"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a1

Shoot ‘Em Up (2007)

Shoot 'Em Up (2007)

Michael Davis diye bir adam “Lan ne zamandır vurdulu kırdılı ve senaryosuz, bi’ boka benzemeyen bir film çekilmiyor.” demiş kendi kendine ve gaza gelip bu filmi yapmaya kalkmış. Torpil mi bulmuş artık n’apmış ama Clive Owen, Monica Belluci ve Paul Giamatti kişilerini kadroya eklemeyi ve filmi uzun metrajlı olarak çekmeyi başarmış. Çok ciddi söylüyorum bu kadar torpil bulmak bile bir başarıdır ve bu başarısından dolayı Michael‘ı gönülden kutluyorum.

Şu andan itibaren spoiler içerikli bilgi vereceğim ama bizzat ben okumanızı ve filmi izlememenizi istiyorum. Ayrıca komik olmaya çalışıyormuşum gibi gözükebilir ama sadece filmdeki ayrıntıları yazacağım. Hazırsanız buyrun:

Film bir otobüs durağında başlıyor. Hiçbir şeyden habersiz durakta havuç yiyen kahramanımız Smith (Ajan Smith veya buradaki Bay Smith ile karıştırmayın.), önünden hamile bir kadın ve onu vurmaya çalışan bir adam görünce kavga çıkarmaya karar verir ve silahlı adamı yediği havuçla öldürüp kadının bebeğinin kordonunu, kordona ateş ederek keser. Sonra kadın ölür, Smith de bebeği alıp kaçar.

Tanıdığı bir fahişeyle (DonnaMonica Belluci) maceradan maceraya atılacağından habersiz havuç yemeye ve bebeği öldürmek için peşine takılan adamları tek tek kafalarından vurarak öldürmeye devam eden Smith, karşısına çıkan kötü adam Hertz‘i (Paul Giamatti) silahsızken yakalamış olsa bile vurmaz, Hertz konusunda sürekli bir kabızlık içerisindedir. İlginçtir ki sürekli kafalarından vurularak ölen tipler de hiçbir şekilde, hatta Smith‘le aralarında 3-4 metre varken bile bizim kabızı vuramamaktadırlar. Smith de yağ tankerine ateş edip fışkıran yağları sırtına sürerek yerde kayıp adamları kafasından kafasından vurmaya devam eder.

Filmin sonlarına doğru film bitiyor. Filmde toplam 100 adam öldürülmüş. Filmin sonunda Hertz ölüyor ve Smith, fahişeyle aşk yaşar. Muhtemelen evlenirler ve Smith sevaba girer falan işte.

İzlemeyin filmi. Ha, silahlı çatışma sahnelerinin çoğu muhteşem, onlar için izlenebilir ama ben sırf silah sahneleri için 2 saatimi harcadığıma pişmanım. Gerçi sadece silahlı çatışma sahneleri değil, Monica Belluci‘nin göğüsleri ve bacakları da filme renk katmış :). Yine de bilseydim iki saatimi vermezdim filme.

10 Yorum

Türkiye Blog Konferansı '07 tecrübem

Hemen anlatayım madde madde:

  • Gitmeden önce yemek yedim, yemekte saçımın ne kadar dağıldığını fark ettim ve berbere gidip saçımı şekle şemale sokmaya karar verdim.
  • Berbere gittim, adam saçıma resmen jöle sıçtı. “Abi n’olur daha fazla sürme.” dedikçe dayadı jöleyi, Memoli gibi oldum. Sonra bi’ de saç spreyi sıktı saçıma tam oldu.
  • Yıldız Teknik Üniversitesi‘ne vardığımda beni karşılayan kişi Doctus‘tan dostum Ersin (Static) oldu.
  • Oditoryuma gittik, konferans salonuna girdik.
  • Biz geldikten 15 dakika kadar sonra konferans başladı:
    • Açılış konuşmasını Microsoft Türkiye genel müdürü Çağlayan Arkan yaptı. Açılış konuşmasından ziyade uzunca bir reklamdı, blog’larla ilgili (kendi blog’unun reklamı dışında) hiçbir şey konuşmadı.
    • Sonrasında kürsüye Mert Ulaş çıktı, Türk Blog Yazarları‘nın yaratıcısı. Eğlenceli bir konuşma yaptı, özellikle Nike‘ın bir reklamında Beckham’ın kafasının üstüne kendi kafasını yapıştırması süperdi :D.
    • Hemen sonrasında Webrazzi, Blograzzi gibi ünlü oluşumların (sanırım) sahibi Arda Kutsal geldi. Adamda ne karizma varsa artık, ağzımız açık dinledik saloncak. Hakikaten çok iyi bir konuşmacıymış ama, sahneyi falan çok iyi kullandı.
    • Ve işte geldik konferansa gelmemdeki en büyük etmene: Eda Suner vardı efendim bu sefer stüdyoda. Stüdyoda diyorum çünkü yapılan şeyin bir panel olması gerekirken Eda Sultan seyirciye dönerek konuşma zahmetine bile girmeyip, muhatap olarak yalnızca panel moderatörünü aldı ve ağzından çıkan her kelime moderatöre karşıydı, bize değil. Kendisiyle övünüp durması bir yana, bir de Serap Ezgü programındaymış gibi kendisini eleştirenlere defalarca, art arda “Ay canları sağ olsun, ben onları öyle de seviyorum.” tarzı büyüklük bende kalsın beyanatlarıyla olayı hakikaten bir kadın programından farksız hale getirdi. Yanındaki Devletşah Özcan ise gayet başarılı hikayesini anlatıp beğenimizi topladı. Eda Suner olayı öyle saçma bir boyuta getirmiş olmasa çok güzel sorularım vardı, ama stüdyoda gerginlik yaşansın istemedim. Hakikaten öyle ama; çünkü bir de benim sorularıma car car cevap vermeye kalksaydı onunla beraber benim de itibar sıfırlanacaktı. Aslında düşünüyorum da, öyle soruları her ihtimalde sormak saçmalık olacaktı, zaten kendi kendisini rezil etti.
    • Sözde panel‘in ardından yarım saatlik bir ara verildi. Arada Mert Ulaş ile konuştum, sonra yerimize geri döndük Ersin‘le. Dışlanmış hissettim lan kendimi, herkes profesyonel profesyonel takılıyorken ben öyle çılgın gibi seke seke geziyorum falan :D.
    • Sonra Alemşah Öztürk ve Murat Buyurgan‘ın çok güzel iki tane konuşmasını izledik. Özellikle Alemşah Öztürk‘ün konuşması bana göre konferansın en önemli konuşmasıydı.
    • Hemen sonrasında A. Selim Tuncer‘in -biraz uzun olsa da- bir konuşmasını izledik.
    • En sona atlamak istiyorum: Tunç Kılınç, Özgür Alaz ve Cihan Kurt‘un katıldığı bir panel daha vardı. Selim Tuncer‘in konuşması biraz uzun sürdüğünden dolayı bu panel biraz (yarım saat kadar) gecikmeli olarak başladı ama konferansın en eğlenceli kısmıydı. Sebebi ise hiç görmediğim bir rahatlık içerisindeki Tunç Kılınç‘tı. Konuşmanın başında hafiften yadırgasam da, bilgi dağarcığının da kendi gibi geniş olduğunu görüp (ehe) üç kişinin paslaşmasıyla dolu paneli izledim. Hakikaten çok eğlenceliydi.
    • Ve bitti.
  • Evet bitti.

Evet.

2 Yorum

Alarm çalmadan alarmı fark ettim lan!

