"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a2

Bir Kelime Bir İşlem’de 250.000 lira ödül verildi!

Bir Kelime Bir İşlem

Kutu açtırarak, yemek yiyip kavga ederek, örümcek yiyerek ve benzeri saçmalıklarla uğraşarak büyük paralar veren yarışmalara karşı; bilgiye dayalı yarışmaların çok çok az para verdiğinden yakınıp duruyordum. (“Maliyetsiz Yarışma: Kelime Oyunu” başlıklı yazımda da bunu belirtmiştim.) Çok şükür, bu umutsuzluğu yok edecek bir gelişme yaşandı az önce.

Az önce, 26 yıldır yayımlanan Bir Kelime Bir İşlem yarışmasında devrim niteliğinde bir gelişme yaşandı ve geçmiş 3 ayın birincileri arasında yapılan yarışma sonucunda birinci olan adam TAM 250.000TL KAZANDI. Önceki iki yarışmasıyla toplamda 280.000TL kazanmış.

Umuyorum ki bu harika gelişmeden sonra bilgiye dayalı yarışmaların sayısı artacak ve var olan yarışmalar da (Kelime Oyunu gibi) daha fazla ödül verecek. Kim 500 Milyar İster tarzı yarışmaları da özlemiştim zaten, inşallah çok güzel yarışmalar ortaya çıkar :).

TRT‘ye de, bu yarışmayı bize yıllardır aksatmadan sunduğu için ayrıca teşekkür ediyorum.

(Blog yazmanın güzelliği de burada işte, yarım saat önce olmuş bir olayı anında yorumlayıp yayımlayabiliyorsun :). Halbuki klasik yazılı basında en yakın bildirim, yarın sabah olacak.)

5 Yorum

Sevilmemek üzerine

Çiçek aldığım ilk kızdı. Hoşlandığım ilk kız değildi, çıkacağım ilk kız da değildi. Aslında güzel de değildi, akıllı da değildi, yalnızca çok iyiydi. Hayatımda ondan saf, ondan temiz birini tanımadığımı düşünüyordum. Kendisine, aylardır sınırlarında yaşadığımız arkadaşlığın ötesinde bir şeyler teklif etmek üzere okulunun yolunu tuttum. Özellikle son haftalar öylesine güzel geçmişti ki, benim gibi bir ayının aklına çiçek almayı getirmişti kız. Çantamda gül, aklımda türlü türlü fikir, içimde heyecan… Okulun yolunu tuttum.

Ve o da beni reddetti.

Birçok kez oldu bu. Olmaya da devam edecek, belli… Ben reddedilmekten korkmadan duygularımı açıklayınca karşımdaki panikleyecek veya o da benim gibi “bahtsız” olsa bile gururu okşanacak, egosu kabaracak ve reddetmeyi zaferden sayacak. Bir sonrakinde ise reddedilmekten korkacağım ve bu sefer de aylar boyu sürecek ızdırap döneminin ardından, yani kaybedecek bir şeyim kalmadığında, yine açılacağım ve yine Osmanlı tokadı gibi bir red daha yiyeceğim suratıma.

Bunu iyi bir şey olarak da yorumlayabilirim: Artık daha dayanıklıyım bu durumlara. Kalbin taşlaşması, ruhun çürümesi olarak da görebiliriz belki ama durumumdan şimdilik şikayetim yok. Yalnızca çok üzgünüm. Daha da kötüsü, hayatıma devam etmem gerekiyor.

Bir de, artık umudum azalıyor. “Öyle deme be! Gençsin, geçer gider bunlar.” derseniz haklısınız ama o beylik laflar, durumumu etkilemiyor. Sevilmeyen, sevilemeyen bir insan olduğum düşüncesi artık hep aklımda; belki bir yıldır bir köşede duruyor ve arada sırada selam verip deliğine kaçıveriyor. Benim gibi, gerçekçiliği şiar edinmiş bir kişiye böylesine dram dolu satırlar yazdırıyor. Güçlü biri olmama rağmen güçsüz hissettiriyor, önemsiz hissettiriyor.

Ve her geçen gün, bu dünyanın gerçekliğine inancım azalıyor. Bazen “Bu dünya diye bildiğim aslında cehennem ve bu yaşanmaz yerde ben yalnızca cezamı çekiyorum. Her şey bittiğinde, tüm günahlarım affedildiğinde öleceğim.” diyorum. Dolayısıyla bu dünyayı güzelleştirme hevesim de giderek azalıyor.

Ve bütün bunları düşünmemin sebebinin, vaktiyle sevdiğim kızlar olması da çok gülünç. Utanç verici. Aşağılayıcı bir durum bu. Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben küçük düşüyorum. Ufak bir azınlık bu yazıya endişelenecek ama kalan çoğunluk benim ilgi çekmeye çalıştığımı düşünecek.

Yorumlar kapalı

Barda (2007)

Barda (2007)

Türkiye‘de inanılmaz iyi oyuncuların olduğunu, harika filmlerin yapılabileceğini son derece rahatsız bir hikayeyle ortaya koyan bir film bu. Başka sözüm yok.

