gerçi, benim seçimimden ne olur, hehe.
    • Fotoğraf çekemedim efendim. Arkalarda oturuyor oluşumuz, sahnenin karanlıklığı, benim makinanın en hafif karanlıkta sıçması… gibi sebeplerden dolayı bozuk bozuk fotoğraflar, bir de Demir Demirkan‘ın sıçtığı performanslardan birinin videosu var şu an elimde. Hepsi 2 buçuk pezoya satılık.
  • Konser bitiminde ablamın evine dönüp kanepeye yattım.
  • 8’de kalkıp 9’a çeyrek kala çıktım evden.
  • Geldiğim yolun tersini giderek Efe Tur‘a ulaştım.
  • “Bu sefer Gürkan Turizm‘i seçmemekle iyi ettim. Nedir canım alt tarafı 50 kuruş! Ne kadar akıllıyım!” diyene kadar arkamdaki çocuk koltuğuma vurup bağırmaya başladı. “Yeter ulan!” diye bağırmak isteyip, bağıramayıp yine arka koltuklardan birine geçtim. Şansıma tüküreyim.

Süper bir tecrübe oldu benim için. Bileti aldıktan hemen sonra aldığıma pişman olmuştum ama iyi ki gitmişim. Süperdi lan!

16 Yorum

Köşe yazısı yazma rehberi – örneklerle!

İki madde:

  1. Kısa cümleler kurun ve paragraflarınızda çok az cümle olsun. Hatta en güzeli, tek cümlelerden oluşan paragraflar kullanın.
  2. Köşeniz dolmamakta ısrar ediyorsa özlü sözler, fıkralar, ne bileyim internetten 1 dakika içerisinde temin edebileceğiniz şeyler kullanın. Hala dolmuyorsa bu nesnelerin bulunduğu kutuları büyütün.

Bu kadar. Bitti. Bunlara uydunuz mu köşe yazarı oldunuz demektir, hayırlı olsun.
İşte ilk maddeye en güzel örnek, Ahmet Altan‘ın UFO gördüğünü anlattığı köşe yazısı:

Yoksa uzayın akıncıları mı bunlar? UFO’LAR…

Babamın balkonunda ben, babam, Zeynep oturmuş, annemin ölümünden sonra şakacı bir şefkatle bizim “küçük anneliğimizi” gönüllü bir şekilde üstlenmiş olan Zeynep’in yaptığı harika yemekleri yiyorduk.

İçine kabukları soyulmuş taze baklaların atıldığı favaya nerdeyse şehvetle dalmıştım.

Zeynep, “Şunlar ne?” dedi.

Babamla dönüp baktık.

Üç tane turuncu ışık Maltepe açıklarından Kalamış’a doğru gidiyordu.

İkimiz birden, “helikopter” dedik.

– Helikopterler geceleyin uçuyor mu? dedi Zeynep.

Ben o erkek bilgiçliğiyle, “Yeni bir teknoloji bulmuşlardır, uçuyorlardır,” dedim.

Zeynep yemekleri bırakmış, ışıklara bakıyordu.

– Daha geliyorlar, dedi.

Biz de döndük.

Işıklar beş olmuştu.

– Birinci Ordu’nun komutanları birlik teftişinden dönüyorlardır, dedim.

Favaya olan ilgimi dağıtacak bir şey değildi beş helikopter.

– Ama daha geliyorlar, dedi Zeynep.

Yeniden döndük.

Turuncu ışıklar sekiz olmuştu.

Şimdi üçümüz de ışıkları izliyorduk.

Çoğalıyorlardı.

On tane oldular.

O saatte, gece karanlığında on “helikopter” pek rastlanacak bir şey değildi.

“Ne bunlar,” dedim babama, “Bilmiyorum,” dedi.

İçeri gidip dürbünü getirdi.

Turuncu ışıklar çoğalıyordu.

Dürbünle baktığımızda sadece ışık gözüküyordu, şekilleri seçilmiyordu.

En öndeki ışık Suadiye açıklarına geldiğinde hafifçe yükseldi.

Arkasından gelenler de birer birer yükselmeye başladılar.

İlk on ışık havada bir küme oldu.

Bir an öyle durdular.

O an sanırım üçümüz birden ürperdik.

Sonra birer birer hızla yükselerek arka arkaya kaybolmaya başladılar.

Öndekiler yükseldikçe arkadan turuncu ışıklar geliyordu.

Yirmi, yirmi beş ışık aynı noktaya kadar denize paralel uçtuktan sonra aynı rotayla yükselip karanlığa karıştılar.

Birbirimize baktık.

Ben sıradan bir okuyucu olarak Hürriyet’i arayıp Suadiye açıklarında “tuhaf” ışıklar hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordum.

Bir bilgileri yoktu.

Biz birbirimize dönüp “Neydi bunlar” diye sorduk.

Ne olduklarını bilmiyorduk.

Ama ne olmadıklarını biliyorduk, helikopter değillerdi, uçak değillerdi, havai fişek değillerdi, meteoroloji balonu değillerdi.

Birbirimize baktık, hepimizin aklından aynı düşünce geçiyordu.