Çok acayipti. Çok net hatırlamıyorum ama rüyayı görmeye devam ederken rüya bir anda durdu. Bir anki duraklamanın sebebinin, alarm müziği olarak kullandığım müzik (The Phantom of The Opera‘nın film versiyonunun uvertürü) olacağını düşündüm ve bir an süresince daha sakince bekledim. Uvertür çalmaya başlayınca diğer uvertürlü uyanışlarımda olduğu gibi panikle ve içimden çığlıklar atarak değil; içimde küçük bir heyecanla ama sakin bir şekilde, yavaşça kalkıp uvertürü kapadım. Yaptığımı fark edince de şok oldum lan!

1 Yorum

Edebi Mim: Beni en iyi anlatan şiir

Tansu Günay‘dan mim gelmiş, yazayım dedim. Yalnız ben pek şiir insanı değilimdir, yani geniş bir şiir dağarcığım olmadığından dolayı beni en iyi anlatan şiir bile beni pek iyi anlatamayacak :D. Olsun, çok beğendiğim ve içindeki zihniyeti benimsediğim bir Nazım Hikmet şiiri sunayım:

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi meselâ,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani, o derecede, öylesine ki,
Meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut, kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak, yani ağır bastığından.

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
Yani, beyaz masadan
Bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
Biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
Hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
Yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
En son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
Diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
Belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
Yaşımız da elliye yakın,
Daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
Yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

Bu dünya soğuyacak,
Yıldızların arasında bir yıldız,
Hem de en ufacıklarından,
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
Yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
Hattâ bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,
Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
Duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…

Çok güzel lan ama. Ve ciddi ciddi istiyorum ben bu çeşit bir düşünceyle yaşamayı.

Bir de mimi yaymak var, peki. Onurr’a, Yalçın’a ve Barış Atasoy’a yolluyorum.

1 Yorum

IF Performance Hall'daki Cem Adrian konseri!

İki yıldır bıkmadan dinleyip de hiç canlı performansına tanık olamadığım Cem Adrian‘ı bu sefer kaçıramazdım, kaçırmadım da :). Müzik konusundaki etkinliklerin birçoğuna beraber gittiğim aşmış insan Arda ile beraber dün gece If Performance Hall‘daydık. Bu muhteşem geceyi kaçırdığınız için çok pis dalga geçmeyi planlıyorum hepinizle. Fotoğraf falan da çektim, bakıverin bari buradan.

Akşam 9’u çeyrek geçe gibi Kızılay‘daki Dost Kitabevi‘nde Arda‘yla buluştum. Oradan Tunus Caddesi‘ne yol aldık, zira kapılar 10’da açılıyordu. 9 buçuk gibi oraya vardığımızda çoktan dışarısı dolmuştu, biz de bir köşeye oturup beklemeye başladık.

Kapılar açıldıktan sonra içeri girdiğimizde tüm masalar ve oturulacak yerler kapılmıştı, biz de barın önüne geçip orada etrafa bakınmaya başladık.

Kapılar 10’da açıldı fakat konser 12’de başlayacak, 1’de bitecekmiş. Biraz hayal kırıklığına uğrayıp giriş ücreti olan 15 liraya dahil olan ücretsiz votka-burn‘lerimizi içmeye devam ettik. Sakarlığım tuttu, Arda‘nınkini devirdim :D. Allah’tan barmen iyi adam çıktı da ikincisini ücretsiz verdi. Yalnız içkiler nasıl olduysa hem Arda‘nın, hem benim midemizi bulandırdı – hatta ben bitiremeden tuvalete gidip kusmak zorunda kaldım!

Ve konser başladı! Sahneye çıktığında ellerimiz direkt olarak fotoğraf makinalarımıza gitti, ama benim fotoğraflarım pek iyi çıkmadı – Arda‘nınkilerse karanlık olmasa da tek renk gibiydi. Yazının sonuna koydum işte fotoğrafları, bakarsınız.

