"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a2

Bir Kelime Bir İşlem’de 250.000 lira ödül verildi!

Bir Kelime Bir İşlem

Kutu açtırarak, yemek yiyip kavga ederek, örümcek yiyerek ve benzeri saçmalıklarla uğraşarak büyük paralar veren yarışmalara karşı; bilgiye dayalı yarışmaların çok çok az para verdiğinden yakınıp duruyordum. (“Maliyetsiz Yarışma: Kelime Oyunu” başlıklı yazımda da bunu belirtmiştim.) Çok şükür, bu umutsuzluğu yok edecek bir gelişme yaşandı az önce.

Az önce, 26 yıldır yayımlanan Bir Kelime Bir İşlem yarışmasında devrim niteliğinde bir gelişme yaşandı ve geçmiş 3 ayın birincileri arasında yapılan yarışma sonucunda birinci olan adam TAM 250.000TL KAZANDI. Önceki iki yarışmasıyla toplamda 280.000TL kazanmış.

Umuyorum ki bu harika gelişmeden sonra bilgiye dayalı yarışmaların sayısı artacak ve var olan yarışmalar da (Kelime Oyunu gibi) daha fazla ödül verecek. Kim 500 Milyar İster tarzı yarışmaları da özlemiştim zaten, inşallah çok güzel yarışmalar ortaya çıkar :).

TRT‘ye de, bu yarışmayı bize yıllardır aksatmadan sunduğu için ayrıca teşekkür ediyorum.

(Blog yazmanın güzelliği de burada işte, yarım saat önce olmuş bir olayı anında yorumlayıp yayımlayabiliyorsun :). Halbuki klasik yazılı basında en yakın bildirim, yarın sabah olacak.)

5 Yorum

Sevilmemek üzerine

Çiçek aldığım ilk kızdı. Hoşlandığım ilk kız değildi, çıkacağım ilk kız da değildi. Aslında güzel de değildi, akıllı da değildi, yalnızca çok iyiydi. Hayatımda ondan saf, ondan temiz birini tanımadığımı düşünüyordum. Kendisine, aylardır sınırlarında yaşadığımız arkadaşlığın ötesinde bir şeyler teklif etmek üzere okulunun yolunu tuttum. Özellikle son haftalar öylesine güzel geçmişti ki, benim gibi bir ayının aklına çiçek almayı getirmişti kız. Çantamda gül, aklımda türlü türlü fikir, içimde heyecan… Okulun yolunu tuttum.

Ve o da beni reddetti.

Birçok kez oldu bu. Olmaya da devam edecek, belli… Ben reddedilmekten korkmadan duygularımı açıklayınca karşımdaki panikleyecek veya o da benim gibi “bahtsız” olsa bile gururu okşanacak, egosu kabaracak ve reddetmeyi zaferden sayacak. Bir sonrakinde ise reddedilmekten korkacağım ve bu sefer de aylar boyu sürecek ızdırap döneminin ardından, yani kaybedecek bir şeyim kalmadığında, yine açılacağım ve yine Osmanlı tokadı gibi bir red daha yiyeceğim suratıma.

Bunu iyi bir şey olarak da yorumlayabilirim: Artık daha dayanıklıyım bu durumlara. Kalbin taşlaşması, ruhun çürümesi olarak da görebiliriz belki ama durumumdan şimdilik şikayetim yok. Yalnızca çok üzgünüm. Daha da kötüsü, hayatıma devam etmem gerekiyor.

Bir de, artık umudum azalıyor. “Öyle deme be! Gençsin, geçer gider bunlar.” derseniz haklısınız ama o beylik laflar, durumumu etkilemiyor. Sevilmeyen, sevilemeyen bir insan olduğum düşüncesi artık hep aklımda; belki bir yıldır bir köşede duruyor ve arada sırada selam verip deliğine kaçıveriyor. Benim gibi, gerçekçiliği şiar edinmiş bir kişiye böylesine dram dolu satırlar yazdırıyor. Güçlü biri olmama rağmen güçsüz hissettiriyor, önemsiz hissettiriyor.

Ve her geçen gün, bu dünyanın gerçekliğine inancım azalıyor. Bazen “Bu dünya diye bildiğim aslında cehennem ve bu yaşanmaz yerde ben yalnızca cezamı çekiyorum. Her şey bittiğinde, tüm günahlarım affedildiğinde öleceğim.” diyorum. Dolayısıyla bu dünyayı güzelleştirme hevesim de giderek azalıyor.

Ve bütün bunları düşünmemin sebebinin, vaktiyle sevdiğim kızlar olması da çok gülünç. Utanç verici. Aşağılayıcı bir durum bu. Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben küçük düşüyorum. Ufak bir azınlık bu yazıya endişelenecek ama kalan çoğunluk benim ilgi çekmeye çalıştığımı düşünecek.

Yorumlar kapalı

Barda (2007)

Barda (2007)

Türkiye‘de inanılmaz iyi oyuncuların olduğunu, harika filmlerin yapılabileceğini son derece rahatsız bir hikayeyle ortaya koyan bir film bu. Başka sözüm yok.

Yok yok, var. Şu “rahatsızlık” konusunu açacağım. Film cidden rahatsızlık veriyor. Şaka yapmıyorum. İzleyenler ne demek istediğimi çoktan anlamıştır. Gazetelerin -klişeleşmiş- üçüncü sayfa haberlerinde görebileceğimiz, ülke gündemi boşsa birinci sayfaya bile girebilecek, hatta manşet olacak haberlerden birini çekmişler. Ve o kadar iyi çekmişler ki, bundan sonra gazetelerde bu tarz haberleri okuduğumda gözümde çok daha gerçekçi sahneler canlanacak. İddia ediyorum, bu filmi izleyen herkese aynı duyarlılık kazınıyordur.

Ne hikayede, ne karakterlerde, ne senaryonun genelinde, ne de filmin herhangi bir yerinde yapmacıklıktan eser yok. Neredeyse tamamı benim bulunduğum yaş grubundaki, yani genç oyunculardan oluşan kadronun aşağı yukarı tamamı tecrübeli, ödüllü oyunculardan daha iyi oynamış gibiler. Benim yaşlarımdaki karakterlerin hiçbirinde “Lan benim neslim böyle mi konuşuyor?” demedim ki bu, filmin gerçekçiliği benim gözümde en çok artıran etmendir. Psikopat magandaları oynayanlardan her biri de büründüğü karakterin zehrini öylesine iyi yansıtmışlar ki, hayatımda izlediğim diğer filmlerden hiçbirinde hissetmediğim bir nefret oluştu o kötü karakterlere karşı.

Küfür kullanımında hiç çekinmemiş olmaları muhtemelen filmin yayımlandığı dönemde “Ay etkileyici olsun diye çok küfür kullanmışlar şekerim, kulaklarım kirlendi.” türü burjuva yorumlara sebep olmuştur fakat ben filmin hiçbir yerinde “Buraya bu küfrü gereksiz koymuşlar.” demedim.

Bu paragrafı tartışalım: En etkileyici replik olarak saydığım ufak monolog da, maganda ekibinin elebaşı Selim‘den (Nejat İşler) geldi:

Ben bu bara niye gecenin köründe geliyorum? Ha? Çünkü başka zaman gelsem, kapıdaki hıyar beni içeri almaz da ondan. Neden almaz? Şeklimi beğenmez almaz, hareketlerimi beğenmez almaz, konuşmamı beğenmez almaz… “Egzozcu bu.” der, siktiri çeker. Farzımisal içeri girdik diyelim; o zaman ne olacak? Sizin yaptığınız gibi, sizin baktığınız gibi, benden öküz öküzler bana dik dik bakar! “Bu hayvan da nereden çıktı? Ne güzel eğleniyorduk. Ne güzel dalgamıza bakıyorduk. Ne güzel oturuyorduk!” demezler mi? Derler.

Canlandırılan türdeki şehir magandalarına karşı hiçbir iyi his beslemiyor olsam da, insanları gözleriyle yargılayan tiplerden de aynı derecede tiksindiğim için bu monoloğu çok beğendim. Yazınca pek etkili gözükmüyor; filmde izlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Başta da dediğim gibi: İnsanın aşk damarını delicesine attırmaya çalışmayan, izleyeni illa ağlatmaya veya illa güldürmeye programlanmamış ama yine de izlendikten sonra faltaşı gibi açık gözlerle ve karman çorman olmuş bir kafayla bir süre yerinden oynattırmayacak kadar etkileyen eserlerin Türkiye‘de de çekilebildiğinin kanıtıdır bu film. İzlemediyseniz, izlemediğiniz her dakikanın büyük birer kayıp olduğunu aklınızda bulundurun.

7 Yorum

Devrim Arabaları (2008)

Devrim Arabaları

Vatanseverlik duygumuzu kabartan ve vatanımızda ne kadar yanlış şeyler yapıldığını da ayrıca anlatan, film tadında bir belgesel veya belgesel yoğunluğunda bir filmdi bu izlediğim Devrim Arabaları. Gururu ve ezikliği aynı anda yaşatıyor.

Filmin size hissettirdiği türlü duygular haricinde bir sürü güzel tarafı da var. Örneğin çok iyi bir oyuncu kadrosu ve başarılı bir yönetmenlik var. Senaryo gerçek olduğu için yeterince etkileyici ama hikayeleştirilmesi biraz zayıf olmuş; olsun. Birkaç yapmacık replik haricinde kötü bir his yaratmıyor bünyede. Bir de özellikle mi seçmişler bilmiyorum ama filmde son derece soluk, mat bir renk düzeni vardı ki filmdeki depresif havayı çok güzel yaratmıştı.

Repliklerin bazıları yapmacık dediysem tamamen kötü değil. Hatta çok başarılı replikler var. İşte bir örneği:

– Ben hala anlamıyorum. Alt tarafı benzini bittiği için otomobil durdu, o da sadece 5 dakikalığına! Neticede Cemal Paşa bizim yaptığımız diğer otomobile binip gitmedi mi? Gitti! Neden meseleye böyle bakılmıyor?

– Gazeteleri görmedin mi oğlum? Kayıtlara böyle geçti artık. Bundan 50 yıl sonra Devrim arabası denildiği zaman herkes “Haa, o yürümeyen otomobil mi?” diyecek.

Devrim‘in hikayesini önceden bilmediğim için, daha doğrusu kulaktan dolma bilgilerle yetindiğim için, bu replikleri duyduğumda fena sarsıldım. Gerçekten de konuşmada geçtiği gibi bir durum var; bu ülkede Devrim marka araba dendiğinde hep o arabanın daha ilk turda yolda kaldığı ve bu yüzden seri üretime geçmediği anlatılır. Ben de böyle biliyordum. Meğer Cemal Gürsel yapılan ikinci arabaya binip devam etmiş yola. Özeleştiriyi abartıp özhakaret boyutuna vardırıyoruz ya, bu hikayeyi de “Haa, o yürümeyen otomobil mi?” diye anlatmamız da normal karşılanmalı.

Sonuç olarak şunları diyeyim: Eğer tarihi doğru, en azından daha doğru anlamak istiyorsak bu tür fırsatları değerlendirmeliyiz. Bu film de elbette siyasi görüşlerle yorumlanacaktır (çünkü yakın tarihimizi anlatıyor) ama “cehennemde birbirlerini kazana geri çeken Türkler” fıkrasında olduğu gibi birbirimizi -siyasi olarak- çekiştirmeyi bırakıp, resme biraz daha uzaktan bakıp ülkenin menfaatleri için beraber düşünebilsek… Neler diyorum ben, böyle düşünebilseydik bu filmdeki gibi bir hikayemiz bile olmayacaktı! Bir de, en başta bahsettiğim “gururu ve ezikliği aynı anda hissetmek”ten ne kast ettiğimi anlamak için filmi izleyiniz. Mümkünse benim yaptığım eşekliği yapmadan, filmin orijinal bir kopyasını satın alarak izleyiniz.

5 Yorum

Mustafa (2008)

Mustafa (2008)

Bu film hakkında çok acayip tartışmalar döndü. Kimi “Atatürk‘ü yeterince tanıtamadı.” dedi, kimi “Atatürk‘ü çok çirkin tanıtmışlar.” dedi, kimi “Atatürk‘ü çok güzel tanıtmışlar.” dedi… İzlediğimde gördüm ki, Can Dündar bu belgeseli yaparken aynen böyle tartışmalar çıksın istemiş sanırım.

Filme laf yok, film çok güzel… genel olarak. Atatürk‘ü çok iyi tanıtmış bence… genel olarak. Filmin tamamına yakınında gurur duydum Atam ile. Ama filmin bi’ 15-20 dakikası hakikaten öfkelendirdi beni. O kısım da, devrimleri gerçekleştirirken İslam karşıtlığını fazla kaçırmış, bir de üstüne diktatörlük damarı kabarmış bir Atatürk portresinin çizildiği 15-20 dakikalık kısım. Ve özellikle dikkat ettim, filmin her köşesinde takdir edilesi, alkışlanası bir belge (yazı, resim, ses, video vb.) kullanımı varken bu bahsettiğim kısımlarda genel devrim resimlerinin yanında Can Dündar‘ın sesinden başka bir şey yoktu.

Filmin ilk saatinde, Atatürk‘ün gençlik yıllarındaki eğlence ve içki düşkünlüğüne arada bir-iki atıfla, Atatürk‘ün tüm gençlik yaşamı belgeleriyle anlatılıyor. Sigara dışındaki zaaflarının da olduğunu fark etmek beni ondan koparmadı, aksine, şu yazıyı yazarken içinde bulunduğum gençlik yıllarımla karşılaştırdığımda Atatürk‘e kendimi daha yakın hissettim. Belki filmi çocuklara izletmek, çocuklarda “İçki kötüdür, o zaman Atatürk kötü şeyler yapmıştır.” izlenimi uyandırmış olabilir veya uyandırabilir ama bir çocuk gibi düşündüğümde, filmde de anlatılan koca bir ülkenin yeniden inşasıyla içtiği birkaç şişe rakıyı karşılaştırdığımda Atatürk‘e olan sevgimle saygım yine azalmıyor. Özetle, Atatürk‘ün içkiye, eğlenceye düşkünlüğü doğal olarak karşılandığı sürece (ki zaten art niyeti asıl bunları doğal olarak karşılamayanda aramalıyız) bu bölümlerin Atatürk‘e zarar vermeyeceğini, bize gurur vereceğini düşünebiliriz. En azından ben öyle düşünüyorum.

Neyse, sonraki 15 dakikalık kısım daha da gaza getirici: askerliği. Burada bu bölümlerin kısaca geçilmesi de eleştirilebilir ve bence de eleştirilmelidir. Tamam, bu belgesel Atatürk‘ün devrimleri yerine onun insan yanı üzerine kurulu ama sen Çanakkale Savaşı’nı 15 saniyede geçiştirirsen millet de haklı olarak sende art niyet arar, di’ mi Can?