– İyi ki tek başımıza değildik, dedim, kimseye söyleyemezdik bunu.

Zeynep o dalgacı kahkahalarından birini attı:

– Üçümüz de aynı ailedeniz, dedi, bütün ailenin deli olduğunu söylerler.

Babam, soğukkanlı bir sesle, “Bizim bilmediğimiz mantıklı bir açıklaması vardır,” dedi.

Yeniden yemeğe döndük.

Bir daha “ışıklar” konusunu açmadık o gece.

Ertesi gün gazetelere baktım “esrarengiz ışıklarla” ilgili bir haber yoktu.

Pazar günü telefonda konuşurken babam gülerek, “Akşam Gazetesi’ndeki haberi gördün mü?” diye sordu.

Antalya’da “UFO” gören bir adamın söyledikleri vardı gazetede.

Adam, “Peş peşe gelen on turuncu ışığın yere paralel uçtuktan sonra bir noktada kümelenerek iki üçgen halinde bir an durduklarını ve sonra gökyüzüne yükselerek kaybolduklarını” söylüyordu.

Bizden iki gün önce, bizim gördüğümüzün aynısını görmüştü.

Ve, bu konuda hiç kimse resmi bir açıklama yapmıyordu.

O zaman tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu daha ciddi bir şekilde fark ettim.

Bunca radarın, aletin, uydunun olduğu bir çağda Suadiye açıklarında uçan “yirmi-yirmi beş turuncu ışığın” ne olduğunun bilinmemesi mümkün değildi.

Mutlaka bir açıklaması vardı ama hiçbir gazetede bu açıklama yer almıyordu.

Bizimle birlikte binlerce insan onları görmüş olmalıydı.

Herkesin gördüğü ama kimsenin bahsetmediği bu “ışıklar” neydi?

Antalya’daki adamın dediği gibi “UFO” muydu onlar?

Ama niye yukardan aşağıya doğru gelmemişlerdi de yerden yukarı doğru gitmişlerdi?

Nerden çıkmışlardı?

Akşam Gazetesi’nde, İstanbul’daki bir “UFO izleme kuruluşunun” son zamanlarda “Adalar civarında UFO trafiğinin arttığına” dair bir iddiası da yer alıyordu.

Doğrusu, “onlar UFO’ydu” demekte zorlanıyorum.

Resmi bir yetkilinin, Kandilli Rasathanesi’nin, Yeşilköy Havalimanı’nın, Hava Kuvvetleri’nin bir şeyler söylemesini bekliyorum.

Mantıklı bir açıklama yapılacağını ve “Bak, hiç de aklımıza gelmedi” diyeceğimi umuyorum.

Ama kimseden ses çıkmıyor.

Bizim geçen çarşamba gecesi, saat onla on buçuk arasında gördüğümüz o tuhaf ve kalabalık ışıkların mantıklı bir açıklaması yoksa ve onlar “uzaydan” geldilerse durum, bizim genel seçimleri bile geride bırakacak kadar ciddi.

Eğer çocukluğumdan beri duyduğum UFO’lar artık herkesin görebileceği şekilde uçuyorlarsa bunun arkası filmlere benzeyecek demektir.

Tabii gördüğüm bütün o “uzay” filmleri aklıma geldi.

Bu “ışıklar,” seyrettiğim filmlere uygun bir senaryoya yerleştirildiğinde birer “keşif” gemisiydi ve bizim göremediğimiz bir mesafede duran “ana gemiden” buraya bakmaya geliyorlardı.

Sayıca böyle çoğaldıklarına ve artık hiç çekinmeden kendilerini gösterdiklerine göre yakında “ana gemi” ya da “ana gemiler” de belirecekti.

Üstelik zamanlama da ilginçti.

Tam da “küresel ısınmadan, ozon deliğinden, bütün dünyayı saracak bir kuraklıktan” söz ettiğimiz, yakında dünyanın “yaşanamayacak bir yer olmasından” endişe duyduğumuz dönemde “ışıklar” böyle çoğalıyordu.

“Ana gemidekiler” bizim “planetin” son dönemlerini yaşadığını mı düşünüyorlardı?

Amaçları neydi?

Niye birden çoğalmışlardı?

Niye kendilerini açıkça gösteriyorlardı?

Buraya gelecek kadar gelişmiş teknolojileri varsa kendilerinin gözetlendiğini bilmeleri de gerekiyordu.

Buna aldırmıyorlar mıydı?

İnsanoğlunun çok barışçı olduğunu mu sanıyorlardı?

UFO’ları taşlarla kovalayan köylülerle ilgili haber “uzayda” yayılmamış mıydı henüz?

“Bağımsızlık Günü” isimli o filmde olduğu gibi bir sabah bütün ülkenin havada duran kocaman bir geminin gölgesinde kaldığını mı görecektik?

Doğrusu ya “uzaylıların” gerçek olabileceğini düşündüğünüz anda bütün o filmler bir kabusa dönüyor.

Geceleyin evinizin salonunda iri yarı, silahlı biriyle karşılaşmak gibi ürkütücü bir duygu yaratıyor “uzaylı” fikri.