Neyse, ne diyorduk? Cem Adrian. Muazzamdı, söylemiştim değil mi? Sesi bir veya iki kere bozuldu, gerisinde mükemmele fena halde yakındı. Üstelik kalabalık olarak istediğimiz şarkıları bağırdığımızda onları söylemesi çok kibar bir hareketti :). Ben bir seferinde “Ayrılık! Ayrılık‘ı söyle!” diye bağırdım, beş saniye kadar kafalar bana çevirildi, sonrasında önlerden bir kız daha “Ayrılıık!” diye bağırdı ve Ayrılık başladı :). Ucuz kurtuldum yani rezil olmaktan.

Konserin sonlarına doğru çıkışa doğru ilerlerken sahneye daha da yakınlaştığımız için fotoğraf çekebileceğimizi fark ettik. Arda‘nın fotoğraf makinasının hafızası dolmuştu, benim makinayla çekebildim fotoğrafları – beklentimin çok üstünde bir kalitede çıktı fotoğraflar :). Son şarkısını bitirmeden hemen önce benim makinamın pili bitti. Son şarkısından sonra alelacele sahneden inerken fotoğrafını çekebilseydim muhteşem olacaktı zira adam önümden geçti! Bir arka kapıdan çıkacağını tahmin edip Arda‘yı da alıp binanın arkasına geçtim, geçer geçmez de karşımda Cem Adrian‘ı buldum! Resim çekmek istediğimi görünce “Acelem var, gitmem lazım, sonra…” dedi ama hemen sonra durakladı, eli havada poz verdi :). Aşağıda, 12. fotoğrafta görebilirsiniz bu pozu.

Konser sonrası Arda‘nın önceden de ziyaret ettiğim Dışkapı‘daki evlerine gittik. İki adet yarım ekmek döner ile bir litre kolayla karnımızı doyurup öldük. Yorgunluktan öldük yani, öyle ki ben kanepeden kalkamayıp orada yatmaya karar verdim.

1 Yorum

Idiocracy (2006)

Idiocracy

Muhtemelen ağlanacak halimize güldüğümüz film gibi bir şey bu. Ayrıca korkutmayayım ama izlediğiniz tüm komedi filmlerini tekrar gözden geçirtecek kadar ilginç yollarla güldürüyor.

Konudan önce filmin başında öne sürülen iddiayı anlatmak istiyorum:

…zeka seviyesi yüksek ve birey olmuş insanlar üreme konusunda belirli sıkıntılar yaşıyorlar. Biraz açacak olursak bu insanlar kariyer yapmak ya da modern dünyanın yarattığı psikolojik sorunlarından dolayı çoğalamıyorlar. Hep önlerine bir engel koyup ileri bir zamana atıyorlar. Diğer taraftan zeka seviyesi ortalamanın altında olan (idiot) aptal diyeceğimiz insanlar ise çocuk yapmaya devam ediyorlar. Film buradan bir sonuç çıkarıp gelecekte insanoğlunun zeka seviyesinin ortalamanın çok altında kalacağını ve dünyayı aptalların yöneteceğini savunuyor.

Kaynak: Murekkep.org

Filmin konusu da bu olayı fark eden çok zeki Amerikan ordusunun daha da zekice bir plan yapıp iki ortalama insanı -bir yıl sonra çözmek niyetiyle- dondurması, ama çok daha zekice bir şekilde bu iki insanı 500 yıl boyunca yerlerinde unutması sonucunda gelişen olaylar.

Bir de itiraf etmek istiyorum, Beavis & Butt-Head gibi embesil bir yapımın yaratıcılarından bu kadar zekice bir film beklemiyordum :). Filmi izlerken inanın içindeymiş gibi oluyorsunuz. Bir örnek vereyim; adam 2505’te uyandığı zaman kendini bir evde buluyor ve evde televizyon karşısında muhtemelen günün 15 saatini falan geçiren bir adam var. İzlediği programın teması testislerine çeşitli darbeler yemekte olan bir adam ve televizyon karşısındaki embesilimiz moron moron gülüyor her darbede. Biz de ona gülüyoruz ama sonra fark ediyoruz ki biz de bilgisayar, televizyon veya sinema perdesi karşısında aşağı yukarı onun yaptığını yapıyoruz :D. Bunun fark ettiğimde hemen gülmeyi kestim, ama sonra devam ettim gülmeye. Aptalım ben.