Sonrasında ise korkunç bölüm geliyor. Bu bölüm, sonlara doğru başlayan “Atatürk‘ün giderek yalnızlaşması ve hastalanması” bölümüyle azıcık harmanlanarak verilmeye çalışmış ama o belgeli övgülerin yanında o belgesiz yergiler öylesine sırıtmış ki, film çıktıktan sonra aylarca filmin tartışma konusu haline gelmesine artık şaşırmıyorum. Şöyle bir cümle var, eğitim devrimi hakkında: “Medreselere kilit vuruldu. Eğitim laikleştirildi. Çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı işte.” Veya ne bileyim, sanki bir zorunluluk değil de tamamen kendi egoizminin eseriymiş gibi heykellerinin dikilmesi anlatılıyor. Monarşiye, otokrasiye alışmış bir topluma sen anında demokrasi getirirsen olmaz ki? Elbette ilk başta tek adam rejimi gerekiyordu. Film insana öyle duygular yüklüyor ki, ister istemez bugünün koşullarıyla o günlerdeki otokrasiyi sorguluyor insan. Ama biraz daha sorgulamayı başarınca zaten o günlerin neler gerektirdiğini anlamak için zeki olmaya gerek yok.

Bazı bölümlerde kullanılan cümlelerle öyle bir hava yaratılmış ki, sanki Araplar Hz. Muhammed‘in mezarını yok etmeye kalktığında elçi gönderip “O mezarı yok ederseniz orduyu toplar gelirim!” diyen Atatürk değilmiş de, Atatürk aslında tam bir İslam düşmanıymış. Sanki Atatürk devrimini, halkın yozlaşan İslami düşüncelerden kurtarmak için değil de, İslam‘dan komple koparmak için yapmış.

Bir de arkada korku filmlerininkine benzer bir fon müziğiyle Atatürk‘ün ne kadar büyük bir diktatör rejimi kurduğunu anlatan bir Avrupa gazetesini alıntılıyordu ki, o an Can Dündar‘ı cidden bir Atatürk düşmanı sandım. Sanıyorum belgeselin en abartılı bölümü oydu.

Son bölümde ise, biraz önce bahsettiğim gibi, Atatürk‘ün yalnızlaşmasını konu almış Can Dündar. Burada anlattıkları doğru olmalı. Gerçekten ölümcül hatalar yapmış ve sonucunda beraber devrim yaptığı arkadaşlarını kaybetmiş. Çok yazık olmuş çünkü Atatürk‘ün ölümünden hemen sonra Atatürk‘ün yapmaya çalıştığı birçok şeyin bozulmaya başlamasını buna bağlayabiliriz. Eğer Atatürk prensiplerini kendi arkadaşları arasında biraz olsun esnetebilmiş olsaydı, belki de o vefat eder etmez kapitalizmin pençesine düşmez, karma ekonomiye devam etme fırsatı bulurduk. Yine de, çok şükür, Atatürk‘ün eseri hala sağlam.

Sonuç olarak; filme yapılan eleştirilerin çoğu haklı eleştiriler. Ama tamamı değil. Film, Sarı Zeybek‘in verdiği hisleri vermiyor belki ama Atatürk‘ün de bir insan olduğunu net bir şekilde hatırlatıyor. Belki Atatürk düşmanı bağnaz İslamcı kesimin eline birkaç koz vermiştir ama Atatürk‘ü tapılacak bir put haline getirenlerin de gözünü açmıştır bence.

8 Yorum

Melih Gökçek oldum!

Evet, bu da oldu :D.

Bugün Solaçek grubu ile güzel bir eylem gerçekleştirdik. Eylem, Melih Gökçek‘e Sevgililer Günü‘nde bir aşk mektubu yazarak kendisini Ankara halkı olarak terk ettiğimizi anlatan ufak bir mizansendi. İlgi gayet iyiydi. Basın da oradaydı, fotoğraflarımı falan çektiler :). Amatörce de olsa gayet başarılı bir eylem yapmış olduk.

Mektubu merak ediyorsanız, şöyle:

Melih,

Biz 15 yıldır zoraki seninle yaşıyoruz. Biz kalbi sola çekenler, sandığa gitmeyerek, bölünerek, karşımıza çıkanları cezalandırırken seni ödüllendirmiş olduk. Senin için bu Sevgililer günü çok zor olacak, biliyoruz; eleştirileri ve ayrılıkları sevmiyorsun ama seni bu yıl bir veda mektubu ile terk ediyoruz.

15 yıldır bize çektirmediğin kalmadı. Bir şekilde Ankara’nın başına geldin ama o günden pişman ettin bizi. Artık seni gördükçe sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Hem artık kalbimiz sola çekiyor.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ HAVAMIZI KİRLETTİN!

Çünkü havamızı zehirledin. Biz doğalgazla ısınmaya çalışırken sen bizden zorla fazla sayaç parası aldın. BOTAŞ’a borç taktın, senin yüzünden doğalgaz zamlandı. Sen de bunu fırsat bilip kömür dağıtmaya başladın. O kalitesiz kömürler yüzünden Ankara’ya kara bir sis çöktü, insanların genzi yandı, nefes alamadılar.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ SUYUMUZU KİRLETTİN!

Çünkü suyumuzu kirlettin. 2007 yazında suyumuz küt diye kesiliverdi. Tüm ülkede kuraklık vardı ama bir tek ülkenin başkenti susuz kaldı. Millet banyo yapamadı, abdest alamadı, dişlerini bile fırçalayamadı. Sen de dalga geçer gibi “Tatile çıkın!” dedin. Kanalizasyonlar koktu, millet kokudan sokağa çıkamaz oldu.

2008’de de getire getire Kızılırmak’ın zehirli suyunu getirdin. Bu zehri ispatlayan her raporu reddettin, bilim adamlarının sözlerine kulak tıkadın. Şimdi o su yüzünden insanlar dişlerini yine fırçalayamıyor. İnşaatlarda çimento tutmuyor, beton dağılıyor. Çamaşır makineleri kireçleniyor, kaloriferler tıkanıyor. Senin yüzünden damacana suyuna mahkum olduk.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ KENTİMİZİ KİRLETTİN!

Çünkü başkentimizi karmaşık, eciş bücüş bir şeye çevirdin. 15 yıldır adım atmayı paralı hale getirdin ama yollar hala harap, otobüsler hala antika, caddeler hala bozuk… Ankara’nın başına ilk geldiğinde hazır bitmiş metroyu açtın ama 15 yılda metroya 1 metre ray eklemedin. Kentsel dönüşümü rantsal dönüşüm diye anladın. Eymir Gölü’nün etrafına villa yapacağım diye, tuttun ülkenin en köklü üniversitelerinden biriyle dalaştın. Onu yaptın, bunu ettin, koskoca başkenti kasabadan bozma bir şehre dönüştürdün.

Artık kalbim sola çekiyor Melih, kusura bakma. Ayrılmalıyız. Üst geçitlerini, alt geçitlerini al; Kızılırmak’tan getirdiğin paslı sarı suyunu al; başkentimi bana geri ver Melih!

Sola’Çek

26 Yorum

Juno (2007)

Bu filme niye komedi demişler anlayamadım. Komik olan tarafları da var ama aslında duygusal kişiliklerin gözlerini dolduracak potansiyelde. Valla bak.

Anlatılan hikaye şöyle: Genç bir kız, erkek arkadaşından hamile kalıyor ve diğer hamile kalan çoğu genç kızlardan farklı olarak (ki zaten kızda hafif sinir bozan bir marjinallik var ama acayip hoş bir kız olduğu için önemsememeyi seçiyorsunuz) kürtaj yaptırmak yerine çocuğu olmayan bir aileye vermeyi tercih ediyor.

Bu filmdeki oyuncuların çoğunu tanıdım, acayip hoşuma gitti :). Her tanıdık yüzle karşılaştığımda yüzümde güller açtı adeta.

Ama hikaye acıklı be. Kafa karıştırıcı bir şey. Bende öyle bir etki bıraktı yani. Aslında bunda, komedi beklerken dram izlemenin verdiği dumurun da etkisi var ama yine de sıradan bir film değil, onu bilesiniz :).

Kız (Ellen Page), üç paragraf üstte bahsettiğim gibi, çok şirin bir kız. Filmdeki rolünde söylediği gibi 16 yaşında da değil. Film çekildiği vakit 20, şimdi ise 22 yaşında. Bu durumda kaçlı oluyor? Hayır, 1987 doğumlu.

Çocuk ise (Bu arada genç erkekler olarak bize neden “çocuk” dendiğini anlamam. Popüler kültürün kafasına s…) önceden tanıdığım (Arrested Development ve Superbad) ve pek komik bulduğum Michael Cera. Posterde yer almasına rağmen filmde çok fazla görünmüyor.

Diğer oyuncular arasında yine Arrested Development‘tan tanıdığım Jason Bateman ve birçok yerden tanınan ama benim 13 Going on 30 ve Catch Me If You Can filmlerinden tanıdığım Jennifer Garner var. Bu ikili filmi izleyenler arasında fikir çatışmaları yaratabilir zira film ilerledikçe çiftin ikisine de sempati duyabiliyorsunuz. Ben Jennifer Garner‘ın karakterini haklı buldum.

Neyse, bu film de böyle bir film işte. İyi bir yazı olmadı, içime sinmedi.

2 Yorum

Ben küçükken embesilmişim :) (2. Bölüm)

Bu yazı, bir zamanlar Beyn’de bulunan “Ben Küçükken” adlı kategoriye yazdığım yazılardan kısa olanların birleşimleridir. Kategoriyi sildim, yazıları da birleştirip iki parça halinde (birinci bölüm) yayımlıyorum:

  • Küçüklüğümden çok kısa bir anı hatırlıyorum. Uyanıyorum, annemle babam oturma odasında televizyon izliyor ve ben oraya gidiyorum. Anneme beni uyutmasını söylüyorum, ve ayaklarında sallayarak uyutuyor beni. Bu saçma anı, hatırlayabildiğim en eski anım :D.
  • Küçükken benim bir sevgilim vardı (Şimdi de yok, olaya bak…) (Evet, sitemim yaradana ne var) :D). Merve Çaldır (Hatırlıyorum lan?). Çok güzel bir kızdı :). Böyle birlikte okul müsameresinde (2. sınıf) dans etmiştik falan. Bi’ keresinde de evde fal bakarken falı açtığımda tuttuğum dilek şuydu: Lisede Merve‘yle evlenmek :D. Bi’ de fal açılınca heyecanla annemi arayıp durumu bildirişim, annemin bana “Oğlum lisede evlenilmez ki lan?” deyişi ve benim morarışım var ki sormayın :D. Sonra başka bi çocuk kaptı kızı bi’ de :D. Ömer‘di adı da soyadını hatırlamıyorum.
  • Ben küçükken annem, ablamla beni hep evi terk etmekle korkuturdu! Biz de ödümüz patladığı için siner kalırdık. Bir keresinde çok yaramazlık yapınca gerçekten de çantasını aldı ve evden çıktı. Ablam ve ben yerlerde yuvarlanarak, çığlıklar atarak ağlarken babam geldi. Babama “Babaa, annem evi terk etti babaaa!” diye zırlayarak sümüklerimi bulaştırırken de annem geldi. “Tam gidiyordum buralardan, polis çevirdi.” dedi – “polisin annemi çocuklarını terk etmemeye ikna etmesi” fikri her ne kadar o yaşımda bile mantıklı bir sebep olmasa da o anda inanmamak gibi bir seçeneğim yoktu. (Anne, şimdiden söylüyorum: Eğer bu olay travma etkisi yapar da ileride bir sevgilim benzer bir şekilde beni terk ederse seninle asla konuşmam :).)
  • Bakın bu çok duygusal: Ben küçükken babaannemle dedem (dedem rahmetli oldu) Ankara‘dan bizi ziyarete gelirdi ara sıra. Bir ziyaretlerinde onlar pazara gitmiş, ben de kanepenin üzerinde uyumuştum. Uyandığımda babaannemle dedemi oturmuş, beni izlerken buldum. Ben onlara anlamsız anlamsız bakarken onlar benim arkamdaki, kanepenin üzerindeki bir şeyi gösterdiler. Aldım, bir oyuncak. Ama nasıl güzel bir oyuncak, böyle rengarenk, sıkınca ses çıkaran bir horoz mu ne. Çok sevmiştim, o zaman bu olayın ne kadar duygusal olduğunu fark etmemiş olsam da şimdi hafızamı zorlayıp bu anımı çıkarttığımda yemin ederim gözlerim doldu.
  • Bir yılbaşı akşamı ben, kuzenim Adnan, anneannem ve (sanırım) kuzenim Özgür tombala oynuyorduk. Hep kaybettiğim bir serinin sonunda içeri gidip ağlamıştım.
  • Küçükken ablam, Leyla ablam ve ben birkaç kez radyo tiyatrosu tarzında, teybe doğaçlama gösteriler kaydetmiştik. Keşke bulsam şimdi onları, ehehe. Bir tanesinde ablam büyük adam sesi çıkaramıyorum diye beni rolümden almıştı :D.
  • 1998 Dünya Kupası için bir çıkartma albümü çıkartılmıştı. Babam da nereden bulduysa tomar tomar çıkartma getiriyordu eve. Bi’ 1000 tane getirmiştir yani, o derece. Ama yine de albümü tamamlayamamıştım :(.
  • Ben küçükken bir tane sıpalı battaniyem vardı. Çok severdim ben onu. Nerede o şimdi? Anne? 🙂
  • Küçükken oturduğumuz evde bir zamanlar büyük oda bana ve ablama aitti (sonra babamlar küçük odayı bize kakaladı, büyük odayı onlar aldı). Biz büyük odadayken ben hep futbol oynardım orada. O kadar büyüktü yani. Yok lan, futbol dediğim şu: Kuzenimle beraber cam tarafını kale yapar, içi polyster dolu şu küçük toplarla da şut çalışırdık.
  • Küçükken ilk izlediğim sinema ya Şeker Portakalı, ya da Görevimiz Tehlike idi, hatırlamıyorum. Ama dur, IMDb‘ye bakabilirim, ehe: Aha buldum (Meu Pé de Laranja Lima, Mission: Impossible), Görevimiz Tehlike imiş :).
  • Önceki maddeye düzeltme: Şeker Portakalı değil, Dev Şeftali (James and the Giant Peach) filmini Görevimiz Tehlike filmiyle karşılaştırmam gerekiyordu. İşin kötüsü bu iki film (Görevimiz Tehlike ve Dev Şeftali) arasında sadece iki hafta var yani hangisine daha önce gittiğimi bilmiyorum. Dev Şeftali filmi Türkiye‘de daha önce gösterime girmiş, o olabilir. (06 Eylül 2012)
  • Eternal Sunshine Of The Spotless Mind‘ı izlerken hatırladım (adamın Huckleberry Hound – Akıllı Bıdık diye oyuncağı mı ne varmış), benim küçükken bir tane Charlie Brown‘um vardı. Annem gittiği bir yabancı ülkeden getirmişti (Singapur olabilir). Çok severdim, ama bir gün başka bir oyuncağımı kırdığı iddiasıyla onu yerden yere vurup polysterlerini dağıtmıştım hep.
  • Ben küçükken bir kitap okumuştum. Kitapta tuz üreten bir el değirmeninden bahsediyordu. Kitabı tam olarak hatırlamıyorum (hiç hatırlamıyorum aslında), ama kitabın sonunda el değirmeni denize düşüyordu, yazar da kitabın sonunda “İşte bu el değirmeni suya düştüğünden deniz suyu böyle tuzludur.” demiş (eşşek herif). Ben de buna inanıp babama anlattım (bilmiyodur diye). Babam böyle olmadığını söyleyince çok kızdım babama, kitaptan örnekler vererek babama deniz suyunun bu tuz üreten el değirmeni yüzünden tuzlu olduğunu kanıtladım. Ehehehehehehe.
  • Anaokulundayken sınıfça “bacak” kelimesini küfür diye biliyorduk. Mesela biri “Hocam İhsan bacağıma vurduuu!” derse sınıfça “Hiii bacak dediii!” adlı kafiyeli sözü koro halinde söylerdik.
  • Ben küçükken ailecek çıktığımız alışverişlerde “Bu sefer ne kadar tutacak?” tahmin yarışmamız vardı. 100 milyon ile 200 milyon arası miktarlarda alışveriş yapardık (o zamana göre bi’ de). Bu akşam Tansaş‘tan babaanneme karpuz alırken yanından geçtiğim promosyon sepetinde gördüğüm Nutella‘lardan bir tane alıp almama konusunda 50 saat düşünmüş buldum kendimi. Kendimi acındırmak istemiyorum ama çok kötü lan. (24 Mayıs 2007)
  • Ben küçükken bugün ateride (ne Atari, ne oyun konsolu, ateri‘ydi benimki) Super Mario‘yu bitirmiştim :). Küçüğüm ya, istediğimi yaparım, bayram ilan etmiştim o günü :D. Hakikaten embesilmişim ama bak şimdi.
8 Yorum