İçiniz karıncalanıyor.

Üstelik, her birinde “milyarlarca yıldız” bulunan “milyarlarca galaksinin” içine yerleştiği bir “sonsuzlukta” dünyadan başka hiçbir yerde hayat bulunmadığına inanmak da kolay değil.

Mutlaka “uzayda” bir yerlerde hayat var.

Bize benzeyen ya da benzemeyen birileri uzayın bir yerlerinde yaşıyor olmalı.

Biz hep “uzayın” boş olduğunu düşünürüz.

Hakkari’nin üç kulübelik bir mezrasında başka hiçbir yeri görmemiş bir köylü de dünyayı “boş” sanabilir.

Biz belki de “uzayın mezrasında” yaşıyoruz.

Belki uzayın da “New York’u” “İstanbul’u” “Londra’sı” var ama biz görmediğimiz ve oralara gidemediğimiz için yok sanıyoruz.

Uzayın “misyonerleri” bizim dünyayı mahvettiğimizi görüp bize “nasihat” vermeye mi geliyorlar acaba?

Yoksa uzayın “akıncıları” mı bunlar?

İstila için mi buraları keşfediyorlar?

Eğer temiz havaya ve suya ihtiyaç duyan canlılarsa, gözlem aletleri onlara “yanlış yere” geldiklerini söylüyordur.

Her zaman “uzayda” hayat olabileceğini düşündüm, çünkü mantık olması gerektiğini söylüyordu ama o geceye kadar bu “fikrin” somuta dönüşüp karşıma çıkabileceğini hiç aklıma getirmedim.

“İnsanlar” gidip onları bulacaktı.

“Onların” gelip burayı bulması sadece filmlerde olurdu.

“Tuhaf ışıklar” görenler ve bunların UFO olduğunu sananlar da biraz “garip” insanlardı.

Birçok insan gibi, uzayda hayat olduğuna inanıp da o “hayatla” bir gün karşılaşacağımıza ihtimal vermeyen bir zihinsel çelişki taşıdığımı fark ettim birden.

Eğer orada hayat varsa bir gün karşılaşacağız.

Soru şu:

O gün, bugün mü?

Niye çoğalıyor bu “turuncu ışıklar”?

Antalya’daki adamla bizim gördüklerimiz nasıl oluyor da bu kadar birbirine benziyor?

Neden kimse bir şey söylemiyor?

Gene de o ışıkların “dünya mantığıyla” açıklamasının yapılabileceğini düşünüyorum hálá.

Resmi bir görevlinin o ışıkların, “yeni bir helikopter türü, ışıklı bir gösteri, lazerlerle yapılan bir deneme, Çin’den getirilmiş havai fişekler,” olduğu türünden içimizi ferahlatacak bir şeyler söyleyeceğini umuyorum.

Bana, “Ne kadar salakmışım, havai fişekleri UFO sanmışım” dedirtecek bir açıklama.

Acaba, benim ve benim gibi o gece o ışıkları gören diğer insanların “geliyorlar” fantezilerine son vermek isteyen iyi kalpli bir resmi görevli çıkmaz mı?

Durduk yerde beni “UFO görmüş adam” durumuna düşmekten kurtaracak biri yok mu?

Her açıklamayı kabule hazırım.

Yoksa yukarılarda bir yerde “ana geminin” beklediğine inanmaya çok yatkınım.

Ne kadar köşe yazısı duruyor değil mi? Bir tane de ben yazayım:

Gelin kendimize bir şey itiraf edelim…

Gazetecilerimiz köşe yazısı yazmayı bilmiyorlar.

Ha! Bu genellemeyi yapıyorum fakat istisnalar var tabii. Hakkı Devrim’in hakkını yememiz mümkün değil mesela.

Ama gelin itiraf edelim: Yukarıdaki gibi bir embesilliği yapan onlarca köşe yazarı, binlerce dansöz var.

Ha! Sözüm yalnız Ahmet Altan’a değil, yanlış anlaşılmasın. Bu şekilde köşe yazıları yazıyor herkes.

Neden?

Ne?

???

Evet!

Belki de…

Belki de köşelerini dolduramıyorlardır.

Gelin kendimize bir şey itiraf edelim…

Ha!

Evet!

Adeta bir UFO gibiydi…

Kim bilir, belki iki cümle yazılabilir bir paragrafta. Bir deneyeyim.

Oldu!

İtiraf edelim: Gazeteler aslında harita metod defter boyutuna sıkıştırılabilir.

Hem de hiçbir yazının boyutunu değiştirmeden…

Hem de hiçbir resmi küçültmeden…

Hem de hiçbir mankenin etek altını, hiçbir futbolcunun antreman fotoğraflarını kaldırmaya gerek bırakmadan…

Gelin itiraf edelim: Biz gazeteciler küresel ısınmayı zerre siglemiyoruz.

Siglesek her gün yarım kiloluk gazeteleri 100 grama düşürmeyi bilirdik, değil mi?

Sağlıcakla kal ey okur!

Ben daha yeniyetmeyim ya, çok uzun yazamadım :).

27 Yorum

İlk öpücük!