Yok yok, var. Şu “rahatsızlık” konusunu açacağım. Film cidden rahatsızlık veriyor. Şaka yapmıyorum. İzleyenler ne demek istediğimi çoktan anlamıştır. Gazetelerin -klişeleşmiş- üçüncü sayfa haberlerinde görebileceğimiz, ülke gündemi boşsa birinci sayfaya bile girebilecek, hatta manşet olacak haberlerden birini çekmişler. Ve o kadar iyi çekmişler ki, bundan sonra gazetelerde bu tarz haberleri okuduğumda gözümde çok daha gerçekçi sahneler canlanacak. İddia ediyorum, bu filmi izleyen herkese aynı duyarlılık kazınıyordur.

Ne hikayede, ne karakterlerde, ne senaryonun genelinde, ne de filmin herhangi bir yerinde yapmacıklıktan eser yok. Neredeyse tamamı benim bulunduğum yaş grubundaki, yani genç oyunculardan oluşan kadronun aşağı yukarı tamamı tecrübeli, ödüllü oyunculardan daha iyi oynamış gibiler. Benim yaşlarımdaki karakterlerin hiçbirinde “Lan benim neslim böyle mi konuşuyor?” demedim ki bu, filmin gerçekçiliği benim gözümde en çok artıran etmendir. Psikopat magandaları oynayanlardan her biri de büründüğü karakterin zehrini öylesine iyi yansıtmışlar ki, hayatımda izlediğim diğer filmlerden hiçbirinde hissetmediğim bir nefret oluştu o kötü karakterlere karşı.

Küfür kullanımında hiç çekinmemiş olmaları muhtemelen filmin yayımlandığı dönemde “Ay etkileyici olsun diye çok küfür kullanmışlar şekerim, kulaklarım kirlendi.” türü burjuva yorumlara sebep olmuştur fakat ben filmin hiçbir yerinde “Buraya bu küfrü gereksiz koymuşlar.” demedim.

Bu paragrafı tartışalım: En etkileyici replik olarak saydığım ufak monolog da, maganda ekibinin elebaşı Selim‘den (Nejat İşler) geldi:

Ben bu bara niye gecenin köründe geliyorum? Ha? Çünkü başka zaman gelsem, kapıdaki hıyar beni içeri almaz da ondan. Neden almaz? Şeklimi beğenmez almaz, hareketlerimi beğenmez almaz, konuşmamı beğenmez almaz… “Egzozcu bu.” der, siktiri çeker. Farzımisal içeri girdik diyelim; o zaman ne olacak? Sizin yaptığınız gibi, sizin baktığınız gibi, benden öküz öküzler bana dik dik bakar! “Bu hayvan da nereden çıktı? Ne güzel eğleniyorduk. Ne güzel dalgamıza bakıyorduk. Ne güzel oturuyorduk!” demezler mi? Derler.

Canlandırılan türdeki şehir magandalarına karşı hiçbir iyi his beslemiyor olsam da, insanları gözleriyle yargılayan tiplerden de aynı derecede tiksindiğim için bu monoloğu çok beğendim. Yazınca pek etkili gözükmüyor; filmde izlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Başta da dediğim gibi: İnsanın aşk damarını delicesine attırmaya çalışmayan, izleyeni illa ağlatmaya veya illa güldürmeye programlanmamış ama yine de izlendikten sonra faltaşı gibi açık gözlerle ve karman çorman olmuş bir kafayla bir süre yerinden oynattırmayacak kadar etkileyen eserlerin Türkiye‘de de çekilebildiğinin kanıtıdır bu film. İzlemediyseniz, izlemediğiniz her dakikanın büyük birer kayıp olduğunu aklınızda bulundurun.

7 Yorum

Devrim Arabaları (2008)

Devrim Arabaları

Vatanseverlik duygumuzu kabartan ve vatanımızda ne kadar yanlış şeyler yapıldığını da ayrıca anlatan, film tadında bir belgesel veya belgesel yoğunluğunda bir filmdi bu izlediğim Devrim Arabaları. Gururu ve ezikliği aynı anda yaşatıyor.

Filmin size hissettirdiği türlü duygular haricinde bir sürü güzel tarafı da var. Örneğin çok iyi bir oyuncu kadrosu ve başarılı bir yönetmenlik var. Senaryo gerçek olduğu için yeterince etkileyici ama hikayeleştirilmesi biraz zayıf olmuş; olsun. Birkaç yapmacık replik haricinde kötü bir his yaratmıyor bünyede. Bir de özellikle mi seçmişler bilmiyorum ama filmde son derece soluk, mat bir renk düzeni vardı ki filmdeki depresif havayı çok güzel yaratmıştı.

Repliklerin bazıları yapmacık dediysem tamamen kötü değil. Hatta çok başarılı replikler var. İşte bir örneği:

– Ben hala anlamıyorum. Alt tarafı benzini bittiği için otomobil durdu, o da sadece 5 dakikalığına! Neticede Cemal Paşa bizim yaptığımız diğer otomobile binip gitmedi mi? Gitti! Neden meseleye böyle bakılmıyor?

– Gazeteleri görmedin mi oğlum? Kayıtlara böyle geçti artık. Bundan 50 yıl sonra Devrim arabası denildiği zaman herkes “Haa, o yürümeyen otomobil mi?” diyecek.