Ben küçükken embesilmişim :) (1. Bölüm)

Bu yazı, bir zamanlar Beyn’de bulunan “Ben Küçükken” adlı kategoriye yazdığım yazılardan kısa olanların birleşimleridir. Kategoriyi sildim, yazıları da birleştirip iki parça halinde (ikinci bölüm) yayımlıyorum:

  • Sünnetimin hediyesi bilgisayarımda Windows 95 yüklüydü, haliyle C: sürücüsünün kök klasöründe de command.com mu ne, vardı bir şeyler işte :). Ben onları gereksiz sanıp sildim mi, bilgisayar çöktü mü, ooh mis! 😀 Bilgisayar bilgi dağarcığımın temel taşlarındandı o hata :).
  • Yine ilk bilgisayarımda anneme “Annea; Program Files, Program Filesi mi demek?” diye sormuştum. Annem de sanırım beni savuşturmak için evet demişti :D. Gerizekalı ben de madem öyle ben değiştireyim bari diyerek “Program Files” klasörünü “Program Filesi” yapmıştım. İşin garibi, bilgisayarda hiçbir program çalışmadığı için bilgisayar çöktü sanıp bilgisayarcı çağırdığımızda bilgisayarcı format atmıştı. Şerefsiz, sırf para için yapmış bak. İpne.
  • Bi keresinde anneme çok ama çok kızıp evi terkedecektim. Böyle eşyalarımı falan hazırladım bi bavula koydum, ertesi gün gidip teyzemlere yerleşeceğim güya :D:D:D. Neyse efendim, sonra annem şefkat dolu kollarına aldı beni, birbirimizden özür diledik falan bitti olay.
  • Ben küçükken, artık filmlerden mi gördüm n’aptım, annemle babam bana yaptığım kötü bir şey konusunda bağırırken (Sıkı durun…) nereden estiyse ağlamaya başlayıp (Hazır mısınız?) “Sizi ben doğurdum, böyle mi karşılık veriyorsunuz?” demiştim! 😀 Annemle babam da bağırmayı bırakıp şu anda sizin yaptığınız gibi yarılmaya başladılar, bense rolümü başarıyla sürdürüp ağlamaya devam ettim :D.
  • Oyuncaklarıma yaptıklarım:
    • Power Ranger‘larımdan Mavi Ranger‘ı alçıyla kapladım.
    • McDonald’s‘ın çocuk menüsünden çıkan bir oyuncak arabayı ıslatıp buzluğa koydum.
    • Batman‘in yardımcısı Robin‘in kolunu kopardım ve onu da alçıyla kapladım.
    • Alçılarını çıkardığım Mavi Ranger ve Robin‘imi birleştirme denemesinde bulundum. Çiftleşme değil ulan fesat okuyucu, birleşme. Şöyle ki; Robin‘in diğer kolunu da kopardım, Mavi Ranger‘ın kollarını da kopardım ve kollarını değiştirdim.
    • Modern Lego‘lar olan K’Nex‘lerimi yedim. Evet yaptım bunu. Hepsini değil tabii ama şimdi baktığımda kemirilmiş, kırılmış ve hatta eritilmiş bir sürü K’Nex parçası görüyorum.
    • Oyuncak köpeğimin kulağını, oyuncak ayılarımdan birinin kaşlarını, peluş terliklerimin de gözlerini kopardım.
    • Oyuncak bir kamyonum vardı. Büyümeme rağmen onunla gezmekten bıkmıyordum. Sonunda yeterli büyüklüğe eriştiğimde kamyon kırıldı, ben de rahatladım.
    • Action-Man‘imin ayaklarını da yediğimi hatırlıyorum. Ama tükürdüydüm galiba.
  • Ben küçükken ilk dişimi düşürdüğümde çok sevinmiştim (yanlış hatırlamıyorsam üst kesici dişlerimden biriydi). Babam da ne hikmetse “Ne güzel milli oldun işte.” demişti. Ben de nedense daha çok sevinip nedense okulda herkese milli olduğumu söylemiştim. Tabii kimse o yaşta anlamamıştı ne dediğimi (veya ne anlama gelebildiğini), ama asıl bomba öğretmenime söylediğimde oldu. “Hocam ben milli oldum!” dedikten sonra hocanın suratıma bir beş saniye kadar baktığını hatırlıyorum, sonrasında da müthiş bir tokat yediğimi :D.
  • Küçükken bir keresinde annemi üzdüğümü, onun bana bağırdığını hatırlıyorum. Sonra üzülüp içeri gitmiştim ve (Bundan sonrasını az önce anneme danıştım.) Allah’a aynen şu şekilde dua etmiştim: “Allah’ım, bana n’olur bağırmayan bir anne ver. Bi’ de uzun saçlı olsun.” Evet evet, “Bi’ de uzun saçlı olsun.” :D. Annem benim ardımdan odaya girmişti de ben onu duanın sonunu duyup yarıldığını fark etmiştim :D.
  • ’93 Ekim‘inde annem Hollanda‘ya bir seminere mi ne gitmiş. Döndükten sonra sorulan “Sünnet olacak mısın?” sorularına artık güven içinde “Hayır, Hollanda‘ya gidip Hollanda‘lı bir kızla evleneceğim ben!” demeye başlamışım :D. Nedeni de o zamanlar sünnetten korkmammış.
8 Yorum

Viyana izlenimlerim

Bu yazıya 03 Aralık 2008 tarihinde başladım, her gün birkaç madde daha ekledim ve böyle yayımlıyorum. Yani bir şeyi gördüğüm gün yazıyorum, o yüzden genel değil ayrıntılı bir izlenim yazısı olacak :).

Trafik: Trafik şahane. Ne sıkışıklık var, ne kaza. Sebebi de büyük ihtimalle yayalardan bisikletlere, tramvaylara kadar her aracın kurallara uyuyor olması. Öyle ki, daha ilk günden karşıya geçerken yaya geçidinin dışından geçmek, kırmızı yanarken bırakın geçmeyi, kaldırım yerine yolun kenarında durmak falan rahatsızlık vermeye başladı.

İnsanlar: Milletin parası var gibi, o kadarını kesin olarak bilemem ama neredeyse herkesin suratı asık. Kimse yolda önü haricinde bir yere bakmıyor, herkes nemrut ve hatta dün çok güzel bir örnek yaşadık: Bizim gruptan bir arkadaş, kaldırımda önünden geçen bir köpeği sevmeye kalkınca köpeğin sahibinden Almanca fırça yedi.

Evcil Hayvanlar: Bu arada burada çok fazla köpek ve çok fazla köpek sahibi var.

Hava: Hava ılıman gibi, ama soğuk. Böyle ilk çıktığında üşümüyorsun ama yürüdükçe üşüyorsun. Normalde tam tersi olması gerekmez mi? Yoksa ben ilginçlik bulmuş olayım diye mi abartıyorum? 🙂

Viyana‘dan döndükten sonraki ek: Yok abi, hava buz gibi. Yüzünü acıtıyor bazen, o derece. Ondan da fena hatta.

Su: Memba lan! Ankara‘dan Viyana‘ya geçince beyin şeyi yaşadım. Bildiğin içme suyu lan! Melih Gökçek‘i buraya göndereceksin, bir daha öyle ekran karşısında gerine gerine musluk suyu içemez valla. Ağlar adamcağız, ağlar.

Yemekler: Buranın şnitzelinden (ki Avusturya‘nın meşhur şnitzeli tavuk veya sığır şnitzelmiş, başka Avrupa ülkelerindeki gibi domuz değilmiş çok şükür) yedim. Beğenmedim. Ama ilginçtir, buradaki dönercilerin dönerleri inanılmaz güzel. İçine ayrı bir sos falan katıyorlar. Sos deyince aklıma geldi:

Mayonez: Mayonez yerine kullanılan başka bir tarz sosla biraz patates kızartması yedim, bayıldım. Bir de buranın peçeteleri çok büyük, ona da değinmiş olayım tek cümleyle.

Sokak Lambaları: Bir sokak lambası var, biz her gün tam altından geçerken her gün istisnasız söndü! Biz de ona “ırkçı lamba” ismini taktık. Hayır bi’ de biz altından geçtikten sonra geri yanıyor, iyice kıl ediyor!

Yaşama Maliyeti: Hayat ucuz gibi, ama parayı orada kazanıyorsan. Şöyle diyeyim, Viyana‘da 1000 avro maaşla çalışan birinin hayat standartları, Ankara‘da 1000 lira maaşla yaşayan birinden daha iyidir büyük ihtimalle. “Herhalde lan, burada 1 avro 2 lira.” diyeceksiniz ama 1 avroyla 1 liranın eşit olduğunu düşünün çünkü Ankara‘da ayda 1000 lira kazanan kişiyle Viyana‘da ayda 1000 avro kazanan kişiyi karşılaştırırken aynı işi yaptığını düşünün, öyle hesaplayın.

Evler: Almanca hocamın dediğini diyeceğim: Evler minicikmiş. Gerçi bizim kaldığımız ev -yurt/pansiyon tipi olduğu için- 10 yatak odalı falandı ama orada 4+1 evlere malikane gözüyle bakıyorlarmış. Çoğu ev 1+1 veya 2+1 falanmış.

Yaş Ortalaması: Millet yaşlı lan! Ankara‘da çık Kızılay‘a, rastladığın 10 kişiden 7’si falan gençtir, değil mi? Orada nereye bakarsan bak (elbette gece kulüpleri hariç) yaşlı var! Tamam, adil olayım, yaşlılar kadar orta yaşlı da var. Ama genç yok! Ha, diyeceksiniz ki “Kızılay‘da çok genç vardır çünkü Kızılay bir meydandır ve yaşlıların gezip tozmakla pek işi olmaz.” Viyana‘da bu olay da acayip; saçlarına ak düşmesine rağmen sırt çantasına koyduğu bir müzikçaların kulaklıklarını takıp ufak ufak ritim tutan bir adam gördüm.

Gece Hayatı: Güzeeeeeeeeeel… 🙂

————————-

Biraz kısa olduysa özür, benden bu kadar :).

1 Yorum

Cars (2006)

Animasyon filmlerinin en eğlencelilerinden biriymiş bu ve ben bu filmi izlemek için salak gibi iki küsur yıl beklemişim. Aferin bana.

Film bi’ kere çok basit bir senaryoya oturtulmuş, o konuda eleştirmek lazım. Bu basitliği fark ettikten sonra sırf olayı kendime kanıtlamak için elime kağıt kalem alıp film boyunca gördüğüm ipuçlarının olası sonuçlarını yazayım dedim. Çizgiden sonrakileri şimdi yazıyorum tabii. Filmi izlemeyenler bakmasın notlara, aşağıda:

  • Kızla aşk – Kızla (Kız dediğim de araba lan, çok acayip?) aşk yaşayacakları barizdi zaten ama arabaların aşk yaşaması da acayip olmuş. İyi ki öpüşmediler, kaportalara zarar gelirdi. Ehehe.
  • Arkadaş edinme – İlk başta arkadaşının olmadığının ipuçları verildiği anda zaten bu gittiği yerdeki herkesle iyi arkadaş olacağı da besbelliydi zaten.
  • Yarıştaki yeni takımı yeni arkadaşları – Filmin başındaki takım istifa edince de belli oldu bu. Lütfen yani.
  • Topraktan dönme olayını yarışta yarışın sonunda yapma – Tabii bu adamları da suçlamamak lazım, sonuçta çocuk filmi yapıyorlar, o yüzden bariz ve basit şeyleri gizlemek için çaba sarf etmemelerini normal karşılamak lazım.
  • Şehrin sonradan çok ünlü olması – Bu olayı fark etmek zamanımı aldı gerçi. Ama bir yerde araba kız, Lightning McQueen‘e (ki bir erkeğin isminde “queen” olması da ayrı bir acayiplik) şehrin eskiden çok işlek bir yer olduğunu, otoyol yapıldığında şehrin unutulduğunu falan anlattığında “Ahanda filmin sonunda şehir eski ününe kavuşacak.” diyorsunuz. Evet, “ahanda” sözcüğünü de kullanıyorsunuz.
  • LmQ’nin imana gelmesi – Bunu neden yazdığımı, yazıyı yazmaya başladığımdan beri anlamaya çalışıyordum, yeni çözdüm: Arkadaşlık kavramını, aşk kavramını vesaire öğreniyor, o anlamda. Yoksa hidayete ermiyor, ehehe.

Film, dediğim gibi, çocuklara göre. Yalnız harika bir animasyon teknolojisi var, arabalar karikatürize edilmişse de inanılmaz gerçekçi. Ha, bir başka kötü yan da çok fazla ırk/millet kalıbı kullanılmış olması. Sırf sesten kimin Meksika‘lı, kimin zenci, kimin İtalyan, kimin Texas‘lı, kimin ney olduğunu rahatça anlıyorsunuz.

Her şeye rağmen pek eğlenceli bir film ve tekrarlıyorum, bu kadar zaman beklediğim için çok kızdım kendime. Siz de izleyin.