Sarhoşum efendim. Arkadaşlarla içmeden dönmek üzere metroya bineceğim. Hoşlanıp hoşlanmamak arasında kaldığım kızın tupturuncu, güzel saçlarını görüyorum ve beynim döne döne arkasından yaklaşıyorum. Kızmadığı için istediğim şekilde, şaka manalı bir sarkıntılıkla selamlıyorum. Sarılıyoruz birbirimize. Sarılırken yanlışlıkla (gerçekten yanlışlıkla) dudaklarımız birbirine değiyor. Metroya biniyoruz.

O da üç bira içmiş. Ben iki bira ve iki votkayla en sevdiğim sarhoşluk safhasındayım: çakırkeyiflik ile sarhoşluk arası. Tamamen anlamsız şeylerden konuşuyoruz. Karşımızdaki iki çocuk, çocuk olmalarına rağmen bizim tipimizle dalga geçercesine gülüyor bize. Sallamıyoruz.

Bir yurtta misafir öğrenci olarak kalacakmış, zira Turuncu başka bir şehirde yaşıyor. Üniversite eğitimi için Ankara’da. Dejavudan faydalanıp, daha önceki bir ayılığımı telafi etmeye çalışmak istiyorum ve bu sefer “Beni yurda bırakır mısın?” sözünü duymak yerine “Seni yurda bırakayım mı?” diyorum. Olumlu yanıt alıp hafif yalpalamalar eşliğinde geçiyoruz Beştepe Alt Geçidi’nden.

Patikamsı bir yokuştan çıkarken cazip bir teklif geliyor: “Şuraya, çimlere oturalım mı?” diyor Turuncu. Oturuyoruz. Hatta uzanıyoruz ve yıldızları izliyoruz bir süre. O sırada düşünüyorum: Olacak mı lan? Veya olmalı mı? Ciddi ciddi edebiyat yapıyorum kendi içimde. Kafam da acayip…

Yakınlaşma sürüyor, fakat inanılmaz yavaş. Yaptığım şeyi zaten eşzamanlı olarak sorguladığımdan kendimi tamamen romantizme veremiyorum. Zaten ortam da çok romantik değil: otoyol manzaralı bir patika. Çimlerdeki dikenler kıçımıza başımıza batıyor. Ben de Turuncu‘yla havadan sudan bahsetmeye çalışıyorum – ne de olsa bu tarz duygusal mevzularda tecrübem az ve bırakın konuşmayı, elimi nereye koyacağımı bile bilmiyorum. Sonra bi’ bakıyorum; kafası omzumda, benim kafam onun kafasına yaslanmış, dört kol iki vücudun etrafında, otoyolu seyrediyoruz. Otoyolu denize, arabaları balıklara benzeterek ortama zorla romantizm katıyoruz.

Sonrasını çok iyi hatırlamıyorum. Adrenalin olabilir, alkol olabilir… Bir şeyler hatırlamamı engelliyor. Hatırlayamadığım kısmın ardından dudaklarımdan öpülürken yakalıyorum kendimi. Öpüşmeyi bilmiyorum ki? Onun yaptıklarını taklit ediyorum. Oluyor gibi. İçimde ufak bir mutluluk duygusu var. Onu öperken, o da beni öperken, aklımdan geçen tek düşünce: “Oluyo’ lan!”

Öpüşme faslına ara veriyoruz. Mutlu gibiyim. Ona dönüyorum, “Turuncu,” diyorum, “ben bir şey bilmiyorum.” diyorum. Tahmin ettiğim gibi anlamıyor – amacım da bu zaten: Karşımdakine, onun anlayamayacağı bir giriş cümlesi kullanmak, ardından da meramımı anlatmak daha etkili oluyor. “Ben hiç ilişki yaşamadım hayatımda.” diyorum. Yalan. Bir ilişkim olmuştu, 1 ay boyunca MSN üzerinde süren yalan bir ilişki – ilişki bile denemez. Sonra kendi kendimi tekzip etme adına bunu da anlatıyorum – maksat dürüst olmak. Sonra öpüşmeye biraz daha devam ediyoruz.

Biraz ayılmış gibiyim ki, sanırım bu yüzden onu yurda götürmek için ayağa kalkıyorum, onu da kaldırıyorum. Yurda doğru yürüyüş kısmı sessiz. Elini tutuyorum, bakışıyoruz, “Acayip oldu böyle yav, ehehe!” diye bir espri yapıyorum. “Aynen ya.” diye karşılık veriyor ve anlıyorum, memnun bir şekilde elini bırakıyorum. Artık sarhoşlukla çakırkeyiflik arasındaki değil, çakırkeyiflikle ayıklık arasındaki safhadayım.

Az önceki muhabbetten sonra yolun geri kalanı korkutucu bir sessizlik içinde, ama ben bu sessizlikten yine de memnunum. Dudağımın kenarında hala onun kokusunu hissediyorum. Hoşuma da gidiyor – ilk öpücük sonuçta! Turuncu, “Buradan sonrasını yürüme istersen, uzun.” diyor. Kabul edip iki yanağından öpüyorum (niyeyse). Mırıldanarak “İğeceler.” diyorum. Sarhoşluktan değil de utançtan, böylesine bozuk bir “İyi geceler.” çıkıyor ağzımdan. Ve arkamı dönüp gidiyorum.