Devrim‘in hikayesini önceden bilmediğim için, daha doğrusu kulaktan dolma bilgilerle yetindiğim için, bu replikleri duyduğumda fena sarsıldım. Gerçekten de konuşmada geçtiği gibi bir durum var; bu ülkede Devrim marka araba dendiğinde hep o arabanın daha ilk turda yolda kaldığı ve bu yüzden seri üretime geçmediği anlatılır. Ben de böyle biliyordum. Meğer Cemal Gürsel yapılan ikinci arabaya binip devam etmiş yola. Özeleştiriyi abartıp özhakaret boyutuna vardırıyoruz ya, bu hikayeyi de “Haa, o yürümeyen otomobil mi?” diye anlatmamız da normal karşılanmalı.

Sonuç olarak şunları diyeyim: Eğer tarihi doğru, en azından daha doğru anlamak istiyorsak bu tür fırsatları değerlendirmeliyiz. Bu film de elbette siyasi görüşlerle yorumlanacaktır (çünkü yakın tarihimizi anlatıyor) ama “cehennemde birbirlerini kazana geri çeken Türkler” fıkrasında olduğu gibi birbirimizi -siyasi olarak- çekiştirmeyi bırakıp, resme biraz daha uzaktan bakıp ülkenin menfaatleri için beraber düşünebilsek… Neler diyorum ben, böyle düşünebilseydik bu filmdeki gibi bir hikayemiz bile olmayacaktı! Bir de, en başta bahsettiğim “gururu ve ezikliği aynı anda hissetmek”ten ne kast ettiğimi anlamak için filmi izleyiniz. Mümkünse benim yaptığım eşekliği yapmadan, filmin orijinal bir kopyasını satın alarak izleyiniz.

5 Yorum

Mustafa (2008)

Mustafa (2008)

Bu film hakkında çok acayip tartışmalar döndü. Kimi “Atatürk‘ü yeterince tanıtamadı.” dedi, kimi “Atatürk‘ü çok çirkin tanıtmışlar.” dedi, kimi “Atatürk‘ü çok güzel tanıtmışlar.” dedi… İzlediğimde gördüm ki, Can Dündar bu belgeseli yaparken aynen böyle tartışmalar çıksın istemiş sanırım.

Filme laf yok, film çok güzel… genel olarak. Atatürk‘ü çok iyi tanıtmış bence… genel olarak. Filmin tamamına yakınında gurur duydum Atam ile. Ama filmin bi’ 15-20 dakikası hakikaten öfkelendirdi beni. O kısım da, devrimleri gerçekleştirirken İslam karşıtlığını fazla kaçırmış, bir de üstüne diktatörlük damarı kabarmış bir Atatürk portresinin çizildiği 15-20 dakikalık kısım. Ve özellikle dikkat ettim, filmin her köşesinde takdir edilesi, alkışlanası bir belge (yazı, resim, ses, video vb.) kullanımı varken bu bahsettiğim kısımlarda genel devrim resimlerinin yanında Can Dündar‘ın sesinden başka bir şey yoktu.

Filmin ilk saatinde, Atatürk‘ün gençlik yıllarındaki eğlence ve içki düşkünlüğüne arada bir-iki atıfla, Atatürk‘ün tüm gençlik yaşamı belgeleriyle anlatılıyor. Sigara dışındaki zaaflarının da olduğunu fark etmek beni ondan koparmadı, aksine, şu yazıyı yazarken içinde bulunduğum gençlik yıllarımla karşılaştırdığımda Atatürk‘e kendimi daha yakın hissettim. Belki filmi çocuklara izletmek, çocuklarda “İçki kötüdür, o zaman Atatürk kötü şeyler yapmıştır.” izlenimi uyandırmış olabilir veya uyandırabilir ama bir çocuk gibi düşündüğümde, filmde de anlatılan koca bir ülkenin yeniden inşasıyla içtiği birkaç şişe rakıyı karşılaştırdığımda Atatürk‘e olan sevgimle saygım yine azalmıyor. Özetle, Atatürk‘ün içkiye, eğlenceye düşkünlüğü doğal olarak karşılandığı sürece (ki zaten art niyeti asıl bunları doğal olarak karşılamayanda aramalıyız) bu bölümlerin Atatürk‘e zarar vermeyeceğini, bize gurur vereceğini düşünebiliriz. En azından ben öyle düşünüyorum.

Neyse, sonraki 15 dakikalık kısım daha da gaza getirici: askerliği. Burada bu bölümlerin kısaca geçilmesi de eleştirilebilir ve bence de eleştirilmelidir. Tamam, bu belgesel Atatürk‘ün devrimleri yerine onun insan yanı üzerine kurulu ama sen Çanakkale Savaşı’nı 15 saniyede geçiştirirsen millet de haklı olarak sende art niyet arar, di’ mi Can?

Sonrasında ise korkunç bölüm geliyor. Bu bölüm, sonlara doğru başlayan “Atatürk‘ün giderek yalnızlaşması ve hastalanması” bölümüyle azıcık harmanlanarak verilmeye çalışmış ama o belgeli övgülerin yanında o belgesiz yergiler öylesine sırıtmış ki, film çıktıktan sonra aylarca filmin tartışma konusu haline gelmesine artık şaşırmıyorum. Şöyle bir cümle var, eğitim devrimi hakkında: “Medreselere kilit vuruldu. Eğitim laikleştirildi. Çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı işte.” Veya ne bileyim, sanki bir zorunluluk değil de tamamen kendi egoizminin eseriymiş gibi heykellerinin dikilmesi anlatılıyor. Monarşiye, otokrasiye alışmış bir topluma sen anında demokrasi getirirsen olmaz ki? Elbette ilk başta tek adam rejimi gerekiyordu. Film insana öyle duygular yüklüyor ki, ister istemez bugünün koşullarıyla o günlerdeki otokrasiyi sorguluyor insan. Ama biraz daha sorgulamayı başarınca zaten o günlerin neler gerektirdiğini anlamak için zeki olmaya gerek yok.