9 Yorum

Ölüm Savaşçısı (1984)

Bu sefer farklı bir şey yapacağım ve filmin yorumunu, filmi izlerken yazacağım :). Böyle muhteşem bir filme de bu yakışır zaten. Maddeleyerek yazacağım, sanırım uzun bir yazı olacak. Buyrun:

  • Ninjalar bıyıklı lan!
  • Kılıçlar, Malkoçoğlu filmlerinde olduğu gibi kartondan yapılmış.
  • Art arda gelen birkaç sahnede ninjalar kim olduğu belirsiz birçok insanı öldürüyor.
  • Cüneyt Arkın‘ı gördüğümüz ilk sahnede adam sevgilisinin göğüslerini sıkarak konuşuyor.
  • Sonraki sahnede uzaklardan apartmanlar gördüğümüz bir arsada sanırım antreman yapan Cüneyt Arkın‘ın karşısına bir ninja çıkıyor – bu bıyıksız. Birlikte bir süre dövüştükten sonra birlikte yan yana zıplamaya başlıyorlar. Bol bol zıpladıktan sonra iki de takla atıp (yine yan yana, yine senkronize) tekrar dövüşmeye başlıyorlar. Sonra ninja Cüneyt Arkın‘ın kılıcını bir tekmeyle elinden uzaklaştırıyor ama Cüneyt Arkın buna da hazırlıklı: Ninjanın kılıç darbelerine artık elle karşılık veriyor! Elli dört saat falan sonra ninjanın da kılıcı düşüyor ve elle dövüşmeye devam ediyorlar. Bir süre sonra kılıçları yerden alıp tekrar dövüşüyorlar falan, uzatmaya gerek yok, sahne yeterince uzun. Kazanan tabii ki Cüneyt abimiz oluyor.
  • Bu bıyıklı ninjaların “Kötülük Vuruşu” diye bir vuruşu varmış.
  • Artık “baba ninja” mıdır nedir, hem bıyıklı hem sakallı bir ninja abi, öğrencilerine yaptığı bir konuşmadan sonra bir taşı beyniyle havaya kaldırıp bir yumrukla metrelerce ileri atıyor ve sonra da taşı (sanırım yine beyniyle) patlatıyor. Öğrenci ninjalar havaya “Niyaaa! Niyaaa!” diye yumruklar atarak seviniyorlar. Ama sonra baba ninja hepsini dövüyor.
  • Amerikalı doktor: “O, doğunun binlerce yıllık öldürme tekniğine sahip. Onunla ancak bir Türk başa çıkabilir!” Tabii Amerikalı da bıyıklı.
  • Baba ninja: “Sizleri korkunç avcılar yaptım. Onu, Ölüm Savaşçısı‘nı avlayacaksınız. Ona ölümmm!”
  • Cüneyt abi: “Bana gülüyorsun değil mi? Heheh, ama seninle evlendikten sonra tabakları yıkayacağımı zannediyorsan, aldanıyorsun.”
  • Cüneyt abinin sevgilisine (göğüslerini sıktığı) bir kuş saldırıyor (büyük ihtimalle ninja eğitimli). Kuşun kafası yok. Evet, ciddi ciddi bir kuşun kafasını koparıp can çekişerek kanat çırparken çekmişler. Bu ne lan?
  • Hah, Cüneyt abinin oynadığı karakterin adı Komiser Murat‘mış. Bunu, filmin 20. dakikasında öğreniyoruz. Bu arada filmin bendeki kopyası 1 saat 13 dakika.
  • Bir adam: “Çok üzgünüm. İstersen vazgeç, gitme.”
    Komiser Murat: “Hayır. Ben bir Türk polisiyim. Görevimi bırakmam, kaçmam, yılmam, korkmam! Öleceksen şerefimle ölürüm.”
    Aynı adam: “Bu görev aşkına sonsuz saygı duyuyorum. Gel seni bir öpeyim.”
    Ve öpüyor, ve uzun süre bakışıyorlar.
  • Baba ninja: “Ölüm geliyor! Ben sizleri ölümsüz yaptım! Gölgeleriniz ruhunuz olacak. Birimiz düşündük mü, hepimiz düşüniciğiz. Birimiz vurduk mu, hepimiz vuruciğiz. Birimiz yaşadık mı, hepimiz yaşıyıciğiz! Birimiz öldük mü, hepimiz öliciğiz!” (Adamın sesi, en sonda bozuluyor ve ördek gibi bir sese dönüşüyor.)
  • Filmin başında ölen adamların kimler olduğunu sonradan anlıyoruz: Komiser Murat‘ın karate kursundan arkadaşlar???
  • Baba ninjanın Komiser Murat‘ı öldürme isteği, Kore Savaşı‘nda Komiser Murat‘ın baba ninjanın hayatını kurtarmasıymış. Yani baba ninja da Türkmüş. Türkçe konuşmasından anlamalıydım, lanet olsun.
  • Bu arada baba ninjanın sesi pek karizmatik. Ördekleştiği yer hariç.
  • Allah aşkına… Kim olduğunu anlamadığımız bir adam şöyle buyuruyor: “Filmciler karateyi sirk eğlencesi haline soktular, bu yüzden ciddiye alınmıyor.” Peki.
  • Aha, kadın ninja gördüm.
  • Komiser Murat az önce bir ninjanın da göğsünü sıktı, sonra öldürdü. N’oluyo lan?
  • Aha, Komiser Murat şimdi de Amerikan polisine ninjalar hakkında brifing veriyor. Bu bende vardı, şimdi yükledim. Buradan indirip dinleyin, n’olur.
  • Amerikan polisini, kurşundan zerre etkilenmeyen bir ninjadan kurtaran Türk polisi Komiser Murat!
  • Komiser Murat, çok güçlü bir Amerikalı tarafından tehdit edildikten sonra motosikletle dolaşmaya çıkıyor. Bir arsada motosikletiyle iki tane daire çizdikten sonra çevresini üstü çıplak adamlar sarıyor.
  • 47 dakika oldu ve ben çok sıkıldım. Daha 26 dakika var.
  • Komiser Murat‘tan da bir “N’evet.” duydum :).
  • Şimdi bir sarmaşık şu güçlü Amerikalının korumalarından ikisini öldürüyor. Boğarak.
  • Oha, üç motosikletli polisin üç motosikletli ninjayla karşılaşmasında bıyıklı ninjalar ciddi ciddi motosikletten atladılar!
  • Filmin büyük kısmında Komiser Murat ve ninjalar havaya doğru boş boş hareketler yapıp, zıplayıp, takla atıyorlar.
  • Filmi kapatmak istiyorum ama 12 dakika falan kaldı, kapatmayayım. Başı ve bir süre sonrası iyiydi ama şimdi uyumak üzereyim.
  • Bir motosiklet sahnesi daha var. Komiser Murat, motosikletli muhafız ninjaları, kendi motosikletinin ön tekerini ölümcül bir silah haline getirerek öldürüyor.
  • 7 dakika var, film bitmek üzere (çok şükür).
  • Komiser Murat‘ın 300 küsur ninjayla uğraştığı bir sahneye geçtik. Şöyle bir sonuç çıkardım: The Matrix üçlemesinin yapımcıları bazı dövüş sahnelerinde bu filmden etkilenmişler.
  • Ses efektlerinde de Street Fighter bu filmden birkaç ses çalmış olabilir.
  • Ve şimdi Komiser Murat‘la baba ninja karşılaştılar.
  • 3 dakika var!
  • Baba ninja çok fena dayak yiyor ama yediği dayaktan zerre etkilenmiyor.
  • Oha, Bruce Lee‘nin filmlerinin müziklerinden birini duydum!
  • 1 dakika 20 saniye…
  • Aha, baba ninja yine bir taşı beyin gücüyle kaldırdı, yumruk atarak Komiser Murat‘a attı. Ama Komiser Murat n’aptı, bir karşı yumrukla taşı baba ninjaya geri attı ve baba ninja’nın kafasında patlattı! Yetmedi, baba ninja alevler içinde yanarken dövmeye devam etti adamcağızı.
  • Ve son. Oh be.
12 Yorum

The Dark Knight (2008)

Açık ara farkla en beğendiğim filmin tanıtımına hoşgeldiniz. Hiç giriş falan yapmadan filmde sevdiğim ve sevmediğim şeyleri bir bir anlatmaya geçiyorum. Yalnız uyarayım, filmi hala izlemediyseniz (yuh size ve) bu yazıyı okuduktan sonra filmi izlemeye ihtiyaç duymayabilirsiniz.

The Joker

Filme gidip de The Joker‘a hasta olmayan yoktur sanıyorum.

Bu karakter, tüm sinema tarihi boyunca gelmiş geçmiş en psikopat ve en korkutucu kötü adam olmuştur sanıyorum – Dünyayı Kurtaran Adam‘da alakasız bir yerde kameranın önünde bağıran canavar maskeli adamlar müstesna elbette. Bakışları, makyajı, saçı, kostümü, gülüşü, yaraları, yalanıp durması ve en önemlisi zihniyetiyle (para için değil, zevk için, kaos yaratmak için kötülük yapmak) The Joker, Heath Ledger sayesinde dünyanın en kötülüksever karakteri olmuştur benim gözümde.

Karakteri canlandıran Heath Ledger, rolünü oynadıktan sonra evinde ölü bulunduğunda haberi pek önemsememiştim fakat filmi izledikten sonra böyle bir değerin yok olduğunu düşünerek gerçekten üzüldüm ve dün gece ciddi ciddi adam için dua ettim. Böylesine bir yetenek artık dünyaya fazla mı görüldü yoksa dünya için tehlikeli olduğuna mı karar verildi bilmiyorum ama, böylesine manyak, böylesine sorunlu bir karakteri yaratmak için 1 ay bir otel odasına kapandığını okuduğum Heath Ledger‘ı daha çok filmde görmek isteyecektik, eğer aramızdan ayrılmış olmasaydı. Yine de iyi yönden bakmaya çalışırsak, adamın kariyerinin zirvesinde yaşamını yitirdiğini düşünebiliriz.

The Joker‘ı bugüne kadar en iyi Jack Nicholson‘ın oynadığını söylerlermiş fakat filmin bir diğer oyuncusu (uşak), İngiltere‘de ömür boyu başarı ödülüne ve sir unvanına layık görülen Michael Caine‘in anlattığına göre Heath Ledger bir sahnede rolünü öylesine iyi oynamış ki, The Joker‘la o sahnede ilk kez karşılaşan Michael Caine, düştüğü dehşetten dolayı repliklerini unutmuş, öylece kalakalmış. (Kaynak)

Otel odasına kapanma meselesini de anlatayım: Heath Ledger, canlandıracağı The Joker karakterine tam anlamıyla bürünebilmek; The Joker karakterinin duruşunu, psikolojisini ve sesini kendine göre biçimlendirmek amacıyla bir otel odasında tek başına 1 ay boyunca kalıyor. Bir günlük tutmaya başlıyor ve bu günlüğe The Joker‘ın ağzından duygu ve düşüncelerini aktarıyor. Karakterin psikopatlığını artırabilmek amaçlı hareketlerini takip edip esinlendiği karakterler de A Clockwork Orange‘ın baş karakteri Alex ve Sex Pistols‘ın ünlü basçısı Sid Vicious. (Kaynak)

Rolüne böylesine itinayla çalışan ve bu sayede de gelmiş geçmiş en başarılı oyunculuklardan birini sergileyen Heath Ledger‘ı tüm oyuncuların örnek almasını diliyorum. Ve herkesin ilk kez aynı tespiti yapıyormuşçasına söylediği şeyi tekrarlıyorum: Bu film bir Batman filmi değil, bir The Joker filmidir. Hatta filmin isminde Batman kelimesinin olmamasının sebebi de bu olabilir.

Senaryo ve Kurgu

Ben bir sinema otoritesi değilim ama sinemaya kişisel bakış açıma göre bir filmi izlerken ilk dikkat ettiğim şey oyunculuk, ikincisiyse senaryo ve kurgudur. Zaten Heath Ledger, Christian Bale, Michael Caine ve Morgan Freeman yeteri kadar sağlam bir kadro. Üstüne bir de bu kadar şaşırtıcı bir senaryo olunca (Filmin yarısını ağzım açık seyrettim ve hatta birkaç sahnede şaşkınlıkla “Hass.ktir!” diye bağıracak gibi oldum.) filmin IMDB‘de bir süre ilk sıraya oturması, neredeyse tüm gişe rekorlarını kırması falan normal karşılanacak şeyler haline geliyor.

Görsellik

Bu da bir filmde dikkat ettiğim üçüncü şeydir. Görsellikten kastım yalnızca görsel efektler değil, bu filmdeki tek görsellik de görsel efektler değil zaten. Batmobile, Batpod, şu Lamborghini marka araba, Batman‘in yeni kıyafeti falan bir yana, gördüğüm en görkemli patlamalardan birini gösterdi bana The Dark Knight: şu Gotham General Hospital‘ın patlama sahnesi.

Ha, bu konuda sevmediğim bir şey de var ama: iyice New York‘a benzemiş bir Gotham. İlk filmde (Batman Begins) en azından birazcık gotiklik mevcuttu, şimdi o da kalmamış. Sırf bu yüzden filmin senaryosunu yazmasına ve bu kadar güzel yönetmesine rağmen Christopher Nolan‘ı silip tam anlamıyla gotik bir yönetmeni, Tim Burton‘ı üçüncü filmde görmeyi isterdim.

Amerika Reklamı

Gördüğüm en Amerikan reklamcısı filmlerden biri bu film. Yok silah Çin malı değil diye dalga geçip “Bir dahaki sefere Amerika malı kullan dostum.” diyen bir Harvey Dent (Bu herife de değineceğim.), iki gemideki suçluların ve vatandaşların birbirlerini patlatmayacak kadar süpersonik bir erdeme sahip olmaları (Ortadoğu‘yu dümdüz etmeye ant içen de Madagaskar‘dı zaten.), yine gemideki vatandaşların oylama yapacak kadar demokrasi aşığı olmaları… Yine de böyle bir bilinçaltı reklamcılığının film keyfimi bozmasına izin vermedim.

Harvey Dent

The Joker ne kadar psikopat bir karakterse, Harvey Dent de o kadar gerizekalı bir karakter, onu gördüm bu filmde. Bu salak karaktere ve karakteri oynamaya çalışan yeteneksize (Aaron Eckhart) birkaç sorum olacak:

  1. Sen kimsin de, Bruca Wayne‘in sevgilisini çalıyorsun ulan?
  2. Filmi izleyene göre on beş dakikada, hikayeye göre en fazla birkaç günde kötü adama nasıl dönüşüyorsun lan? O kadar kısa sürede The Joker‘ın dediklerine kanacak kadar dönmeysen nasıl oldu da savcıyken o kadar temiz kalmayı başardın, bir mafyanın rüşvetini falan almadın?
  3. Senin gözün hiç kurumuyor mu be adam? Bir göz kapağın olmadan o gözü o kadar hengamede nasıl temiz tutuyorsun? (O değil de o yüzün o yarısını nasıl yapmışlar lan? Süper olmuş.)
  4. Kötü adamlar genellikle gerizekalı olmaz. Sen Batman‘in kıyafetine tek kurşun atıp niye gözünü adamdan çekiyorsun? Bilmiyor musun polisin oğlunu kafasından vuracakken Batman de senin beynine beynine vuracak, a beyinsiz?

Önemli: Harvey Dent karakterini, Two-Face‘e dönüşmeye başlayana kadar ben de çok seviyordum. Ama ne zaman ki The Joker‘a inandı, iki dakikada Batman‘i, polis şefini falan satıverdi, o zaman daha bi’ sinirle bakmaya başladım adama.