Bu ortalama iki insan dünyayı kurtarmak için kolları sıvıyor. Peki bir Hollywood filminde dünya yalnızca nereden oluşur? Dıyunay Tıdsteytso Fameerika, ya ne olacağıdı? Adam zamanda yolculuk yapamadığından dolayı zamanını dünyayı (USA) kurtarmak için uğraşıyor. Kurtaramıyor, ama biraz daha iyi bir yer yapıyor.

Mürekkep‘te dendiği gibi, komediden çok eleştirel komedi denebilecek bir film ve kesinlikle çok akıllıca yaratılmış bir film (USA = Dünya kısmı hariç). Luke Wilson denen adamı tanımıyorum ama bir yerlerden çıka… tamam, Legally Blonde filmlerinden hatırlıyormuşum. Maya Rudolph‘u ise hayatımda ilk kez görüyorum ama çok sevdim :). İzlemeniz gereken bir film, kendinizi zeki hissediyorsanız hayatta kaçırmayın.

2 Yorum

I Now Pronounce You Chuck and Larry (2007)

I Now Pronounce You Chuck and Larry

Homofobiklere müjde! Hastalığın tedavisi bulundu, kaçırmadan izleyin!

Filme başlamadan önce bu homoseksüellik ve homofobi olayına değinmek istiyorum efendim. Homofobinin yukarıda bağlantısını verdiğim, en iyi tanımını tekrarlayalım:

Cocuklugundan itibaren avci olarak yetistirilen erkegin genellikle agresif flort eden hemcinsi karsisinda beklenmeyen sekilde av durumuna dusmesinden kaynaklanan asiri tepkisel ruh hali. kadinlarda daha az rastlanmasi kadinlarin av kimligini sindirmis olmalarindan kaynaklanmaktadir.

Anlayacağınız, homofobik olmak sizin suçunuz değil. Ben de homofobiktim, ta ki bir homoseksüelle tanışana kadar. Olay basit: Anormal gözüküp normal olmayan neyle karşılaşırsanız karşılaşın, olay hakkında detaylarıyla bilgilendirmedikçe; kim olursa korkar, çekinir, gard alır. Homoseksüel insanların normal olduğunu kavramadıkça onlara tepki göstermeniz de aynı şekilde normal sayılabilir, ama kabul edilebilir bir şey değildir. Sonuçta onların yaptıkları yalnızca hemcinslerine ilgi duymak – ha evet, erkek eşcinsellerden nefret edip de bayan eşcinsellere ilgi bile duyanlar var ki onları alt paragrafa davet ediyorum.

Bir de şey var: homoseksüellere aşırı tepki veren ve hatta homofobik olmayanlara da homoseksüel gözüyle bakan homofobikler. Eğer onlardan biri burayı okuyorsa kötü haberi ben vereyim: Sen de homoseksüelsin. Homoseksüellik konusu açıldığı anda “Abi hepsi oğlancı hepsi ibne ya, siktir et hepsinin ağızlarına sıçayım orospu çocuklarının!” diye deliren birinin yaşayabileceği tek şey; yalnızca kendi eşcinsel dürtülerinden, eşcinsellikle ilgili ne varsa ona aşırı tepki gösterip karşı çıkmaktır.