Bazı bölümlerde kullanılan cümlelerle öyle bir hava yaratılmış ki, sanki Araplar Hz. Muhammed‘in mezarını yok etmeye kalktığında elçi gönderip “O mezarı yok ederseniz orduyu toplar gelirim!” diyen Atatürk değilmiş de, Atatürk aslında tam bir İslam düşmanıymış. Sanki Atatürk devrimini, halkın yozlaşan İslami düşüncelerden kurtarmak için değil de, İslam‘dan komple koparmak için yapmış.

Bir de arkada korku filmlerininkine benzer bir fon müziğiyle Atatürk‘ün ne kadar büyük bir diktatör rejimi kurduğunu anlatan bir Avrupa gazetesini alıntılıyordu ki, o an Can Dündar‘ı cidden bir Atatürk düşmanı sandım. Sanıyorum belgeselin en abartılı bölümü oydu.

Son bölümde ise, biraz önce bahsettiğim gibi, Atatürk‘ün yalnızlaşmasını konu almış Can Dündar. Burada anlattıkları doğru olmalı. Gerçekten ölümcül hatalar yapmış ve sonucunda beraber devrim yaptığı arkadaşlarını kaybetmiş. Çok yazık olmuş çünkü Atatürk‘ün ölümünden hemen sonra Atatürk‘ün yapmaya çalıştığı birçok şeyin bozulmaya başlamasını buna bağlayabiliriz. Eğer Atatürk prensiplerini kendi arkadaşları arasında biraz olsun esnetebilmiş olsaydı, belki de o vefat eder etmez kapitalizmin pençesine düşmez, karma ekonomiye devam etme fırsatı bulurduk. Yine de, çok şükür, Atatürk‘ün eseri hala sağlam.

Sonuç olarak; filme yapılan eleştirilerin çoğu haklı eleştiriler. Ama tamamı değil. Film, Sarı Zeybek‘in verdiği hisleri vermiyor belki ama Atatürk‘ün de bir insan olduğunu net bir şekilde hatırlatıyor. Belki Atatürk düşmanı bağnaz İslamcı kesimin eline birkaç koz vermiştir ama Atatürk‘ü tapılacak bir put haline getirenlerin de gözünü açmıştır bence.

8 Yorum

Melih Gökçek oldum!

Evet, bu da oldu :D.

Bugün Solaçek grubu ile güzel bir eylem gerçekleştirdik. Eylem, Melih Gökçek‘e Sevgililer Günü‘nde bir aşk mektubu yazarak kendisini Ankara halkı olarak terk ettiğimizi anlatan ufak bir mizansendi. İlgi gayet iyiydi. Basın da oradaydı, fotoğraflarımı falan çektiler :). Amatörce de olsa gayet başarılı bir eylem yapmış olduk.

Mektubu merak ediyorsanız, şöyle:

Melih,

Biz 15 yıldır zoraki seninle yaşıyoruz. Biz kalbi sola çekenler, sandığa gitmeyerek, bölünerek, karşımıza çıkanları cezalandırırken seni ödüllendirmiş olduk. Senin için bu Sevgililer günü çok zor olacak, biliyoruz; eleştirileri ve ayrılıkları sevmiyorsun ama seni bu yıl bir veda mektubu ile terk ediyoruz.

15 yıldır bize çektirmediğin kalmadı. Bir şekilde Ankara’nın başına geldin ama o günden pişman ettin bizi. Artık seni gördükçe sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Hem artık kalbimiz sola çekiyor.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ HAVAMIZI KİRLETTİN!

Çünkü havamızı zehirledin. Biz doğalgazla ısınmaya çalışırken sen bizden zorla fazla sayaç parası aldın. BOTAŞ’a borç taktın, senin yüzünden doğalgaz zamlandı. Sen de bunu fırsat bilip kömür dağıtmaya başladın. O kalitesiz kömürler yüzünden Ankara’ya kara bir sis çöktü, insanların genzi yandı, nefes alamadılar.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ SUYUMUZU KİRLETTİN!

Çünkü suyumuzu kirlettin. 2007 yazında suyumuz küt diye kesiliverdi. Tüm ülkede kuraklık vardı ama bir tek ülkenin başkenti susuz kaldı. Millet banyo yapamadı, abdest alamadı, dişlerini bile fırçalayamadı. Sen de dalga geçer gibi “Tatile çıkın!” dedin. Kanalizasyonlar koktu, millet kokudan sokağa çıkamaz oldu.

2008’de de getire getire Kızılırmak’ın zehirli suyunu getirdin. Bu zehri ispatlayan her raporu reddettin, bilim adamlarının sözlerine kulak tıkadın. Şimdi o su yüzünden insanlar dişlerini yine fırçalayamıyor. İnşaatlarda çimento tutmuyor, beton dağılıyor. Çamaşır makineleri kireçleniyor, kaloriferler tıkanıyor. Senin yüzünden damacana suyuna mahkum olduk.

Seni terk ediyoruz Melih. Neden mi?

KORO: ÇÜNKÜ KENTİMİZİ KİRLETTİN!