Sonuç

Bu kadar kötülememe rağmen, en çok haz aldığım, en heyecanla seyrettiğim, en psikopat karakteri gördüğüm, en sevdiğim film oldu The Dark Knight. Yazının başında bir parantezde belirttiğim gibi; filmi izlemediyseniz yuh size. Ben bile bu kadar geç kaldığım için azaptan ölüyordum, siz nasıl yaşıyorsunuz be? Gidin izleyin, sinemada izleyin ama. Bilgisayar başında izlemeyi beklerseniz veya izlerseniz filme yazık olur. Ben ANKAmall‘da, yarım basketbol sahası büyüklüğünde bir ekranda ve arasız (on dakika ara olmadan) izledim. Siz de benzer bir keyif almak için gerekirse şehir dışına çıkın ve bulabileceğiniz en kaliteli sinema salonuna girip bastırın parayı, izleyin. Mısıra, kolaya falan gerek yok, abur cuburun yokluğunu fark etmeyeceksiniz.

11 Yorum

Bana Roaccutane önerdiler

ÖNEMLİ: Bu sayfanın içindeki Roaccutane hakkındaki yazıdan çok, sayfanın altına gelen on binlerce yorumdan faydalanmanızı tavsiye ederim. Roaccutane kullanıcılarının sıklıkla yorum yaptığı bu sayfaya siz de yorumlarınızla katkıda bulunabilir, sormak istediklerinizi sorabilir veya Roaccutane tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz.

Kendimi hastalık hastası olarak bile tanımlayabilirim ama ne yalan söyleyeyim, yan etkilerini gördükçe bu ilaçtan ölesiye korkmaya başladım.

Geçen günlerden 10 tanesinde (normal yoldan söylemem gerekirse, 10 gün boyunca) ufak bir cilt tedavisi gördüm. Sırtımdaki akneler (Evet, iğrenç.) yüzünden 10 gün boyunca her öğlen 12’de ve her gece yine 12’de Tetralet adlı bir haptan, Benzamycin diye bir kremden ve Cleacin isimli bir tonikten aldım. Sonuç falan alamadım ama.

İlaç tedavisinin sonuçlarını (var olmayan sonuçlarını) göstermek üzere bugün tekrar doktora gittim. İlaçların hiçbir işe yaramadığını söyler söylemez “Tamam, Roaccutane tedavisine başlıyoruz.” dedi – sırtıma bile bakmadan. 7 ay boyunca kullanacakmışım, günde iki doz – kaç miligram almam gerektiğini söylemedi. İlacı daha önce hiç duymadığım için “Peki, başlayalım.” dedim ama ilacın imzayla verildiğini söyleyince korktum, oturup doktordan ilacın nasıl bir şey olduğunu anlatmasını istedim. Cildi, özellikle dudakları çok kuruttuğundan bahsetti. Beni bu bile korkutmuştu, biraz daha düşünmek istediğimi söyleyip eve döndüm.

Bunlar öğlen 11 buçuk ile 12 arasında oldu. Şimdi saat 19.10 ve 15-20 dakikadır bu ilacı araştırmak üzere Ekşi Sözlük‘teki ilgili başlığı inceliyorum. İnceliyorum ama 6 sayfanın daha ilkini okuyunca ağlayasım geldi. Yan etkisi yalnızca ciltte kuruma değilmiş, en büyüğü bile değilmiş cilt kuruluğu! Sıralıyorum:

  • AĞIR DEPRESYON!
  • Eklem ağrıları
  • Düzensiz aralıklarla burun kanaması
  • Ciltte, özellikle dudaklarda ve gözlerde kuruma
  • Kolesterolde artış
  • Derinin aşırı hassaslaşması (Örneğin kaşınan yeri sertçe veya uzun süre kaşırsan direkt yara oluyormuş.)
  • Yanak şişmesi
  • Kemik yoğunluğunu azaltması (veya kemiklerdeki delik sayısını artırması)

…falan filan. Bu yan etkilerin çoğu (sanıyorum sadece depresyon ve cilt kuruluğu hariç, onlar prospektüste de yazıyormuş) yalnızca iddia. Ama tecrübeleri anlatan iddialar, bu yönden çok korkutucu.

Şimdi beni düşündüren en önemli yan etki, ağır depresyon. Depresyona (maalesef) meyilli olduğum ve geçmişimde farklı derecelerde depresyonlara girip çıktığım için (Bu depresyonların etkilerini Beyn’de bile görmüşsünüzdür.) bu yan etkinin bende de görüleceğinden çok korkuyorum. Bünyemin depresyonlara dayanıklı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim ve bu yüzden iradeli insanlar gibi “Geliyorum!” diyen bir depresyona göğüs geremem. Cildim kurur: bebe yağı var, dudak kremi var, Bepanthen var. Eklemlerim de ağrıyabilir: Ağrı kesici var, hem az biraz acıya dayanıklıyımdır. Ama depresyona çözüm yok. Var, antidepresan var ama antidepresan kullanmayı da pek istemiyorum; o ilaçlar depresyonun etkilerini minimuma indirmekle kalmıyor, seni bir ota dönüştürebiliyor. Ama tabii depresyonla karşılaşmamak da var; ilacı kullanan herkes depresyona girmiyor (örneğin lisede Roaccutane kullandığını öğrendiğim arkadaşlarımdan biri veya Ekşi Sözlük‘teki o sayfaya yorum yazan insanların bazıları).

Korkmama rağmen, sırtıma her baktığımda gördüğüm benekli cilt (Allah’tan aknelerin içi dolu değil, yalnızca kızarıklık halindeler) bana bu ilacı kullandırır diye düşünüyorum. Yalnızca Magnet Tıp Merkezi‘ndeki doktora değil, başka doktorlara da danışacağım ama “Hekime değil, çekene sor.” atasözümüzü uygulayarak soruyorum: Siz (veya bir tanıdığınız) bu ilacı kullandı mı? Kullandıysanız (kullandılarsa) ne gibi etkileri oldu?

11.626 Yorum

Hancock (2008)

Dikkat: Yazı boyunca filme gitmemiş insanlara pek önem vermedim, o yüzden -çok acayip ayrıntılar vermiş olmasam da- yazıyı okumak istemeyebilirsiniz. Yine de filmi baştan sona bilseniz bile gitmeniz gereken bir film, onu baştan diyeyim. Ben tekrar izlemek isterim mesela.

Superman bir kolunu (yukarı ve) ileri doğru yumruk yapar da öyle uçar, Batman yarasa şekilli pelerinini açar da öyle süzülür, Iron Man iki kolunu yanlarına yapıştırır da öyle fişek misali gider… Hancock hiç kasmıyor abi. Yok elimi nereye koyayım, yok bacağımı şöyle tutayım… Uğraşmıyor, nasılsa her şekilde uçuyor ya, ona yetiyor. Süper.

Kimseyi takmayan ama kötülükle babalar gibi savaşan, yine de savaşma şekliyle (mesela birkaç suçluyu durduracak diye şehirde milyonlarca dolarlık hasar meydana getirdiği için) halk tarafından pek sevilmeyen bir süper kahraman bu Hancock (Will Smith). Daha sonra Ray Embray (Jason Bateman) diye bir adamla tanışıyor da Ray bunu biraz adam etmek istiyor. Sonrası zaten manyak gibi gülmekle geçiyor.

Filmde özellikle beğendiğim birkaç unsur vardı:

  1. Doğallık – “Gerçek hayatta süper kahraman olsa, böyle olurdu arkadaş.” diyesi geliyor insanın. Muhtemelen böyle de olmazdı ama yine de bu da yeterince gerçekçi. Kasmadan uçmalar, zekice planlanmayan dövüşler falan… Bir de görüntü olarak da gerçekçiydi film. İnanılmaz özel efektler vardı mesela. Veya ne bileyim, sabit bir kamera yoktu pek; çoğunlukla el kamerasıyla çekilmiş gibiydi sahneler.
  2. Charlize Teron – Ehehe, öyle valla. Yalnız ilginçtir, filmin belki yarısına kadar tanıyamadım Charlize Theron‘u. Tanıdıktan sonra ayrı bir zevkle izledim filmi.
  3. Will Smith – Ehehe, bu unsur kolayca yanlış anlaşılabilir :). Adamda öyle bir karizma var ki, hayran bırakıyor arkadaş. Birçok okurum, erkek veya kız fark etmez, benimle bu konuda hemfikirdir. Oyunculuğunu da ayrı seviyorum, ilk maddeye sokabileceğim bir doğallığı var. Yani çoğu zenci aktör gibi abartılı komik rollere bürünmüyor. Komik rollere pek bürünmüyor zaten ama büründüğünde de Eddie Murphy gibi Mehmet Ali Erbilvari bir cıvıklığı yok. Öyle.
  4. “Özel yetenekleri olan adam” konsepti – Süper kahramanlar küçüklüğümden beri ilgimi çekmiştir. Superman olsun, Batman olsun, Spider-Man olsun, Hulk olsun, ne bileyim Hellboy falan olsun… Süper kahraman olmak zorunda da değil aslında, özel yeteneği olsun yeter. Yani The 4400 ve Heroes dizileri de beni Spider-Man kadar etkiler.

Yalnız itiraf edeyim, Charlize Theron‘un ön plana çıkmaya başladığı sahneden sonra (Artık o kadarını da söylemeyeyim.) film biraz b.ka sardı gibi oldu. Yani çok güzel başlayan bir film, çok kötü bitti. Hakikaten çok kötü bitti ama, öyle böyle değil. Sanki iki farklı senarist, filmin iki yarısını ayrı ayrı yazmış da ilki çok iyiyken ikinci adam batırmış, sıvamış gibi olmuş.

Her şeye rağmen izlenebilir, çok eğlenceli bir film. Yav, sırf adamın film boyunca uçuşunu, yere inişini falan izleyin, süper. Ay hala kafamda adamın uçuşunu canlandırıyorum, hala manyak gibi gülesim geliyor.

14 Yorum

Yazık size…

Yalnızca ve yalnızca “Bunlar kesin suçludur!” zihniyetiyle yürütülen ve iddianamesi bile daha bugün (Evet, bugün!) hazırlanmış Ergenekon soruşturması kapsamında bugün daha fazla kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, Ankara Ticaret Odası başkanı Sinan Aygün, emekli orgeneral Hurşit Tolon, Türkiye Gençlik Birliği eski genel başkanı Adnan Türkkan, Atatürkçü Düşünce Derneği genel başkanı Şener Eruygur, yazar Erol Mütercimler, Tercüman gazetesi genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi var. Tayyip Erdoğan‘ın eski özel kalem müdürü Turhan Çömez ve emekli tuğgeneral Levent Ersöz de gözaltına alınmak üzere aranıyor. Hepsi de hayali bir terör örgütünün üyesi olarak aranıyor, göz altına alınıyor veya tutuklanıyor.

Nasıl ki sinemaya gittiğimizde öne oturursak filmi izlememiz zorlaşır, görüntüler karmaşık gelir; şu anda olayları olay anında yaşadığımız için kafalar karışık, gözaltına alınanların ve tutuklananların gerçekten suçlu olma ihtimalleri üzerinde duruluyor. Biraz zaman geçsin, her şey tüm çıplaklığıyla sergilenecek.

Sinan Aygün‘ün gözaltına alınırken söylediği bir sözle bitiriyorum yazıyı:

“Atatürk’ü sevmekle suçlanıyorum.”

20 Yorum

Hitch (2005)

Bu film, açık ara farkla izlediğim en iyi romantik komedidir. Nokta.

Normalde yazıyı yukarıdaki cümleyle gerçekten noktalayacaktım ama Beyn’e kısa ve boş yazılar yazmayı bırakalı bir süre oldu :). Açayım biraz: Bu film neden en iyi romantik komedidir?

  1. Çünkü başrolde Will Smith oynuyor. Adamın macera filmlerindeki performansını ikiyle çarpın, üstüne komedi filmlerindeki performansını bir daha ekleyin, bu filmdeki performansını bulun.
  2. Çünkü yardımcı erkek oyuncu da Kevin James. Bu arkadaş da The King of Queens adlı dizideki Doug Heffernan karakterini canlandıran muhteşem komedyen. Onun pek romantik bir rolü yok ama filmin komikliğini tek karaktere yükleyecek olsam Will Smith‘in karakteri yerine bu adamın karakterini seçerdim ben.
  3. Çünkü orijinal bir konusu var, yani diğer romantik komedilerden ayrılacak bir özelliği var. İlişki yaşama konusunda erkeklere gerçek anlamda danışmanlık kursu veren Alex Hitchins karakterinin (Will Smith) ve kızlarla çıkma konusunda son derece başarısız Albert Brennaman karakterinin (Kevin James) hikayesidir bu film.
  4. Çünkü bu filme ihtiyacım var. Bu madde biraz öznel olacak ama olsun: Filmi kaç kere izlediğimi bile unuttum ve bunun tek sebebi, kızlarla çıkma konusundaki cesaretsizliğimi kırma konusunda bir şeyler kapmak. Biliyorum, gerçek hayatta yaşanan bir olay için bir filmden çıkarım yapmak son derece saçma ama işe yarar umuduyla izliyorum işte. En azından özlü sözler ediniyorum, o sözleri düstur edinip hayat bakış açımı değiştirebiliyorum. Hem bu film, filmi son izlediğimde, cesaretsizliğimi kırabilmem konusunda bir açıdan yardımcı olmayı başardı. Valla bak.
  5. Çünkü bu film gerçekçi. Konu ne kadar absürt olursa olsun, birkaç tane “O ne lan?” dediğiniz sahne haricinde (Mesela bir sahnede Eva Mendes “Ne istiyorsun Hitch?” diyordu da Will Smith üç saniye bekleyip “Seni.” diyordu. Romantizmi saçmalıkla harmanlayan bir sahneydi bu.) olayların gerçekten olabileceğine inanıyorsunuz ki bu da filme kendinizi kaptırmanız için bir başka sebep.

Bu beş (tamam be, ilk dört) maddeyi okuyup da hala filmin gerçekten en iyi romantik komedi olduğuna inanmamışsanız, sizi kimse inandıramaz, o kadar da iddialı konuşuyorum. Tabii bu ihtimalde de filmi izleyip kendiniz yorumlamalısınız. Filmin “Anlatılmaz, yaşanır.”lık bir durumu yok ama yine de bir şekilde edinip izlemeniz gereken bir film.

12 Yorum

Şiir denemeleri

İlk kez yapacağım bunu. Isınma turları iki tane gereksiz derecede gülünç şiirden oluşuyor, sonrasında gerçek duygularım ve düşüncelerimi acemice dizelendirmeye çalışmalarım. Bir şiirimde kendi buluşum olan bir tekniği denedim. Bakın bakalım nasıl olmuş. Eleştirmeyi unutmayın.

———-

İçimde var olan nefret
Kanıma karışmış nefret
Sinir bozucu bir müzik gibi rahatsız eden nefret
Bağırarak kurtulacağımı sandığım nefert
Ay yanlış yazdım
Nefret!
Çok sinirliyim lan!

***

Küçücük bir kızın yatağının altındaki canavar
Büyük ihtimalle yok öyle bir şey
Ama belki de var
Canavar…
Halbuki kızın yatağının altında bir dana var!