Zamanında homofobik oluşuma tekrardan değinmek istiyorum: Dediğim gibi, geçen yıla mı ne kadar eşcinsellerle karşılaştığımda direkt olarak yolumu değiştirir, onlardan adeta korkardım. Ciddi ciddi onlarla konuşmaktan kaçınma amaçlı binbir türlü bahane bulur, onları anormal sanıp normal insanların yanına dönerdim. Sonra bir eşcinselle tanıştım. Nerede tanıştığımı, adını soyadını açık adresini falan beklemeyin, adamın onayını almadan vermem ki onayını istemek bile saçma olur. Neyse, önce tabii ki adamdan çekindim, ama tanıdıkça adamda anormal hiçbir şeyin olmadığını gördüm. Adam işte bildiğin adam, tek farkı kızlar yerine erkeklerden hoşlanıyor. Ben de sarışın kızları, kumral kızlardan daha çok seviyorum. Ne farkı var?

Filme dönelim. Film çok güzel arkadaşlar. Çoğu filmin eğlendirmediği kadar eğlendiriyor. Tipik bir Hollywood filmi, fark etmediğiniz yerlerden Amerikan bayrakları falan fışkırıyor her Hollywood filminde olduğu gibi ama güzel yani film. İzleyin, yarılın, eşcinsellere karşı görüşünüzü değiştirin, biraz daha yarılın. Zaten Adam Sandler ve Kevin James‘in bir arada olduğu bir filmde yarılmamak imkansızdır.

Filmde mesaj verilmesi olayı aşırıya kaçmış biraz gerçi. Olayı anlatarak kişilerin kendi mantığıyla bir mesaj oluşturması yerine direkt olarak otuz bin tane mesaj verilmesi komediyi biraz yamultmuş. Yine de güzel. İzleyin.

2 Yorum

İlk yalnız sahurum

Yok len, melankolik bir yazı yazmayacağım. Aksine, sitcom tadında olacak.

Önce İmsak ile Güneş‘i karıştırdım, sahur Güneş‘te ediliyor sandım. Sonra 4 gibi, yani Ankara‘ya göre İmsak‘tan 53 dakika önce İmsak‘ta sahur etmem gerektiğini kavradım ve hemen en doyurucu besin olan krepten yapmaya başladım.

Su ve unu ekledikten sonra süt olmadığını gördüm, dünyam yıkıldı. Saat 4.15 bu arada. Çabuk toparlanıp içi artık hamur dolu kabı dolaba kaldırdım ve sahanda yumurta yapmaya karar verdim. Buzdolabının önüne bir adet yumurta düşürdüm bu sırada. Onu temizledim, kirli bez hala lavaboda.

Ama o da ne? Yağ da yok lan! Ağlayacaktım yeminle. Saat 4.20 oldu. Buzdolabını karıştırmaya başladım, ne var ne yok baktım. Domates çorbası buldum. Bol bol ekmeğim var (hala var), onu yapmaya karar verdim. Bu sırada mutfaktaki masada duran, içinde biraz su olan bardağı devirdim. Masanın yarısı hala ıslak.

Yapmaya başladım. Efendim paketin arkasında kaynayana kadar ocakta tutmamı, sonra da 10 dakika kısık ateşte pişirmemi söylüyor. Benim o kadar vaktim yok, saat olmuş 4 buçuk! 23 dakika sonra İmsak ve ben ocağa daha yeni koyuyorum yemeği. Şeytan girdi MSN‘e, sahur etmememi söyledi, oruç tutmayacakmışım. Küfredip engelledim şeytanı, ama düşünüyorum hakikaten imkansız gibi yemem.

Bu arada ekmeklere de Pınar Beyaz sürüyorum. Saat 4.35 gibi. Taşma sesini duydum, aynen şu vurguyla küfrettim: “haas…siik…TİİR!” Taşan çorbanın tencerede kalan bir kısmını tabağıma koydum ve içimden küfrederek Pınar Beyaz‘lı ekmeklerimle beraber çorbayı içmeye başladım.

İlk tabağı bitirdiğimde sahura 8 dakika kalmıştı ve ben çok açtım. “Yeter lan!” dedim -ama ünlem olarak dedim- ve ikinci tabaktan vazgeçip etrafı toplamaya başladım. Toplarken ezanı duydum.