İşin kötüsü, ben bu kızdan hoşlanıp hoşlanmadığımı bilmiyorum.

8 Yorum

Bu şartlı refleks midir?

Bir jeolog olamayacağımı, bu bölümü kazandığımı öğrendiğim anda anlamıştım, fakat yine de sevinmiştim bir üniversite kazandığıma. Çünkü ülkemizde üniversite mezunu olmak, uygar olmak anlamına geliyor ve iş bulma şansımız artıyor bir üniversite mezunu olunca. Yanlış mı?

Yanlış efendim. Bir devlet dairesinin personel listesini inceleyin, personelin yüzde onu arasında kan bağı, en azından herhangi bir akrabalık olduğunu görün. Küçük veya orta ölçekli özel şirketlere bakın. Zaten yarısı aile şirketi, diğer yarısında da yine akrabalara, tanıdıklara, komşulara komşu oğullarına rastlayacaksınız. Vestel gibi, Beko gibi kocaman özel şirketlere girmiyorum, onlar ideal ama onlar hakkında bilgim yok. Belki gerçekten diploma istiyorlardır.

Yine de toplum geneline baktığımızda, çoğu yerde karşılaştığımız genellemenin çoğu yerde doğru olduğunu fark ediyoruz: Bu işler burada torpille yürüyor. Adam üniversite diplomasını almış, gitmiş eniştesinin komşusundan iş istemiş, eniştenin komşusu da ona kendi şirketinde iş vermiş. Benim gibi yeni şehirlerde hayata atılmak isteyen tipler n’olacak?

Bi’ de şey var o daha vahim: İlkokul mezunu adam kuruyor sanayi sitesinde dükkanını, önce yine tanıdıklarla eşle dostla iş yapıyor, sonra ünü yayılıyor şehre, çevresi de giderek genişliyor ve 5 yıl içerisinde yaptığı iş ona ayda, yoksulluk sınırının 3 katı kadar para kazandırıyor. Yine de makinasıyla demiri keserken, sürtünme sonucu ortaya çıkan sıcaklığın demirin ne kadar genleştirdiğini sorsan hesap etmesi mümkün değil.

Bu adamları kro olarak ifşa etmeye çalıştığımı sanmayın. Buyrun şöyle bir listeye bakalım:

http://img123.imageshack.us/img123/9083/78611qw8.jpg

Görüyoruz ki Forbes‘un en zengin 100 kişi listesinde 3’ü lise terk, 7’si üniversiteyi bırakmış 10 tane, milyar dolarlık serveti olan insanlar var. Bill Gates 7 haziranda diploma alacak, fakat o da onursal diploma, konuşma yaptığı için miymiş neymiş.

Diplomasını cebine koyup taksi şoförlüğü yapan da var tabii. Taksi şoförlüğü mesleği örnek, ama canlısını ve başarıya ulaşmışını isterseniz, Su Ürünleri Fakültesi‘ni bitirip otomobil satan bir akrabamı örnek gösterebilirim.

Peki ben hangisi olacağım?

  • Üniversiteyi bitirip tanıdıklar vasıtasıyla herhangi bir yerde iş bulan adam mı,
  • Üniversiteyi terk edip Forbes‘un listesine giren adam mı,
  • Üniversiteyi bitirip cebinde diplomasıyla farklı bir iş yapıp zengin olan adam mı,
  • Yoksa en kötüsü, üniversiteyi bitirip tutunamayan adam mı?

Kesinlikle sonuncusu olmak istemem, ama diğerlerinden biri olma ihtimalimi yükseltmeye çalışıyorum. Ne olursa olsun, yaşam standartlarımı ortalamanın üstünde tutmak istiyorum. Bunun için akrabalardan iş dilenmem, komşuların kıçlarını yalayıp “Sizin şirkette boş kadro var mıydı abi?” demem gerekse bile. Yine de 3. seçenek en cazibi, ve olmayacak bir şey değil. Olmayacak bir şey olsaydı o listede o 10 kişi olmazdı, hatta o 10 kişiden biri listenin birinci sırasında olmazdı.

Başlığa “Bu şartlı refleks midir?” yazma sebebime gelelim: Her vizede, her finalde, hatta bugün olduğumuz quizde bile bir iyi not alayım kaygısı vardı. İşte bunun bir şartlı refleks olduğunu düşünüyorum. Şartlı refleks olduğundan neredeyse eminim çünkü tanım tam uyuyor. Yıllarca sınavlardan iyi not almam gerektiği öğretilmiş, ben de her sınav öncesi iyi not almam gerektiğini düşünüyorum. Neyse, saçmalamaya başladım sanırım. Yazıyı burada bırakmak en iyisi olacak.

1 Yorum

Macera dolu iki İngilizce sınavı!