***

Dünyaya hep kuşbakışı bakmak isterim.
Binlerce metre yüksekten insanlığın çöküşünü izlemek…
Sonra kendimi o yükseklikten aşağı bıraksam…
Yere varana kadar herkes birbirini öldürse de,
Yere vardığımda son ölen insan ben olsam…

***

Ne olurdu sanki benden azıcık hoşlansan?
Ezilsen azıcık önümde, egomu şahlandırsan?
İnan bana, bendeki şey ego da değil aslında,
Rezil olma korkusu, reddedilmenin getireceği utançtan çekinme…
Ne var ki bu korkudan kurtulmam mümkün değil galiba,
Minik bir hareket yap, ondan sonra gerisini getiririm ben, merak etme…

***

Allah bizi bu dünyaya mutlu olmaya göndermedi,
Acıların çocuğu, kadını, adamı olmaya geldik biz buraya.
Sınav dediğin zor olur, biz de sınanıyoruz işte burada!

***

Göğsümün ortasında, akciğerlerimin arasında soyut bir bölge var
Sevinsem, üzülsem, delirsem, o duygu hep orada yaşar
Yalnız senin değil orası, herkeste var, hıyar!

———-

Bitti. Deneme yaptığımı unutmadan, daha önce hiç şiir yazmadığımı göz önünde bulundurarak (Gerçi 2. sınıfta bir şiir yarışması kazanmıştım, deprem zamanında da bir şiirim Özgür Kocaeli‘de çıkmıştı ama onlar ölçülü, uyaklı, çocukça şiirlerdi.) beni şiirden soğutmadan yerden yere vurun beni, rica ediyorum :).

12 Yorum

Bilgisayarsız Çarşamba!

Evet, yarın (teknik olarak bugün) bunu deneyeceğim ve, inanıyorum, başaracağım!

ÖSS çalışmamalarım devam ederken bir zamanlama hatası yapıp burnumun dibine yepyeni bir bilgisayar yerleştirmemin fena halde şımarıkça bir hareket olduğunun farkındayım, ama yine de bu saçma hareketimi yüzüme bir kez daha vurmak isteyen olursa lütfen çekinmesin. Neyse, bu hatamı fark ettikten sonra bir şey daha fark ettim: Bilgisayar başında geçirdiğim süre değişmemişti. Şimdi bunun beni sevindirebilecek bir gerçek olduğunu düşünebiliriz ama DEĞİL, çünkü her gün bilgisayar başında geçirdiğim süre, kronometreyle ölçmüş olmasam da beni bir bilgisayar bağımlısı olarak gösterebilecek bir değer. Evet, açıklamayacağım, avucunuzu yalayın.

İşte bu yüzden yepyeni bir projeye giriştim, adı Bilgisayarsız Çarşamba. Çok yaratıcı bir ad olmadığının farkındayım ama bu başarısızlığımı yüzüme vurmak isteyen olursa vatandaşlıktan çıksın! Öhm… Heyecanlıyım, böyle fevri çıkışlar yaptığım için özür dilerim… KONDANSATÖR! Neyse, bu günün amacı, tahmin edebileceğiniz gibi tamamen bilgisayar ve internetten uzak bir yaşam oluyor. Bu demektir ki yarın (teknik olarak bugün) kesinlikle ve kesinlikle açık bir bilgisayara temas etmeyecek, bilgisayar ve internet hakkında konuşmayacak ve kimseye hiçbir şekilde bu konuda yardım etmeyeceğim.

Bunu başarmak için, irademi maalesef yeterli görmediğimden, bilgisayarın ana güç kablosunu babaanneme vereceğim. Bu kablo benden zamanında zorla alınmıştı (annem ve babam tarafından), ben de bilgisayarı daha yeni yeni tanıyan o halimle o zaman yeni ve gizli bir güç kablosu alıp annemler evde yokken bilgisayarı kurcalamaya devam etmiştim. Bu sefer bu da olmayacak çünkü benden zorla alınmıyor bu kablo; ben kendi ellerimle teslim ediyorum kabloyu. İrademe bu konuda güvenebilirim, Teknosa‘dan yeni bir kablo almak, kendimi kandırmak olur.

Eğer yarın (Teknik olarak bugün beee!) bilgisayardan tamamen uzak bir gün geçirmeyi başarabilirsem, ki yarın yapacaklarımı çoktan sıraladım, bunu her hafta yapmayı düşünüyorum. Bir de eğer yarın başarılı olursam ama ertesi hafta bunu tekrarlamayı unutacaksam (veya unutmuş gibi yapacaksam), bunu hissettiğiniz anda beni e-posta, kısa mesaj vb. bombardımanına tutmanızı istiyorum. İradem pek kuvvetli olmasa da art arda gelen uyarılara karşı ufak bir zaafım da var, sizin sayenizde onu tetikleyebilirim.

Başlıyorum.

7 Yorum

Yepyeni bir bilgisayar!

Tamam, tam olarak bilgisayar değil… ama yepisyeni bir kasam var artık!

Derhal kasanın içeriğine (ve kasaya) geçiyorum:

  • Intel Core2 Duo E8200 (İşlemci)
  • ASUS P5K-SE (Anakart)
  • Palit GeForce 9600GT Sonic (Ekran Kartı)
  • OCZ Reaper 2GB 800 MHz CL4 Heat-Pipe DDR2 Kit (RAM)
  • GlacialPower GP-PS550BP 550W (Güç Kaynağı)
  • Akasa Zen Siyah (Kasa)

Toplam: 950 Dolar (KDV dahil)

Geçen gün aldığım bu parçaları henüz kuramamıştım çünkü bu sisteme yakışacak, 64 bitlik bir işletim sistemi bulmalıydım! Sonra Windows Vista Ultimate‘ı buldum ve bugün akşam boyu işletim sistemini kurmakla ve ayarlarıyla oynamakla meşgul oldum! Birkaç hayal kırıklığı haricinde (Takılan, donan yazılımlar?) her şey iyi gitti ve önceki kasamdaki birçok ayarı buraya aktarmayı başardım. Çok da mutluyum şu anda :).

Şimdi bu mutluluğu bozmak için “Abi şunun yerine şunu alsaydın keşke, daha iyi olurdu.” veya “Oğlum şunu almayacaktın lan, bi’ arkadaşım kullandı onu bok gibi çıktı.” gibi -kelimenin tam anlamıyla- ateşimi söndürecek kişiler çıkacaktır :P. Onlara şimdiden yanıt vereyim: Efendim her parçayı tek tek araştırdım, hakkında yazılmış tüm Türkçe incelemeleri ve bazı İngilizce incelemeleri okudum, forumlarda insanların parçalara olan tepkilerini tek tek ele aldım ve bütçemin el verdiği en muhteşem sistemi yarattım. Gururluyum :). Yeri gelmişken babama ve çalıştığı şirkete de teşekkür edeyim :). Babam ve çalıştığı şirket olmasa bu parçaları asla toplayamazdım. Teşekkürler baba… ve çalıştığın şirket :D.

Yalnız şöyle bir olay var: ÖSS‘ye hazırlanan bir genç olarak bu yeni sistem beni çok zor durumda bırakabilir. Çalışma rutinimi aksatmayacağıma ve zaten tehlikeli bir seviyede olan bilgisayar bağlılığımı etkilemeyeceğine söz veriyorum! Sözümde durabileceğime inanıyorum. Evet evet, duracağım. Evet.

12 Yorum

Uykusuz’un imza günündeydim!

Evet, 2. Ankara Kitap Fuarı içerisindeki Uykusuz dergisinin imza günündeydim ve süper imzalar aldım, harika fotoğraflar çektim :). Anlatayım hemen.

2′yi beş geçe gibi fuara vardım. Kuyruk fena halde uzundu, erken gelip önlerde duracağımı sanıyorken kendimi fuarın dışına, çayıra çimene kadar taşmış bir kuyruğun en arkasında buldum. Mecburen oturdum. Oturur oturmaz da aklıma param olmadığı gerçeği geldi, poster moster alıp imzalatmam gerektiği için ivedilikle kuyruktan çıkıp (tabii öncesinde arkamdaki kızdan yerimi tutmasını rica edip) en yakın Ziraat Bankası‘nı bulmak için Atatürk Kültür Merkezi dışına çıktım – söylemeyi unuttum, fuar AKM‘deydi. En yakın Ziraat Bankası taksiyle 6 lira 59 kuruş uzaklıktaymış, öyle de fazladan bir harcamam oldu.

Sıraya geri döndüğümde çok ufak bir ilerleme vardı. Dergide yapılan duyuruda imzaların 2 buçuktan sonra dağıtılmaya başlanacağını okuduğum için sorun etmedim, sıradan çıkanlar olmuştur da o şekilde ufak bir ilerleme olmuştur diye düşündüm. Yanlış düşünmüşüm. Saatlerce sürecek olan kuyruğun en arkasında, saatte 4-5 metre ilerleme hızıyla bekleyecektim.

Evet efendim, 5 saat 20 dakika boyunca toplamda 15 dakika kadar oturabildim, gerisinde ayaktaydım. Sıkıntıdan ölüyordum ki 5 saat 20 dakikanın uzun bir kesiminde önümdeki, arkamdaki insanlarla bol bol muhabbet ettim.

İlk iki buçuk saat neredeyse muhabbetsiz geçti. Çayırda beklediğimiz zamanlarda yanımıza gelen yaşlı sayılabilecek bir adam biraz önümdeki bir gruba “Bu dergi tam olarak neye muhalif? Bu arada hepiniz varlıklı ailelerin çocuklarına benziyorsunuz.” diye son derece saçma ifadelerle sinirimizi bozdu. Uygun cevaplarla kendisini uzaklara, çok uzaklara (otoparka) gönderdik.

Bir ara çektiğim parayı kullanmak üzere kuyruktan ikinci kez ayrıldım ve Uykusuz‘un ilk on üç sayısını içeren bir cildi ve 3 liralık büyük bir Uykusuz posterini aldım. Sonra geri döndüm kuyruğa.

İki buçuk saat sonrasında önümdeki ve arkamdaki kızlarla bir şekilde muhabbete başladık. Bu arada millet yanımızdan geçerken sürekli kuyruk hakkında yorumlarda bulunuyordu, biz de kafayı yiyorduk. Manyak babanın teki, 8 yaşındaki çocuğuyla beraber yanımızdan geçerken “Sen böyle gereksiz kuyruklara girme, olur mu yavrum?” diye tembih ediyordu çocuğuna. Adama kafa atmamak için zor tuttum kendimi.

Üç saat dolaylarında pişmaniye ikramları falan gelmeye başladı. İkramların geldiği yer de önlerinden geçtiğimiz (daha ziyade önlerinde durduğumuz) yöresel lezzetleri bize sunan yerlerden İzmit‘li olanlardı. Gözümüzün önünde pişmaniye yapınca çok canım çekti, dönerken pişmaniye almaya karar verdim.

Bu arada kaç civarında olduğunu bilmiyorum ama bir ara ellerim çok üşüdü diye yakınımızdaki hazır Türk kahvelerinden bir tane aldım. Evet, Osmanbey diye bir firma hazır Türk kahvesi yapmış. Gayet süper bir şey, Türk kahvesiyle aynı tatta ama telve yok :).

Üç buçuk saat sonrasında kapıya yeni varmıştık daha. Kapının yanındaki ufak kafede 5 dakika kadar oturmak üzere üçüncü kez kuyruktan ayrıldım. 15-20 dakika falan kalırdım da ayıp olmasın diye (bir de orada uyuyakalırım falan diye) geri döndüm kuyruğa.

4. saat civarında muhabbet üst noktalara çıktı, böyle 10-15 kişilik bir grupla bayağı bayağı geyik yapmaya başladık :D. Bir grup insan beni Otisabi‘ye benzetti :D. Bilmeyenler için anlatayım: Otisabi, Uykusuz‘un arka kapağına Yılmaz Aslantürk tarafından çizilen bir karikatür karakteri – açık olmak gerekirse bulduğu kızları mütemadiyen tavlayıp sevişen çapkın bir karakter :D. Tabii karakterin yaptıklarına benzemediğimi ben bile biliyorum, tipim benziyormuş :D.

İmza gününün akşam saat 7′ye kadar olduğu kanısı dolaşıyordu etrafta, bu yüzden bir huzursuzluk hakimdi çünkü artık 4 buçuk saate dayanmıştık ve saat 7′ye on varken biz hala sıradaydık! Anonslar da bu kanıyı doğruladığında kuyruktaki topluluk olarak iyice psikopata bağlayıp bağırdık, alkışla protesto ettik, yuhaladık, “Sekiz! Sekiz!” diye slogan attık falan… Sonra kuyruğun arkalarda kalan kısmını dışarı çıkarttılar, geri kalanını da içeri kapattılar :D. Kuyruğun geri kalanı olarak imza almaya ve fotoğraf çekmeye hak kazanmıştık.

7 buçuk civarında kuyruğun başındaki bendim :). Muzaffer bir edayla tek tek imzalar aldım, fotoğraflar çektim, her yazar ve çizerle ufak ufak muhabbet ettim. Süperdi kısacası :).

Sonra fuarı biraz daha gezdim. Halkın Kurtuluşu Partisi bir stand açmış, oraya gidip adamlarla muhabbet ettim. Yanlış anlamayın, daha partinin adını bile yeni duymuştum; benim istediğim sadece konuşmaktı. Konuştuğum arkadaşla da bu isteğim doğrultusunda sadece ülke sorunları, dünya sorunları ve kapitalizmle emperyalizmin zararları hakkında konuştuk.

Sonra fuardan çıkacktım ki baktım, Uykusuz kadrosu daha yeni dağılıyor :). Resimler falan çekiliyordu, ben de katıldım. Ersin Karabulut, Yiğit Özgür, Oky (Okay Gencer) ve Memo Tembelçizer (Mehmet Çilingir) ile fotoğraf çektirme şansım oldu :). Umut Sarıkaya‘nın keyfi bayağı bi’ kaçmıştı, sorduğumda yanıt bile vermeden gözleme yemeye gitti. Yine de o kadar huysuzluk olur canım, ben de altı saat durmadan imza versem ben de kafayı yerim.

Pişmaniye almayı da unutmadım :). Aldıktan sonra fuardan çıkıp Tandoğan‘a yürüdüm ve metroyla eve döndüm.

Fotoğrafları verecektim di’ mi? Buyrun:

Ek: Bu fotoğraflardan 19 numaralı olanı Uykusuz alıvermiş, 31. sayılarında kullanıvermiş :). Bir not düşüp “Barış Ünver‘den aldık bu fotoğrafı ki kendisinin ne kadar süpersonik bir insan olduğunu tartışmaya gerek yok zaten. Seni çok seviyoruz Barış, muhteşemsin ve aynı zamanda inanılmazsın.” gibi bir şeyler yazmamışlar diye çok kırıldım ama.

27 Yorum

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)
Hakkında yazmaya en çok korktuğum film olacak bu. Yine de film tanıtımlarım arasında en iyi anlattığım, tanıttığım, incelediğim film olacak. Tanıtımlarımda hiç yapmadığım bir olaya girip, yazıyı bölümlere ayıracağım. Çok da mantıklı geldi, ileride izlediğim diğer filmler için de yapmayı düşünebilirim. Neyse.

Birinci Bölüm: Akan yazılar

Bu ilk bölümde filmde emeği geçen, tanıdığım (şahsen değil tabii ki, ismen) kişileri yazacağım. Yönetmenle başlayayım.

Tim Burton: Filmin yönetmeni.