Aferin bana, tek başıma sahur bile edemedim!

7 Yorum

Sezercik Yavrum Benim (1971)

Ben bu filmi yerim lan. Bu kadar kötü olup bu kadar iyi duygular hissettiren başka bir filmi geçtim, başka hiçbir şey yok şu hayatta bana göre.

Efendim bu filmi izlemeye dün karar verdim, hatta gaza gelip YouTube gezisi yaptım bir adet – başka yerlere kaydım hafiften fakat yine de Sezercik Yavrum Benim‘den sahneler de buldum. Neyse. Abi ben bu filmi çok seviyorum, öyle böyle değil. Her sahnesini ayrı ayrı seviyorum. Öylesine seviyorum ki, film incelemelerinde yapmaya başladığım En Beğendiklerim bölümünü buna nasıl uyarlayacağımı düşünemiyorum. Filmin tamamı En Beğendiklerim kısmı oluyor çünkü.

Filmin konusu şu: Bir… veya dur lan, film şöyle:

Bir tesadüf sonucu tanışıp evlenmeye karar veren fabrikatör esas oğlan ve hamile muhasebeci esas kızın arasını açmaya çalışan esas oğlanın ailesi, esas oğlan Avrupa‘dan dönerken geçirdiği uçak kazası sonucu ölünce esas kızı evine alıp, ona komplo kurup hapse attırırlar. Hapiste Sezercik‘i doğuran esas kız çıkar çıkmaz geri girer, zira birlikte çıktığı kadın meğer Karaköy‘de oturuyormuş, esas kızı da fahişe yapmaya kalkmışmış. Halkın tükürükleri içerisinde hapse geri tıkılan esas kız, bu sefer nasıl olduysa hemen çıkar. Bu arada esas oğlan dirilir. Hapisten ikinci çıkışı sonrasında esas kıza “Kiralık Aynur!” deyip elindeki gazeteyle iki-üç kere vuran esas oğlan, esas kıza göre orada bir kez daha ölür. Sonra intihar etmek isterken kendisini kucaklayan bir balıkçı tarafından büyütülmek üzere evine alınır. Balıkçı, günde otuz kırk bankonota para demez.

Sonraki 15 saniye içerisinde büyüyüp futbol oynamaya başlayan Sezercik‘i yeni babası yakalar ve 3 metre öteye fırlatır. Eve dönen muhteşem ikili yerlerine (Sezercik duvar dibine, balıkçı sofraya) dönerken esas anne öksürmeye başlar. Buna çok sinirlenen balıkçı baba kadını dövmeye başlar, bunun üzerine Sezercik sokaklarda balon ve şeker satmaya başlar. Kendini ezdirmez, parasını vermeyen çocukları döver, şeker alan çocuklara da müşteri memnuniyeti anketi uygular. “Mmm, baldan tatlı!” yanıtını alınca müşterinin şekerini boğazında bırakma amaçlı “Bi’ gün ben de yiycem.” der. Hayvan gibi para kazanır ama babası sürekli şarap alır bununla. İsviçre‘deki banka hesabından bir şekilde para çekip çocuğuna bayramlık kıyafet alan esas anneyi ise dövüp giysiyi parçalar.

Sonra Sezercik evden kaçar. Bu duruma çok üzülen esas anne yine öksürür ve yine dayak yer…

Gerisini anlatmaya üşendim. Hem hepsini okursanız filmi izlemenize gerek kalmaz. Üçte biri kadarını anlattım sanırım.

6 Yorum

Evan Almighty (2007)

İlk filmde çok daha fazla gülmüştüm, ama bu film de en çok güldüğüm filmler arasında rahatlıkla ilk 10’a girer. Yeminle.