Sabah 8 buçukta kalktım. Banyo yapmam gerekiyordu, yapmadan çıktım dışarı zaten hastayım diye. Okula gittim, zira İleri İngilizce finali saat 10’u çeyrek geçe sanıyordum. Okula gidip final tarihine ve saatine baktığımda 10’u çeyrek geçe olan finalin -benim almadığım- Temel İngilizce olduğunu, İleri İngilizce finalinin ise 1 buçukta olduğunu gördüm. Canım sıkıldı, belki erkene alınmıştır umuduyla İleri İngilizce dersini aldığını sandığım arkadaşım Ahmet’i aradım. Hemen Büyük Fizik Amfisi‘ne gelmemi söyledi, neşe içinde koştum oraya. Meğer beni Temel İngilizce sınavına gizlice girip kendisine yardım etmem için çağırmış 😀 Eğlence olur maksadı ile kabul ettim. Gerekli planları yaparken plana dahil olan ve kopya alacak kişi sayısı 8’i, 10’u buldu. Planlar bittiğinde katılım aynıydı çok şükür. Plan şöyleydi: Sınava gireceğim ama hocaya gözükmemeye çalışacağım, zira sınava giren hoca aynı zamanda İleri İngilizce hocamız. Sınava girdikten sonra sınav kağıdına adımı yazmadan, 5-10 dakikada bitireceğim (sınav test şeklinde) ve bir kağıda falan yazacağım cevapları. Sınavdan çıkarken hocanın yanına gidecek, “Hocam ya ehe ehe ben yanlış sınava girmişim ehe mehe” diye hocayı kızdırmadan çıkacağım sınavdan. Sınavdan çıktıktan sonra da kısa mesajla Erdoğan‘a, Ahmet‘e ve Canalp‘e cevapları yollayacağım, onlar da kalan katılımcılara iletecek cevapları.

Sınava girdim, girdikten sonra aklıma geldi de Ahmet‘in şapkasını alıp kafama taktım. Bere olsa dikkat çekerdi ama şapka dikkat çekmedi çok şükür. Neyse, sınavı tıkır tıkır 10 dakikada çözdüm, bitirdim, ama kağıda geçiremiyorum! Bir asistan yakınımda duruyor sürekli. Yakınımda durma sebebini sonradan fark ettim ve elim ayağıma dolaştı: Asistan yoklama kağıdını dolaştırıyormuş! Hesaba katmadığımız bu handikap sebebiyle kağıdı mağıdı bırakıp çantamdan bir adet lacivert Stabilo kalem çıkardım ve cevapları elime geçirdim. Yoklama kağıdı tam bana gelmişti ki ben bitirdim ve ayağa kalktım, asistana yanlış sınava girdiğimi söyleyip güldüm. Sonra asistanın isteği üzerine hocaya gittim ve aynı yavşaklığı hocaya da yaptım. Biraz şüphelense de aldı kağıdımı, koydu kenara, ben de çıktım dışarı mutlu mesut.

Dışarı çıktıktan sonra üç kişiye attım mesajları ve beklemeye başladım. Sınavdan çıktılar, teşekkürlerimi aldım (:)) ve olayı birbirimize birer ikişer kez daha anlatıp eğlendik, neşe ve heyecan dolduk. Sonra da kendi sınavımı beklemeye başladım. Kendi sınavım gelmeden hocanın odasına gidip ilk İleri İngilizce sınavımı da öğrendim: 87!

İkinci sınav da ilki kadar kolaydı neredeyse 🙂 Paragraf yazma bölümü dışındakileri 20 dakikada, hepsinden emin olarak bitirdim ve kontrol ettim, bir kağıda geçirdim, Timur‘a yolladım, Timur Evren‘e, Evren de Çağlar‘a yolladı, üçünün de 50’şer puanı oldu 😀 Paragrafı da yazdım ve çıkarken Gülender‘e kopya vermeye çalıştığımı gören hoca kağıdımı aldı :D:D:D

İkinci sınavdan da 90 üzeri bir not alıp İleri İngilizce dersinden AA ile geçiyorum sanırsam!

20 Haziran 2007 eki: Temel İngilizce‘den 92’şey puan dağıtmışım herkese, kendi sınavımdan da 95 aldım. Son anda Gülender‘e kopya verdiğimin görülmesi de İleri İngilizce notumun kayıtlara AA yerine BA düşmesine sebep olmuş.

5 Yorum

Ehehe ehe eh… ehm

Çok ilginç oldu bugün. Kimya sınavına, kurbanlık Saddam gibi gittim. Sınavı beklemeye başladım. Hazır 1 saat önceden gitmişim, bari çalışmadığım ve sınavda ağırlıklı olarak çıkacak 6. ve 7. bölümlerden küçük formüller öğreneyim diye arkadaşlarımdan formül otlandım. Ve sınav başladı.