Şimdi bu adamın yönetmenlik konusunda garip bir anlayışı olduğunu, sevmeyenler bile kabul ediyor. Yani sevilen veya sevilmeyen hiçbir zaman adamın stili değil, adamın garip stili.

Adamın yönettiği filmlerden şunları izledim:

  • Yönetmediği ama yapımcılığını üstlendiği The Nightmare Before Christmas (1993)
  • Beetlejuice (1988)
  • Planet of the Apes (2001)
  • Charlie and the Chocolate Factory (2005)
  • Ve tabii ki Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)

Hepsi, izlediğim tüm filmlerde duymadığım garip bir tür haz verdi bana – Charlie and the Chocolate Factory hariç, o filmi hiç sevmedim. Alttan alttan anlaşılmaz bir şeyler veriyor yani. Adam hakkında yapabileceğim tek yorum bu. Yine de daha fazla bilgi ve fikir sahibi olmak adına adamın filmlerini izleyip hakkında kısa bir araştırma yapmayı isterim. Bu konuda ilk yapacağım şey Sleepy Hollow‘u izlemek olacak mesela.

Johnny Depp: Filmin başrol oyuncularından – esas adam, Sweeney Todd.

Adamın doğuştan gelen -eğitim almamış zira- oyunculuk yeteneği, her türlü kılığa girebilmesine imkan veren değişken tipi (Charlie and the Chocolate Factory‘deki tipini, Pirates of the Caribbean serisindeki tipini ve bu filmdeki tipini karşılaştırın, demek istediğimi anlayacaksınız.), şimdi bir de üstüne gelen türkü çığırma yeteneği… Adam her şeyiyle saygı duyulası bir oyuncu, yine de Oscar‘sız bir adamcağız. Eh, bayanların tarafından bakarsak da çok yakışıklı imiş (Yalan, en fazla tipleri yakışıklıdır, hehe.).
Filmdeki rolü, her zamanki gibi üstüne cuk oturmuş.

Helena Bonham Carter: Filmin başrol oyuncularından – esas kız gibi ama değil, Mrs. Lovett.

Bu kadına Fight Club‘dan beri hastayım. Ne var ki, kapılmış. Hem de Tim Burton tarafından! Evli değiller, ama domestic partnership denilen bir kavram boyutunda birlikte yaşıyorlar. Hatta iki çocukları falan da varmış, beni ilgilendirmez, neyse. Bacımdır. Hastasıyım ama bacımdır, böyle de çelişkili hisler besliyorum kendisine karşı.

Oyunculuğu şahanedir, zaten sadece iki rolde izledim: Bu filmdeki Mrs. Lovett rolünde ve Fight Club‘daki Marla Singerrolünde. Gerçi Planet of the Apes‘te de oynamış ama o filmi iyi hatırlayamadığım için oradaki rolü hakkında bir yorum yapmam abes olur. Salaş görünümü şahane, ama IMDb sayfasına konulan resmi berbat. Eğer gerçek hayatta böyleyse vazgeçerim, sevmem lan ben bu kadını. Ehehe.

Alan Rickman: Filmin yardımcı oyuncularından – Judge Turpin.

Bu adamı daha geçen gün de, Perfume‘da izlemiş, hatta kendisinden bahsetmiştim. Tekrarlayayım: Harry Potter filmlerinde Snape karakterini canlandıran adam bu adam. Çok iyi kötü adam rolü yapar ama Perfume‘da görebileceğimiz üzere iyi adam rolü de yapabilir. Yine de kötü adam rolünü daha iyi yapar.

Timothy Spall: Bu adamı da Harry Potter filmlerinden tanıyabiliriz. Bu adam da çok iyi kötü adam yalakası rolü yapıyor. Dalga geçmiyorum, Harry Potter filmlerinde de öyle, burada da öyle, eminim başka filmlerde de öyledir.

İkinci Bölüm: Filmin geneli hakkındaki yorumlarım

Listelemezsem çatlarım. Spoiler niteliğinde ifadeler içerebilir. Buyrun:

  • Ben karanlık renk paletlerinin adamıymışım, onu anladım. Koyu kırmızı, açık gri, koyu gri, koyu ve soluk mavi, siyah, gümüş… Filmdeki renklere baktıkça kendimden geçtim yeminle.
  • Kanı sevmedim. Yani kanı genel olarak sevmediğimden değil, kanın yapaylığından hiç hoşlanmadım. Bilerek mi yapıldı bilmiyorum ama gerçekçi kan görebilseydim çok daha fazla zevk alacaktım filmden.
  • Londra‘ya giriş sahnesinde, kameranın (sanal kameranın diyelim) Fleet Sokağı‘na kadar hızlıca dolaşması, bence filmin en güzel sahnesiydi. Ayrıca bu sahnedeki hız ve müzik bana Beetlejuice‘u hatırlattı.
  • Küçük çocuktan (Ed Sanders) önce tiksindim (sesinden ve oyunculuk konusundaki yeteneksizliğinden ötürü), şimdi de çok sevmiyorum ama dinleyebiliyorum.
  • Dinleyebiliyorum zira filmin müziklerini indirdim, iki gündür 15 kere hatmetmişimdir tüm albümü.
  • Signor Adolfo Pirelli‘ye (Borat ve Ali G olarak da karşımıza çıkan Sacha Baron Cohen) herkes gibi çok güldüm. Sonradan psikopat bir şekilde ikinci kez karşımıza çıkınca da çok şaşırdım. İyi ki öldü. Ehehe.
  • Alan Rickman‘ı giderek daha da çok sevdim bu filmde. Tam bir kötü adam adamı bu be.
  • Anthony Hope rolündeki Jamie Campbell Bower‘ın sesinden önce tiksindim, şimdi parçalar arasında en çok dinlediğim parça Johanna. Ama kızı ilk gördüğü sahnede söylediği Johanna değil, Sweeney Todd‘un Judge Turpin‘i öldürememesine sebep olduktan bir süre sonra Johnny Depp ile birlikte söylediği Johanna.
  • Johanna denen kıza da (Jayne Wisener) aşık olduğumu belirtmek isterim. Çok aşırı bir güzelliği yok ama melek gibi bir sesi var. Hatta utanmadan söyleyebilirim ki; filmdeki en güzel sesli oyuncu. Üstelik oyunculuk konusundaki ilk tecrübesi bu film. Pardon, bir de müzikalde oynamış. Bu arada kızın güzelliğini merak edenleri şuraya alalım. Ana bana bunu al.
  • Johnny Depp‘in sesi o kadar güzel değilmiş ama yine de güzel. Ben bu kadar yetenekli bir adamdan daha iyi bir ses bekliyordum, olmadı. Problem değil. Devam et.
  • Helena Bonham Carter‘ın sesini hiç beğenmedim. Belki notaları doğru çıkardı ama güzel çıkarmadı. Sesi bazen çok rahatsız edici şekilde çıkıyordu.
  • Johnny Depp, profesyonel Türk berber Kamil Öztürk diye bir adamdan iki günlük hızlandırılmış ustura kullanma kursu almış. Adamın Johnny Depp‘e ders verilmesinden önce Johnny Depp, adamı test etmek için tıraş ettirmiş sakallarını. Tıraştan sonra çok etkilenmiş. Ama Kamil Öztürk, Johnny Depp‘i beğenmemiş pek :D.

Üçüncü Bölüm: Müzikal

Bu bölümde de spoiler niteliği taşıyan cümlelere rastlayabilirsiniz.

Bi’ kere çok iyi bir müzikal değil bu. The Phantom of the Opera çok iyi bir müzikaldir mesela – en azından benim zevkime göre. Ama çok değişik bir müzikal. Şöyle anlatayım: Müzikallerde genellikle karakterler sevgi ile coşup veya korku ile koşup şarkılar, türküler söyler. Bu müzikalde karısına tecavüz eden yargıcı öldürmeye çalışıp, öldüremeyip deliren adamın seri katilliğe adım atarken söylediği bir şarkı var: Epiphany.

Film bir müzikal uyarlaması bu arada. Bunu bilmeyen ve filmin başında çıkan kocaman yazıları okumayan gerizekalı Ekşi Sözlük yazarları “Keşke müzikal olmasaydı.” veya “Tim Burton‘ın diğer müzikali olan The Nightmare Before Christmas daha iyiydi.” tarzındaki, içinden dışına embesillik fışkıran yorumlar yapmışlar. Helal olsun diyoruz.

Müzikal hakkında bilgi vereyim. İlk kez 1 Mart 1979 tarihinde oynanmış bir Broadway müzikali. Tony Ödülü varmış bir tane de. Müzikalin çıkış şekli çok ilginç. Birçok kaynaktan birleştirdiğim ve edindiğim bilgi şu: Stephen Sondheim denen bir adam, Christopher Bond diye bir adamın oyununa (Sweeney Todd) dayanan Hugh Wheeler denen adamın kitabından yola çıkarak bu müzikali ve bestelerini yaratmış. Tim Burton‘ı da eklersek şöyle bir cümle ortaya çıkıyor:

Film; Christopher Bond‘un bir oyununa dayanan, Hugh Wheeler‘a ait bir kitaptan yola çıkarak oluşturulmuş, Stephen Sondheim‘ın yarattığı bir müzikalin Tim Burton tarafından sinemaya uyarlanmış hali.

Çüş. Kafa karıştırmaması açısından şu bilgiyle yetinmek de uygun sanırım: Müzikal Stephen Sondheim‘a ait, Tim Burton da bunu sinemaya uyarlamış.

Dördüncü Bölüm: Gerçek Sweeney Todd

1800 ortalarında yaşamış bir seri katil bu adam. Tam olarak nasıl seri katil olduğu bilinmese de, filmde gördüğünüz şeylerden bazıları bu efsaneyle (Evet, bu kişinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı da bilinmiyor.) kesişiyor.

Kurbanlarının boğazlarını kesmesi, bir düzenekle bodrum katındaki bir yere atması, Bayan Lovett‘ın da varlığı, Bayan Lovett‘ın etli pidelerine bu insanları atması falan… Gerçekten yaşanmış olması muhtemel bu olayları ve adamı filmin dışında düşününce mideniz kalkıyor.

Beşinci Bölüm: Kaynakça

O kadar hayvani bir yazı hazırladık, kaynakları da belirtelim, di’ mi?

Yoruldum be. Yazının sonuna kadar geldiyseniz tebrik ederim sizi.

9 Yorum

Organize İşler (2005)

Organize İşler (2005)

Direkt konuya girmek istiyorum: Şimdi BKM‘ye saygım sonsuz, harika oyuncular, İstanbul‘umuzu falan da süper tanıtmışlar da ben bu filmi izledikçe suçlulara karşı bir sempati besliyorum :).

Yani normalde kapkaççı dediğin hamile kadını araba arkasında sürükleyen kapkaççıdır; hırsız dediğin belki memurun bir yıllık maaşının muadili şeyler çalar memurdan; araba hırsızı dediğin adamı borç batağına öyle bir saplar ki mafyasız kurtulmak yıllarını alır; mafya dediğin bildiğin adam öldüren orospu çocuklarıdır falan… Bu filmdeki araba hırsızı son derece profesyonel bir biçimde ve komiğimsi hareketlerle arabaları lüpletiyor; mafya babası Cem Yılmaz olunca ne kadar ciddi oynarsa oynasın adrenalin demek isteyip ardinal deyince ayrı, plazma televizyon aldığını her fırsatta vurgulama amaçlı kro bir zihniyetle “Git plazma izle.” deyince ayrı kopuyoruz. Olmuyor abi, alışık değilim ben eğlenceli hırsızlara.

Yukarıdaki paragrafın son cümlesi külliyen yalan. Hem alışığım, hem de seviyorum ben filmlerdeki eğlenceli ve komik ve aptal suçluları. Red Kit‘ten tut Evde Tek Başına‘ya, Ocean’s 11 ve 12 ve 13 filmlerine dayanan süpersonik bir komik & eğlenceli & aptal suçlu arşivim var beynimde. Bu yüzden yukarıdaki paragrafı geri almam gerekmese de iddiamı geri alıyorum: Filmlerdeki komik & eğlenceli & aptal suçluları gerçek hayattaki suçlulardan ayrı bir dünyada düşünmemiz lazım.

Film süper bu arada, onu demeyi unuttum. Dediğim gibi BKM oyuncularının (ve bu filmde ona katılanların) hepsi çok güzel, film müzikleri ayrıca tavsiye edilesi, hikaye ise biraz “Abi elin adamı Ocean’s 11 yapıyo’ biz de yapak?” gibi dursa da elin adamının filmiyle alakası yok, taklit falan da değil ve korkunç komik. Zaten BKM’nin herhangi bir yapımına komik demeyenin alnınıgarışlarım.

1 Yorum

Sodyum Asetat tecrübem

Sodyum Asetat tecrübem

[gom id=”DPjDO7IlXKI”]

Bu olay süper bir olay, öncelikle onu belirteyim. Ama en ufak hatanızda mutfağı, ikinci bir hatanızda ise sizi yakabilir. Beni yaktı en azından.

Sıcak buz diye dalga geçilebilen bu bileşiğin (CH3COONa) bir örneğini yukarıdaki videoda görebilirsiniz. Diğer örneği de şu son zamanlarda duymuş olabileceğiniz sihirli ısıtıcılar diyebiliriz. Bu sihirli ısıtıcılar sayesinde tek çıtlatmayla on beş saniyede 55 dereceye varan bir sıcaklığa sahip bir şeyimiz oluyor. Anlatayım.

Şöyle işliyor: Suda çözünen sodyum asetat ufak bir aktivasyon enerjisiyle, yani ufacık bir ısı yükselmesiyle katılaşıyor ve tepkime ekzotermik bir tepkime olduğu için ısı veriyor. Bu ısı enerjisi, sihirli ısıtıcıların 55 dereceye varan bir sıcaklığı 1 saate yakın bir süre boyunca (azalarak) vermesini sağlıyor.

Bendeki sihirli ısıtıcı şuydu:

[gom id=”CnH3w_B3vgo”]

Evet, tahmin edebileceğiniz gibi bir Sevgililer Günü hediyesiydi :). Vereceğim kişiye veremeyince ben kullanmaya devam ettim – zaten cillop gibi alet, atsa mıydım?

Neyse efendim, sihirli ısıtıcı da şöyle işliyor: İçindeki ufak metal parçasını çıtlatmamız (Biraz bükümlü bir yapıya sahip olduğu için metal iki taraflı olarak çıtlatılabiliyor.), bahsettiğim aktivasyon enerjisini açığa çıkarıyor ve on beş saniye içerisinde bütün jel yarı katı hale geçip 55 dereceye yakın bir sıcaklığa ulaşıyor. Elinizle tuttuğunuzda biraz yakıyor haliyle, ama korkunç bir sıcaklık değil; tam kıvamında ısınmış bir kalorifer gibi oluyor. Yarım saat ile kırk beş dakika boyunca içinde tepkimeler gerçekleşen bu ısıtıcı daha sonra tamamen katılaşıyor ve soğumaya başlıyor. Bir saat kadar şahane bir işlevi var yani. İşlevi kalmayınca da tekrardan sıvılaştırmak ve sonradan aynı prosedürü takip edip tekrar kullanabilmek için bu ısıtıcıyı kaynatmanız gerekiyor – 15 dakikadan uzun süre kaynatmanız gerekiyor, eğer ocakta unutursanız bu yazının iki paragraf sonrasını yaşarsınız. Kaynadıktan sonra da kaynattığınız suyun içinde soğumaya bırakıyorsunuz, soğuduğunda ise eski haline dönmüş oluyor.