Serinin ilk filmi Bruce Almighty ve The 40 Year Old Virgin‘den tanıdığımız Steve Carell‘ı bu sefer Hz. Nuh olarak görmek pek şaşırtıyor. Özellikle oyunculuk adına çok iyi eleştiriler alan Steve C

Ehehe, şaka yapıyorum. İkinci paragrafa böyle Sinema dergisi incelemesi gibi başlayayım dedim ama tutamadım kendimi, patladım. Neyse.

Efendim Steve Carell‘ı izleyen bilir, harika bir mimik yönetimi var adamda. İlk film olan Bruce Almighty‘nin en hatırlanası sahnesinde fazlasıyla gördük bu yeteneğini ve sözler hiçbir anlam içermemiş olsa da anıra anıra öldük gülmekten. Hatta şimdi yeniden izledim ve bilgisayar karşısında 32 dişimi çıkartarak anırıyorum şu satırları yazarken bebeğim. Neyse.

Ne diyordum? Film, evet. Öncelikle film 200 milyon dolara mal olmuş, ki hatırlatırım War of the Worlds filmi 180 milyon dolara mal edilmişti. Filmde Tanrı, ki ben ona Allah da derim, Bruce Banner‘dan sonra Evan Baxter‘a bir iş veriyor. Görevi, yaklaşan sele (tufana veya) karşı bir gemi yapması. Bunu yaparken tamamen eski usül kullanmasını istiyor Allah, ve ailesiyle birlikte yapıyor falan, gerisini anlatırsam filmin zevki kaçacak. O değil de sel bölümünün bazı sahnelerinde efekt kullanmamışlar, gerçek su kullanmışlar. Kıl oldum abi.

Spoiler içerikli bölüm:

En beğendiklerime geçmeden önce gördüğüm, yapılan göndermelere değinmezsem olmaz:

  • İncil’in Genesis şeyinin 6. şeyinin 14. şeyine zaten açıkça değiniliyor.
  • Emlakçının adı Eve Adams. Bilmeyenler için: Eve, bizim Havva; Adam ise bizim Adem oluyor.
  • Bir sahnede Evan arabayla evine giderken caddedeki bir sinemada oynayan filmin adı The 40 Year Old Virgin Mary. O bölümde sandalyede düşebilirdim.
  • Başka hatırlamıyorum. Hafızam da sözde kuvvetlidir hani.

En beğendiklerime geçeyim madem:

  • Bittabi Steve Carell. Hatta Gilmore Girls‘ün Lorelai Gilmore‘u Lauren Graham kişisi. Çok tatlı bir kadın ve çok iyi bir oyuncu. Valla lan.
  • Allah’ın Evan‘a bir gemi inşa etmesini emrederken, yardımcı olsun diye verdiği Building an Ark for Dummies kitabı.
  • Üstte bahsettiğim sinemada oynayan filmin adı.
  • Evan‘a yeni giysisi bahşedildikten sonra giysisiyle, uzun sakallarıla ve uzun saçlarıyla ailesiyle akşam yemeği yerken büyük oğlunun “I hope this isn’t our last supper.” demesi, diğer iki çocuğun ve benim yarılmamız.
  • Bir sahnede arabada arkasını görüp de yoktan var olan koyunları görünce “Şiiiiii…” diye başlayıp, T harfini beklerken P harfi ile bitirmesi (hala anlamayan canım okurlarım için: Sheep).
  • Allah rolünde oynayan Morgan Freeman‘ın, mutlu sona doğru Evan‘ın hep yaptığı dansını yapması.
  • Hatta hemen ardından bir tablet daha indirmesi, tabletin üstünde “I now issue a new commandment: Thou shalt do the dance.” yazması.

Sonuç olarak Jim Carrey‘yi gözlerim fırıl fırıl arasa da (Gerçekten, filmin bir yerinde çıkar da bizi sevindirir sanmıştım.) çok beğendiğim bir film oldu. Puan vermemek için zor tutuyorum kendimi valla.

Yorum Bırak