  • 1. soru biraz uzun gibiydi. Büyükçe bir boşluk bırakıp ikinciye geçtim.
  • 2. soru çok kolay iki şıktan oluşuyordu. Kolay dediysem sıranın kenarına yazdığım kopyalar sayesinde 😀 İki şıkkı da zorlanmadan halledip 3. soruya geçtim.
  • 3. soruda sıçtım. Baktım, birkaç bir şey yazdım belki oradan bulurum diye ama bulamadım. Hafifçe silerek 4. soruya geçtim. Hafifçe sildim ki hoca en azından uğraştığımı görsün, kafasında “Bu çocuk yine de bir şeyler biliyor konu hakkında, çalışmış yani” imajı oluşsun 😀 Çünkü çiziktirdiklerim konuyla alakalıydı yine.
  • 4. soruyu da yaptım çat diye çok şükür.
  • 5. soruyu yapamadım. Aslında 4’ü yapamayıp 5’i yapmış da olabilirim, hatırlamıyorum tam olarak.
  • 6. soruyu da yaptım birkaç hışırtı ve kalem cızırtısıyla.
  • 7. sorunun ilk şıkkını yaptım, ikinci şıkkını yapamadım.
  • 8. soruda lise ikide belalım olan konu olan entalpi soruluyordu. Panikleyip kalın bir çizgi çektim soruya ve sınavı bitirdim.

Sonuç olarak, dün bahsettiğim tek basamaklı bir sınav sonucum olmayacak kesinlikle! Hatta eğer yapmadığım sorular yüksek puanlı değilse (ki yüksek olma ihtimali yüksek aslında), 50-60 gibi bir not bile alabilirim!

1 Yorum

Anneee!

Fotoğraf makinası fiyat araştırması ardından eve dönüyorum, diş macunu alacaktım, geri dönüp Beşevler yakınındaki Kiler adlı markete doğru yöneldim. Yolda bir adam “Baksana buraya.” dedi. Sonrasını şu şekilde anlatacağım (adam sarhoş, önceden söyleyeyim):

(Adama döndüm.)
– Ben bu dünyanın hıyarıyım…
– Peki abi.
– …
– Telefonun çalıyor abi.
– Hea? Aaa dur. (Tam gitmeye yelkenirken kolumdan tutup) Ya bi’ dur!
(Adam telefonla konuşuyor, ben bu arada hafiften tırsıyorum.)
– Karı aradı…
(Adamın sarhoş olduğundan bu anda emin oldum, çünkü gerçekten dünyanın hıyarı gibi duruyordu.)
– …Benim şimdi… kadınlarla ilişkim vardı… Şimdi köpeğimle ilişkim var…
(Normalde bunu herhangi başka biri dese, oracıkta gülmekten yerlerde yuvarlanmaya başlardım. Ama adam öyle korkunç gözüküyordu ki -bi’ de benden 30-40cm uzaklıktaydı- bırakın gülmeyi, dudaklarımı bile oynatamadım.)
– …Şimdi diyorum ki… Senin kadar yakışıklı bir adam…
(Anneee!)
– …Allah kahretsin, ben ibne değilim… Ama…
(ANNEEE!!!)
– …Bana itlik yapsana? Ha? İtlik yap bana…

O anda kolumu adamın elinden kurtarıp hızlı hızlı yürümeye başladım ama nasıl bir hız… Bir yandan da kafamı yandaki apartmanlara, gözlerimi ise zorlayıp neredeyse tam arkama çevirdim ki adam peşimden geliyor mu diye. Sonra baktım önümdeki adam beni izliyormuş, ona da bir şeyler demiş belli ki sarhoş. “Manyak bu yav?” diye önümdeki adama serzenişte bulunduktan sonra Kiler‘e gidip, diş macununu alıp hiç tanımadığım farklı bir yoldan eve döndüm.

3 Yorum

Kafein şekerlemesi (Caffeine Nap)

Burak.com adlı başka bir blog’dan gördüğüm uyumama tekniği (o da şuradan görmüş). Kahveyi içiyorsunuz, sonra 15 dakikalık bir uykuya dalıyorsunuz:

Uyandığınızda kanınızda serbest dolaşan adenozin miktarı azalmış olacağından, ki bu kahvenin de yaptığı bir etkidir, kendinizi sadece kestirmiş ya da sadece kahve içmiş birine göre çok daha uzun süre uyanık hissedebileceksiniz.

İlginç bir yönteme benziyor. Denemeye değer, değil mi?

Ek (10 Ekim 2007): Hala denemedim lan ben bunu.

4 Yorum

Bana karşı çıkan elim?

Az önce nüfus cüzdanı suretimi, ikametgah senedimi ve çoğalttığım vesikalıklarımı almış olarak evime dönüyordum. (üniversite istiyor) Bir sokağın karşısına geçecektim, baktım sokağın sonundan bir adet taksi gelmekte; “Geçerim lan” diye düşündüm fakat karşıya geçmeye kalktığımda elim, hemen yanımdaki ağaca tutundu ve geçmeme izin vermedi! Ne kadar şaşırdığımı tahmin bile edemezsiniz, ne olduğunu hala anlayamadım?

1 Yorum

Çok ilginç

Dün sabah 6’ya kadar Half Life 2 oynadıktan sonra (nefret ediyorum kendimden), bakalım neler olacak diye yatılabilecek en rahatsız bir konumda yatmaya karar verdim. Şöyle ki; kanepeyi açmadım, kolluk kısmına (kolumuzu koyduğumuz yer işte, ne deniyor oraya bilmiyorum) koydum kafamı ve o şekilde uyudum. Sabah kalktığımda o iki gün önceki küçücük mutlu sızı bile yoktu sırtımda! Hiç ama hiç ağrımadı sırtım. Bu ne lan?