Peki ben n’aptım da yandım? Anlatayım.

Organize İşler‘i izlemeye başlamıştım, arada da daha önceden kullandığım için katılaşan sihirli ısıtıcımı bir tencerenin ve tenceredeki suyun içine koyup kaynatmaya başladım. Filme daldım, sonra burnuma gelen turşumsu bir koku kafama dank diye çarpınca içeri koşup resmen yoğun bir sis kıvamına gelen dumanı gördüm. Hemen ocağın altını kapatıp önüme gelen kapı-pencere ne varsa açtım. Daha sonra hala duman çıkarmaya devam eden tencerenin içine bir bardak su dökme gafletinde bulundum.

O andan sonra beni birkaç saniye boyunca Allah korudu diyebilirim. Feci bir patlama sesiyle elimin muhtelif yerlerine ve tencerenin (bana göre) sağ tarafına sıçradı bütün şeyler. Hayatımdan üç dört yıl gidedursun, o patlamanın ocağın (bana göre) sağına değil de benim yüzüme doğru patlamamasını hala bir mucize olarak nitelendiriyorum. Dumandan benim de, babaannemin de etkilenmemesi ise Allah’ın bir başka hikmeti olsa gerek.

Yalnız şunu söyleyeyim, yanlış anlamadıysam (Kimya mühendisi adayı Buket‘e falan da sordum çünkü, anlattı.) bu olayın sodyum asetatla bir ilgisi yok, sihirli ısıtıcıda jelin içerisinde bulunduğu plastik ambalaj sebep oldu sanırım patlamaya. Aynı şekilde elimdeki yanmalara da sebep olan şey bu tuz değil (Evet, bunun bir tuz olduğunu söylemeyi unuttum: Asetik asit ile sodyum karbonatın tepkimesi sonucunda oluşur bu tuz.), yanmaların sebebi yalnızca elime gelen maddenin (Madde diyorum çünkü plastikle sodyum asetatın karışımı gibi sanırım.) korkunç bir sıcaklıkta olması.

Sonuç olarak, tek cümlede tek mesaj vermem gerekirse şunu derim: Bu sihirli ısıtıcılar şahane şeyler ama aman diyeyim ocakta unutmayın.

30 Yorum

Perfume: The Story of a Murderer (2006)

Perfume: The Story of a Murderer (2006)

Abi ben hayatımda bir şeytanı bu kadar iyi oynayan bir oyuncu daha görmedim. Nokta.

Önce oyunculardan başlamak istiyorum. Oyuncuların çoğu hiç tanınmamış kişiler. Yani bi’ Dustin Hoffman var (Rainman‘deki Raymond en tanınmış rolüdür sanırım.), bir de Alan Rickman var (Bu amcanın en tanınmış rolü de Harry Potter filmlerindeki Snape rolü olmalı.), o kadar. Gerisi tanınmamış oyuncular. Başroldeki şeytanın gerçek ismi Ben Whishaw örneğin.

Film, I Am Legend gibi bir kitabın filme uyarlaması. Dolayısıyla hikaye muhteşem. Önyargılı konuşup “Kitaptan uyarlama filmlerin hepsinin hikayesi harika ötesidir.” dediğimi düşünüyorsanız haklısınız; çünkü bir kitabın film olması, o kitabın film olacak kadar iyi olduğunu gösterir. Kitap iyi olursa hikayesi de haliyle iyi olacaktır. İstisna gösterene de saygı duyarım çünkü son derece desteksiz bir önyargı benimkisi.

Filmde olağandışı bir koklama yeteneği bulunan bir insanın doğumundan intiharına kadar olan yaşamının tümü anlatılıyor. Doğumundan hemen sonra bile etrafı koklamaya başlayan Jean-Baptiste Grenouille, büyüdükçe iyice psikopatlaşır, kokladığı her şeyi kafasında tutar da tutar.

İçine kapanık bir çocukluk geçirdikten sonra tabakhaneye kölemsi bir işçi olarak satılır Jean-Baptiste. Jean-Baptiste‘i satan kadın dönüş yolunda öldürülür. Aynı şekilde Jean-Baptiste‘i Giuseppe Baldini‘ye satan adam da öldürülüverir. Daha sonra Jean-Baptiste‘in hayat akışını değiştiren üçüncü kişi olan Baldini de ölür. Böyle de manyak bir lanet söz konusu. Filmin en sevdiğim özelliklerinden biriydi bu.

Jean-Baptiste‘in tek amacı, her şeyin kokusundan parfüm yapabilmektir. Buna, yanlışlıkla öldürdükten sonra kokusunu kaybeden bir kadın sebep olmuştur.

Çok bölük pörçük anlattığımın farkındayım, kafam çok bulanık, hemen uyumam lazım aslında.

Film güzel. Filmdeki tüm kadınlar güzel – en azından öldürülenlerin hepsi güzel. Film müzikleri güzel değil, harika. Oyuncular şahane. Daha ne lan, koşun izleyin yani.

5 Yorum

Superbad (2007)

Superbad (2007)

Şimdi şöyle bir olay var: The 40 Year Old Virgin‘in yazarı Judd Apatow, Knocked Up‘ı da yazmıştı. İki filmde de Seth Rogen farkı rollerde oynamıştı. Bu sefer de Superbad‘de başka bir rolde oynayan Seth Rogen, aynı zamanda filmin iki yazarından biri. Bir de Knocked Up‘taki bir başka oyuncu olan Bill Hader, Seth Rogen‘ın rol arkadaşı.

Yalnız bu bahsettiğim iki kişi, posterde gördüğünüz iki çocuk değil. Filmin yardımcı rollerindeki iki polis. Bu iki çocuğun şişman olanı Seth karakterini Jonah Hill canlandırıyor. Jonah Hill de Seth Rogen gibi üç filmde de oynadı, ama diğer iki filmde ufak figüran rolleri vardı sadece. Sağdaki muhteşem insan Michael Cera‘yı da (Evan) Arrested Development dizisinden tanıyoruz – zaten muhteşemliği de hem dizideki, hem de filmdeki doğallığına rağmen yarıcılığından dolayı geliyor. Adam rol yapmıyor gibi lan!

Bir de bahsetmek istediğim iki karakter daha var: Martha MacIsaac ve Emma Stone. Martha MacIsaac kadar şirin, tatlı bir bayan oyuncu daha görmedim fakat kızın 1984 doğumlu olduğunu duyunca çok şaşırdım. Emma Stone ise soyadını tam anlamıyla yaşıyor: Kız daş gibi, daş. Bu han’fendinin Martha MacIsaac‘ten daha büyük gözükmesine rağmen ondan 4 yaş küçük, bendense sadece 19 gün büyük olması ise beni daha büyük bir hayrete düşürdü.

Karakterleri tanıdık (Ne gerek vardı ki?), filme gelelim: Film, aşırı bağlantılı olduğu diğer iki film olan The 40 Year Old Virgin ve Knocked Up kadar başarılı, onlar kadar komik. Öyle ki, 5-10 dakikadır düşünmeme rağmen üç film arasında bir sıralama yapamadım.

(Ara not: Yazının bundan sonraki kısmı yüzünden filme gitmenize gerek kalmayabilir. Filmi, önceden bildiklerinizle seyretmek istiyorsanız yazının geri kalanını okumamanızı tavsiye ederim.)

Filmin konusu, filme biraz önyargıyla yaklaşmanıza sebep olabilir: Lise bitmeden sevişme ihtiyacı yüzünden taklalar atan gençler. American Pie‘ın ilk filminin de konusu bu olduğu için sadece filmin konusunu duyan “Amaaan, American Pie kopyası bu, ne gerek var?” diyebilir. Veya bu tarz filmleri komik bulmayan kişiler filmi izlemek istemeyebilir. Ama inanın filmin büyük bölümünde cinselliğin esamesi okunmuyor. Okunduğunda da fena okunuyor gerçi ama olsun. Şöyle bir örnek vereyim mesela: Şişmanın çük çizme hastalığı sahneleri ve bir markette baktıkları pornografik derginin kapağındaki üstü çıplak kız haricinde cinsel organ gözükmüyor. Ha, konuşuluyor mu, konuşuluyor tabii.

Gelelim benim konuşmayı en çok sevdiğim ama hakkında konuşmayı en az becerebildiğim bölüme: senaryo. Efendim, filmin konusunu anlattım ama senaryo, filmin konusunun Lise bitmeden sevişme ihtiyacı bölümünden ziyade atılan taklalar üzerine kurulu. Bahsettiğim taklalar da genellikle bu lise bitmeden sevişme amacından uzak taklalar ama dolaylı yoldan bu amaca hizmet ediyorlar. Örnek vermem gerekirse, filmin büyük kısmı, hatta neredeyse tamamı, bu iki çocuğun, o iki kızın kendilerinden istedikleri içkileri almaya çalışmalarının maceralarıyla geçiyor. Tabii amaç belli: kızları sarhoş edip yatağa atmak. Bunu, şişmanın bir cümlesi daha iyi açıklıyor:

Kızlar bazen “Öf ya, dün gece o kadar sarhoştum ki, o adamla sevişmemeliydim!” der ya; işte biz o hata olabiliriz!

Bunu çok güzel bir olaymış gibi söylediğinde daha komik oluyor tabii.

Filmde üçüncü bir adam daha var: Fogell (Christopher Mintz-Plasse). Son zamanlarda gördüğüm en komik çocuk. Benden altı-yedi ay küçük (20 Haziran 1989) olmasına rağmen ortaokul çocuklarına daha çok benziyor. Bu adamın da Michael Cera kadar doğal bir oyunculuğu var, çok güldürüyor. Biraz ifadesiz bir yüzü ve rol yapamaz gibi görünen bir yapısı olmasına karşın filmin en iyi oyuncularından biri. Şişmandan daha iyi oynuyor en azından. Şişmanı sevmedim ben.

Seth Rogen ve Bill Hader‘a döneyim. Adamlar filmin bir yerinde iki salak polis olarak giriyorlar ve filmin geri kalanında hikayeyi ikiye bölüyorlar: Bir sahnede şişman ve arkadaşı acayip acayip maceralar yaşarken diğer sahnede bu iki polis ve Fogell çok daha acayip maceralar yaşıyorlar. Bu cümlemden de anlıyoruz ki yazı uzadıkça benim anlatımım boka sarıyor.

Fazla uzatmayayım: Bulun, izleyin. Hatta The 40 Year Old Virgin‘le Knocked Up‘ı da izlemediyseniz onları da bulun, izleyin.

Bu arada ilk paragrafı niye ilk paragraf yapmışım ki lan?

6 Yorum

I Am Legend (2007)


I Am Legend (2007)

Bu film hakkında çok karmaşık hisler besliyorum. Bu yazımda da bu hislerimi yazacağım. Eğer filmi izlemediyseniz yazıyı okumayın.

En başta hiçbir şey anlamamıştım. Film hakkında fikir sahibi olmaya çalışıyordum. Israrla filmin ne konusunu okudum, ne fragmanını gördüm, ne de başka bir bilgi aldım. Hatta filmin, bir roman uyarlaması olduğunu bile bilmiyordum. Neyse, filmi ilk birkaç dakika boyunca anlayamadım. Daha sonradan geyikler falan çıkmaya başlayınca, adamın rüya veya halisünasyon gördüğünü, sahnenin bir hayal dünyasında geçtiğini falan sandım. Zaten şehir de bomboştu (Sonradan bu şehrin New York olduğunu anladım. Şehrin New York olduğunu şıp diye anlayanlar dans ederek benimle dalga geçebilirler.) ve giderek otlarla falan kaplanıyordu, bu yüzden bu düşüncemi bir süre aklımda tuttum. Sonra olayı kavrayınca çok güldüm kendime.

Bu filmde dikkat edilesi üç muhteşem olay var:

  1. Will Smith‘in harika oyunculuğu, yalnızlık hissini ne kadar iyi verdiği,
  2. Hikayenin tutarlılık açısından ne kadar başarılı ve karmaşıklık açısından ne kadar şaşırtıcı olduğu,
  3. Yönetmenin “Oha!” dedirtecek zekası.

Her şeyi bilen ve klişe laflar kullanmayı çok seven bir sinema eleştirmeni gibi konuştuğumun farkındayım, ama özellikle son maddede o yönetmenin zekası klişesini kullanmadan düşüncelerimi anlatamayacaktım. Hayatımda ilk kez ışığın, kamera açılarının filmi ne kadar güzelleştirdiğinin tam anlamıyla farkına vardım. Daha önceki film tanıtımlarımda “Işık süper kullanılmış.” veya “Çekimler adeta büyüleyici açılarla yapılmış.” gibi salak cümleler kurmuşumdur kesin, ama bu sefer ciddiyim arkadaş.

Will Smith‘in oyunculuğunu zaten çok uzun zamandan beri dünya alem beğeniyor, ben de -çok affedersiniz- hastayım adamın oyunculuğuna (Biraz eşcinsel bir cümle oldu bu sanırım.). Bu filmde Will Smith, izlediğim diğer filmlerindekinden (Wild Wild West, MIB, efendime söyleyeyim I, Robot falan) farklı olarak maceracı ve komik bir adam rolüne bürünmemiş. Üç yıldır yalnız yaşayan, hafiften kafayı sıyırmaya başlamış bir askeri canlandırmış; o kadar iyi canlandırmış ki yüzünün her noktasında rolünün gerektirdiği duyguları yansıtmayı başarmış. Allah’ım gene klişe kullandım!

Yalnız filmin üç de boktan olayı var:

  1. Şu rüyada geçmişi anlatma olayı çok gıcık ediyor beni. Kitapta yer alıp almadığını bilmiyorum ama artık Hollywood filmlerinde adam gibi düşüncelerini bize anlatan, karakterin dış sesini istiyorum. Geçmişte yaşadıklarını günlük yazarak veya rüya görerek değil de, “Üç yıl önce böyle böyle oldu, çok fenaydı lan o günler.” diye anlatan karakterler istiyorum.
  2. Film zart diye bitiyor. Sanırım filmi izleyen herkes bu konuda hemfikir. Yani adam ölmeye yakınken filmin sonlara doğru yaklaşıp yaklaşmadığına baktım, “Lan böyle mi bitecek?” dedim. Dışımdan dedim. Valla.
  3. Filmde (ve kitapta) bir Hollywood klasiği olan “Bütün olaylar ABD‘de geçer ve Amerikan kahraman bütün dünyayı kurtarır.” konusu işlenmiş. Gerçi Dünyayı Kurtaran Adam » kahraman bir Türk » Yeşilçam filmi gibi I Am Legend » Amerikan » Hollywood filmi mantığı da yadırganmaması gereken bir olay ama aynı konuda otuz sekiz trilyon film yapılması, insanı ister istemez rahatsız ediyor biraz.

Her şeye rağmen film şahane. Sırf Will Smith‘in oyunculuğu için gidilesi bir film olmuş. İzleyin. İzleyin dedim.

12 Yorum