Çünkü başkentimizi karmaşık, eciş bücüş bir şeye çevirdin. 15 yıldır adım atmayı paralı hale getirdin ama yollar hala harap, otobüsler hala antika, caddeler hala bozuk… Ankara’nın başına ilk geldiğinde hazır bitmiş metroyu açtın ama 15 yılda metroya 1 metre ray eklemedin. Kentsel dönüşümü rantsal dönüşüm diye anladın. Eymir Gölü’nün etrafına villa yapacağım diye, tuttun ülkenin en köklü üniversitelerinden biriyle dalaştın. Onu yaptın, bunu ettin, koskoca başkenti kasabadan bozma bir şehre dönüştürdün.

Artık kalbim sola çekiyor Melih, kusura bakma. Ayrılmalıyız. Üst geçitlerini, alt geçitlerini al; Kızılırmak’tan getirdiğin paslı sarı suyunu al; başkentimi bana geri ver Melih!

Sola’Çek

26 Yorum

Juno (2007)

Bu filme niye komedi demişler anlayamadım. Komik olan tarafları da var ama aslında duygusal kişiliklerin gözlerini dolduracak potansiyelde. Valla bak.

Anlatılan hikaye şöyle: Genç bir kız, erkek arkadaşından hamile kalıyor ve diğer hamile kalan çoğu genç kızlardan farklı olarak (ki zaten kızda hafif sinir bozan bir marjinallik var ama acayip hoş bir kız olduğu için önemsememeyi seçiyorsunuz) kürtaj yaptırmak yerine çocuğu olmayan bir aileye vermeyi tercih ediyor.

Bu filmdeki oyuncuların çoğunu tanıdım, acayip hoşuma gitti :). Her tanıdık yüzle karşılaştığımda yüzümde güller açtı adeta.

Ama hikaye acıklı be. Kafa karıştırıcı bir şey. Bende öyle bir etki bıraktı yani. Aslında bunda, komedi beklerken dram izlemenin verdiği dumurun da etkisi var ama yine de sıradan bir film değil, onu bilesiniz :).

Kız (Ellen Page), üç paragraf üstte bahsettiğim gibi, çok şirin bir kız. Filmdeki rolünde söylediği gibi 16 yaşında da değil. Film çekildiği vakit 20, şimdi ise 22 yaşında. Bu durumda kaçlı oluyor? Hayır, 1987 doğumlu.

Çocuk ise (Bu arada genç erkekler olarak bize neden “çocuk” dendiğini anlamam. Popüler kültürün kafasına s…) önceden tanıdığım (Arrested Development ve Superbad) ve pek komik bulduğum Michael Cera. Posterde yer almasına rağmen filmde çok fazla görünmüyor.

Diğer oyuncular arasında yine Arrested Development‘tan tanıdığım Jason Bateman ve birçok yerden tanınan ama benim 13 Going on 30 ve Catch Me If You Can filmlerinden tanıdığım Jennifer Garner var. Bu ikili filmi izleyenler arasında fikir çatışmaları yaratabilir zira film ilerledikçe çiftin ikisine de sempati duyabiliyorsunuz. Ben Jennifer Garner‘ın karakterini haklı buldum.

Neyse, bu film de böyle bir film işte. İyi bir yazı olmadı, içime sinmedi.

2 Yorum

Ben küçükken embesilmişim :) (2. Bölüm)

Bu yazı, bir zamanlar Beyn’de bulunan “Ben Küçükken” adlı kategoriye yazdığım yazılardan kısa olanların birleşimleridir. Kategoriyi sildim, yazıları da birleştirip iki parça halinde (birinci bölüm) yayımlıyorum:

  • Küçüklüğümden çok kısa bir anı hatırlıyorum. Uyanıyorum, annemle babam oturma odasında televizyon izliyor ve ben oraya gidiyorum. Anneme beni uyutmasını söylüyorum, ve ayaklarında sallayarak uyutuyor beni. Bu saçma anı, hatırlayabildiğim en eski anım :D.
  • Küçükken benim bir sevgilim vardı (Şimdi de yok, olaya bak…) (Evet, sitemim yaradana ne var) :D). Merve Çaldır (Hatırlıyorum lan?). Çok güzel bir kızdı :). Böyle birlikte okul müsameresinde (2. sınıf) dans etmiştik falan. Bi’ keresinde de evde fal bakarken falı açtığımda tuttuğum dilek şuydu: Lisede Merve‘yle evlenmek :D. Bi’ de fal açılınca heyecanla annemi arayıp durumu bildirişim, annemin bana “Oğlum lisede evlenilmez ki lan?” deyişi ve benim morarışım var ki sormayın :D. Sonra başka bi çocuk kaptı kızı bi’ de :D. Ömer‘di adı da soyadını hatırlamıyorum.
  • Ben küçükken annem, ablamla beni hep evi terk etmekle korkuturdu! Biz de ödümüz patladığı için siner kalırdık. Bir keresinde çok yaramazlık yapınca gerçekten de çantasını aldı ve evden çıktı. Ablam ve ben yerlerde yuvarlanarak, çığlıklar atarak ağlarken babam geldi. Babama “Babaa, annem evi terk etti babaaa!” diye zırlayarak sümüklerimi bulaştırırken de annem geldi. “Tam gidiyordum buralardan, polis çevirdi.” dedi – “polisin annemi çocuklarını terk etmemeye ikna etmesi” fikri her ne kadar o yaşımda bile mantıklı bir sebep olmasa da o anda inanmamak gibi bir seçeneğim yoktu. (Anne, şimdiden söylüyorum: Eğer bu olay travma etkisi yapar da ileride bir sevgilim benzer bir şekilde beni terk ederse seninle asla konuşmam :).)
  • Bakın bu çok duygusal: Ben küçükken babaannemle dedem (dedem rahmetli oldu) Ankara‘dan bizi ziyarete gelirdi ara sıra. Bir ziyaretlerinde onlar pazara gitmiş, ben de kanepenin üzerinde uyumuştum. Uyandığımda babaannemle dedemi oturmuş, beni izlerken buldum. Ben onlara anlamsız anlamsız bakarken onlar benim arkamdaki, kanepenin üzerindeki bir şeyi gösterdiler. Aldım, bir oyuncak. Ama nasıl güzel bir oyuncak, böyle rengarenk, sıkınca ses çıkaran bir horoz mu ne. Çok sevmiştim, o zaman bu olayın ne kadar duygusal olduğunu fark etmemiş olsam da şimdi hafızamı zorlayıp bu anımı çıkarttığımda yemin ederim gözlerim doldu.
  • Bir yılbaşı akşamı ben, kuzenim Adnan, anneannem ve (sanırım) kuzenim Özgür tombala oynuyorduk. Hep kaybettiğim bir serinin sonunda içeri gidip ağlamıştım.
  • Küçükken ablam, Leyla ablam ve ben birkaç kez radyo tiyatrosu tarzında, teybe doğaçlama gösteriler kaydetmiştik. Keşke bulsam şimdi onları, ehehe. Bir tanesinde ablam büyük adam sesi çıkaramıyorum diye beni rolümden almıştı :D.
  • 1998 Dünya Kupası için bir çıkartma albümü çıkartılmıştı. Babam da nereden bulduysa tomar tomar çıkartma getiriyordu eve. Bi’ 1000 tane getirmiştir yani, o derece. Ama yine de albümü tamamlayamamıştım :(.
  • Ben küçükken bir tane sıpalı battaniyem vardı. Çok severdim ben onu. Nerede o şimdi? Anne? :)
  • Küçükken oturduğumuz evde bir zamanlar büyük oda bana ve ablama aitti (sonra babamlar küçük odayı bize kakaladı, büyük odayı onlar aldı). Biz büyük odadayken ben hep futbol oynardım orada. O kadar büyüktü yani. Yok lan, futbol dediğim şu: Kuzenimle beraber cam tarafını kale yapar, içi polyster dolu şu küçük toplarla da şut çalışırdık.
  • Küçükken ilk izlediğim sinema ya Şeker Portakalı, ya da Görevimiz Tehlike idi, hatırlamıyorum. Ama dur, IMDb‘ye bakabilirim, ehe: Aha buldum (Meu Pé de Laranja Lima, Mission: Impossible), Görevimiz Tehlike imiş :).
  • Önceki maddeye düzeltme: Şeker Portakalı değil, Dev Şeftali (James and the Giant Peach) filmini Görevimiz Tehlike filmiyle karşılaştırmam gerekiyordu. İşin kötüsü bu iki film (Görevimiz Tehlike ve Dev Şeftali) arasında sadece iki hafta var yani hangisine daha önce gittiğimi bilmiyorum. Dev Şeftali filmi Türkiye‘de daha önce gösterime girmiş, o olabilir. (06 Eylül 2012)
  • Eternal Sunshine Of The Spotless Mind‘ı izlerken hatırladım (adamın Huckleberry Hound – Akıllı Bıdık diye oyuncağı mı ne varmış), benim küçükken bir tane Charlie Brown‘um vardı. Annem gittiği bir yabancı ülkeden getirmişti (Singapur olabilir). Çok severdim, ama bir gün başka bir oyuncağımı kırdığı iddiasıyla onu yerden yere vurup polysterlerini dağıtmıştım hep.
  • Ben küçükken bir kitap okumuştum. Kitapta tuz üreten bir el değirmeninden bahsediyordu. Kitabı tam olarak hatırlamıyorum (hiç hatırlamıyorum aslında), ama kitabın sonunda el değirmeni denize düşüyordu, yazar da kitabın sonunda “İşte bu el değirmeni suya düştüğünden deniz suyu böyle tuzludur.” demiş (eşşek herif). Ben de buna inanıp babama anlattım (bilmiyodur diye). Babam böyle olmadığını söyleyince çok kızdım babama, kitaptan örnekler vererek babama deniz suyunun bu tuz üreten el değirmeni yüzünden tuzlu olduğunu kanıtladım. Ehehehehehehe.
  • Anaokulundayken sınıfça “bacak” kelimesini küfür diye biliyorduk. Mesela biri “Hocam İhsan bacağıma vurduuu!” derse sınıfça “Hiii bacak dediii!” adlı kafiyeli sözü koro halinde söylerdik.
  • Ben küçükken ailecek çıktığımız alışverişlerde “Bu sefer ne kadar tutacak?” tahmin yarışmamız vardı. 100 milyon ile 200 milyon arası miktarlarda alışveriş yapardık (o zamana göre bi’ de). Bu akşam Tansaş‘tan babaanneme karpuz alırken yanından geçtiğim promosyon sepetinde gördüğüm Nutella‘lardan bir tane alıp almama konusunda 50 saat düşünmüş buldum kendimi. Kendimi acındırmak istemiyorum ama çok kötü lan. (24 Mayıs 2007)
  • Ben küçükken bugün ateride (ne Atari, ne oyun konsolu, ateri‘ydi benimki) Super Mario‘yu bitirmiştim :). Küçüğüm ya, istediğimi yaparım, bayram ilan etmiştim o günü :D. Hakikaten embesilmişim ama bak şimdi.
8 Yorum