1 Yorum

Acı yok!

Acının varlığını reddetmenin acıyı yok ettiğini biliyor muydunuz? Bugüne kadar ben de bilmiyordum.

Olay şöyle gelişti: Dışarı çıktım, karşıdan karşıya geçtim, oradan kaldırıma çıkarken ayağım kaydı ve önce dizimin altında bir yerleri fena halde yaraladım, sonra da ezilme tehlikesi geçirdim 🙂 Allah’tan arabayı süren adam yavaş sürüyordu da durabildi. Neyse, konumuz ezilme tehlikem değil. Dizimin altını yaraladıktan sonra aklıma geçen gün Doctus‘ta tartışılan Nihilizm geldi.

Nihilizm, var olan şeylerin aslında bizim onun varlığını kabul ettiğimiz için var olduğunu öne sürüyor. İlgimi çeken bir düşünce olduğundan üstünde kendimce az çok kafa yordum birkaç gün içinde. Dizim yaralandığında da elime geçen fırsatı değerlendirdim ve acının varlığını inkar ettim. Nihilizm‘e uyup uymadığını bilemem ama işe yaradı :). Acım önce hafifledi, sonrasında kendi kendime biraz konuştum acının yokluğu üzerine (Deliyim evet ne var?). Ve gerçekten de acı yok oldu! Çarptıktan sonra ilk 10 dakika acısı yüzünden yürüyemediğim yaranın verdiği acı, yok oldu! Tavsiye ediyorum, özellikle soyut kavramlarda çok işe yarıyor.

Ek (13 Ocak 2008, 20.23): Sanki nihilizmi biraz kıçından mı anlamışım ne?

1 Yorum

Ben ve Naz Elmas!

Bugün küçük kuzenim Onat‘ın doğum günü vardı Sapanca‘daki yazlıklarında. Gittim, mangal falan vardı iyi hoş güzel ama bomba olay şuydu: Naz Elmas (Haziran Gecesi‘ndeki Havin), sevgilisinin ailesinin yazlığına, yani teyzemlerin oturduğu yazlık konutlardan birine gelmişler. Naz Elmas da havuz başında sevilisiyle güneşleniyordu. Büyük heyecanla ve büyük saygısızlıkla (ehe) yanına gidip büyük bir hayranı olduğumu söyledim ve mümkünse bir fotoğraf çekmek istedim. Beni ilk başta magazinci mi sandı nedir, “Sen de çıkacak mısın?” dedi (yahut beni çok yakışıklı buldu) (ehm). Olumlu cevap alınca kabul etti de yanına gittim. İşte olay fotoğraf: Naz Elmas ile Barış Ünver!

Bu olaydan sonra haliyle herkese hayvan gibi hava attım (buraya uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatmamdan da belli oluyor sanırım :D). Hehe, evet benim o. Evet.

191 Yorum

Yağmur ve zeki ben

Sabah az biraz yağmur yağıyordu, ben de iş görüşmesine (evet evet, iş görüşmesi; işe başlıyorum) (kurumsal firma bünyesinde freelance web tasarımı, hahahaharika) gideceğim; üzerime normal t-shirt ve pantolon geçirip gittim. Dönme vaktim geldiğinde dışarı bir baktım, bildiğin yukarıdan bidonla su döküyorlar sanki? Eve geldiğimde üzerimde giysilerimle banyo yapmış gibiydim. Şimdi ise tekrar banyoya giriyorum.

Yorum Bırak

İyi gün…

Çok ilginç ve komik bir şey oldu az önce. Çarşıdan eve döndüm, apartmanın merdivenlerinde bir komşuya rastladım. “İyi günler.” dedim, cevap şu: “İyi gün.” Hayır hayır, adam “İyi gün…” gibi düşünceli bir ifadede de değildi, yani “İyi bir gün nedir söylesene bana?” gibi demedi, sanki o da “İyi günler.” şeklinde cevap verecekti de -ler ekine gelmeden sesi kesildi 😀

Yorum Bırak

Beynimizdeki lisan mekanizması şöyle mi ki:

Sadece bi fikir, varsayım: Dün Hitch‘i izlerken fark ettim, altyazıları kapattığımda ve filme kendimi verdiğimde, ve filmi (ilköğretimimi okuduğum ve bana İngilizcemi veren Atafen sayesinde) anladığımda, beynimde diyalogları çevirmediğimi, direk olarak algıladığımı fark ettim. Ondan sonra geçen gün yaptığım çeviriyi hatırladım, ve orada yazıyı okurken anlamama rağmen Türkçeye çevirirken zorlandığımı hatırladım. Bundan dolayı varsayıyorum ki; beyn’imiz dilleri ayırmıyor, eğer biz o dili öğrendiysek o da Türkçe gibi beyn’imize yerleşiyor ve biz de cozart diye anlıyoruz Mr. Brown‘un dediklerini. Aa ne güzel.

1 Yorum