Ben küçükken embesilmişim :) (1. Bölüm)

Bu yazı, bir zamanlar Beyn’de bulunan “Ben Küçükken” adlı kategoriye yazdığım yazılardan kısa olanların birleşimleridir. Kategoriyi sildim, yazıları da birleştirip iki parça halinde (ikinci bölüm) yayımlıyorum:

  • Sünnetimin hediyesi bilgisayarımda Windows 95 yüklüydü, haliyle C: sürücüsünün kök klasöründe de command.com mu ne, vardı bir şeyler işte :). Ben onları gereksiz sanıp sildim mi, bilgisayar çöktü mü, ooh mis! :D Bilgisayar bilgi dağarcığımın temel taşlarındandı o hata :).
  • Yine ilk bilgisayarımda anneme “Annea; Program Files, Program Filesi mi demek?” diye sormuştum. Annem de sanırım beni savuşturmak için evet demişti :D. Gerizekalı ben de madem öyle ben değiştireyim bari diyerek “Program Files” klasörünü “Program Filesi” yapmıştım. İşin garibi, bilgisayarda hiçbir program çalışmadığı için bilgisayar çöktü sanıp bilgisayarcı çağırdığımızda bilgisayarcı format atmıştı. Şerefsiz, sırf para için yapmış bak. İpne.
  • Bi keresinde anneme çok ama çok kızıp evi terkedecektim. Böyle eşyalarımı falan hazırladım bi bavula koydum, ertesi gün gidip teyzemlere yerleşeceğim güya :D:D:D. Neyse efendim, sonra annem şefkat dolu kollarına aldı beni, birbirimizden özür diledik falan bitti olay.
  • Ben küçükken, artık filmlerden mi gördüm n’aptım, annemle babam bana yaptığım kötü bir şey konusunda bağırırken (Sıkı durun…) nereden estiyse ağlamaya başlayıp (Hazır mısınız?) “Sizi ben doğurdum, böyle mi karşılık veriyorsunuz?” demiştim! :D Annemle babam da bağırmayı bırakıp şu anda sizin yaptığınız gibi yarılmaya başladılar, bense rolümü başarıyla sürdürüp ağlamaya devam ettim :D.
  • Oyuncaklarıma yaptıklarım:
    • Power Ranger‘larımdan Mavi Ranger‘ı alçıyla kapladım.
    • McDonald’s‘ın çocuk menüsünden çıkan bir oyuncak arabayı ıslatıp buzluğa koydum.
    • Batman‘in yardımcısı Robin‘in kolunu kopardım ve onu da alçıyla kapladım.
    • Alçılarını çıkardığım Mavi Ranger ve Robin‘imi birleştirme denemesinde bulundum. Çiftleşme değil ulan fesat okuyucu, birleşme. Şöyle ki; Robin‘in diğer kolunu da kopardım, Mavi Ranger‘ın kollarını da kopardım ve kollarını değiştirdim.
    • Modern Lego‘lar olan K’Nex‘lerimi yedim. Evet yaptım bunu. Hepsini değil tabii ama şimdi baktığımda kemirilmiş, kırılmış ve hatta eritilmiş bir sürü K’Nex parçası görüyorum.
    • Oyuncak köpeğimin kulağını, oyuncak ayılarımdan birinin kaşlarını, peluş terliklerimin de gözlerini kopardım.
    • Oyuncak bir kamyonum vardı. Büyümeme rağmen onunla gezmekten bıkmıyordum. Sonunda yeterli büyüklüğe eriştiğimde kamyon kırıldı, ben de rahatladım.
    • Action-Man‘imin ayaklarını da yediğimi hatırlıyorum. Ama tükürdüydüm galiba.
  • Ben küçükken ilk dişimi düşürdüğümde çok sevinmiştim (yanlış hatırlamıyorsam üst kesici dişlerimden biriydi). Babam da ne hikmetse “Ne güzel milli oldun işte.” demişti. Ben de nedense daha çok sevinip nedense okulda herkese milli olduğumu söylemiştim. Tabii kimse o yaşta anlamamıştı ne dediğimi (veya ne anlama gelebildiğini), ama asıl bomba öğretmenime söylediğimde oldu. “Hocam ben milli oldum!” dedikten sonra hocanın suratıma bir beş saniye kadar baktığını hatırlıyorum, sonrasında da müthiş bir tokat yediğimi :D.
  • Küçükken bir keresinde annemi üzdüğümü, onun bana bağırdığını hatırlıyorum. Sonra üzülüp içeri gitmiştim ve (Bundan sonrasını az önce anneme danıştım.) Allah’a aynen şu şekilde dua etmiştim: “Allah’ım, bana n’olur bağırmayan bir anne ver. Bi’ de uzun saçlı olsun.” Evet evet, “Bi’ de uzun saçlı olsun.” :D. Annem benim ardımdan odaya girmişti de ben onu duanın sonunu duyup yarıldığını fark etmiştim :D.
  • ’93 Ekim‘inde annem Hollanda‘ya bir seminere mi ne gitmiş. Döndükten sonra sorulan “Sünnet olacak mısın?” sorularına artık güven içinde “Hayır, Hollanda‘ya gidip Hollanda‘lı bir kızla evleneceğim ben!” demeye başlamışım :D. Nedeni de o zamanlar sünnetten korkmammış.
8 Yorum

Viyana izlenimlerim

Bu yazıya 03 Aralık 2008 tarihinde başladım, her gün birkaç madde daha ekledim ve böyle yayımlıyorum. Yani bir şeyi gördüğüm gün yazıyorum, o yüzden genel değil ayrıntılı bir izlenim yazısı olacak :).

Trafik: Trafik şahane. Ne sıkışıklık var, ne kaza. Sebebi de büyük ihtimalle yayalardan bisikletlere, tramvaylara kadar her aracın kurallara uyuyor olması. Öyle ki, daha ilk günden karşıya geçerken yaya geçidinin dışından geçmek, kırmızı yanarken bırakın geçmeyi, kaldırım yerine yolun kenarında durmak falan rahatsızlık vermeye başladı.

İnsanlar: Milletin parası var gibi, o kadarını kesin olarak bilemem ama neredeyse herkesin suratı asık. Kimse yolda önü haricinde bir yere bakmıyor, herkes nemrut ve hatta dün çok güzel bir örnek yaşadık: Bizim gruptan bir arkadaş, kaldırımda önünden geçen bir köpeği sevmeye kalkınca köpeğin sahibinden Almanca fırça yedi.

Evcil Hayvanlar: Bu arada burada çok fazla köpek ve çok fazla köpek sahibi var.

Hava: Hava ılıman gibi, ama soğuk. Böyle ilk çıktığında üşümüyorsun ama yürüdükçe üşüyorsun. Normalde tam tersi olması gerekmez mi? Yoksa ben ilginçlik bulmuş olayım diye mi abartıyorum? :)

Viyana‘dan döndükten sonraki ek: Yok abi, hava buz gibi. Yüzünü acıtıyor bazen, o derece. Ondan da fena hatta.

Su: Memba lan! Ankara‘dan Viyana‘ya geçince beyin şeyi yaşadım. Bildiğin içme suyu lan! Melih Gökçek‘i buraya göndereceksin, bir daha öyle ekran karşısında gerine gerine musluk suyu içemez valla. Ağlar adamcağız, ağlar.

Yemekler: Buranın şnitzelinden (ki Avusturya‘nın meşhur şnitzeli tavuk veya sığır şnitzelmiş, başka Avrupa ülkelerindeki gibi domuz değilmiş çok şükür) yedim. Beğenmedim. Ama ilginçtir, buradaki dönercilerin dönerleri inanılmaz güzel. İçine ayrı bir sos falan katıyorlar. Sos deyince aklıma geldi:

Mayonez: Mayonez yerine kullanılan başka bir tarz sosla biraz patates kızartması yedim, bayıldım. Bir de buranın peçeteleri çok büyük, ona da değinmiş olayım tek cümleyle.

Sokak Lambaları: Bir sokak lambası var, biz her gün tam altından geçerken her gün istisnasız söndü! Biz de ona “ırkçı lamba” ismini taktık. Hayır bi’ de biz altından geçtikten sonra geri yanıyor, iyice kıl ediyor!

Yaşama Maliyeti: Hayat ucuz gibi, ama parayı orada kazanıyorsan. Şöyle diyeyim, Viyana‘da 1000 avro maaşla çalışan birinin hayat standartları, Ankara‘da 1000 lira maaşla yaşayan birinden daha iyidir büyük ihtimalle. “Herhalde lan, burada 1 avro 2 lira.” diyeceksiniz ama 1 avroyla 1 liranın eşit olduğunu düşünün çünkü Ankara‘da ayda 1000 lira kazanan kişiyle Viyana‘da ayda 1000 avro kazanan kişiyi karşılaştırırken aynı işi yaptığını düşünün, öyle hesaplayın.

Evler: Almanca hocamın dediğini diyeceğim: Evler minicikmiş. Gerçi bizim kaldığımız ev -yurt/pansiyon tipi olduğu için- 10 yatak odalı falandı ama orada 4+1 evlere malikane gözüyle bakıyorlarmış. Çoğu ev 1+1 veya 2+1 falanmış.

Yaş Ortalaması: Millet yaşlı lan! Ankara‘da çık Kızılay‘a, rastladığın 10 kişiden 7’si falan gençtir, değil mi? Orada nereye bakarsan bak (elbette gece kulüpleri hariç) yaşlı var! Tamam, adil olayım, yaşlılar kadar orta yaşlı da var. Ama genç yok! Ha, diyeceksiniz ki “Kızılay‘da çok genç vardır çünkü Kızılay bir meydandır ve yaşlıların gezip tozmakla pek işi olmaz.” Viyana‘da bu olay da acayip; saçlarına ak düşmesine rağmen sırt çantasına koyduğu bir müzikçaların kulaklıklarını takıp ufak ufak ritim tutan bir adam gördüm.

Gece Hayatı: Güzeeeeeeeeeel… :)

————————-

Biraz kısa olduysa özür, benden bu kadar :).

1 Yorum