"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a3

Ner’desin aşkım?

Aşkım, bebeğim, bi’ tanem, hayatım, sevgilim, yavrum, kuzum, tatlım, karıcığım-kocacığım, hanımım-beyim… Hepsi de birbirinden güzel hitap biçimleri, bence.

Ama bir noktadan sonra garip bir durum ortaya çıkıyor: Sevgiline ismiyle hitap etmek, soğukluğun ifade biçimine dönüşüyor. Sevgili sana isminle hitap edince, “Neden ismimi söyledi ki, bir sorun mu var acaba?” diyoruz.

Aslında olmaması gereken bir şey ama aklıma gelen iki çözüm de içime sinmiyor: Ya ilişkinin başından itibaren sevdiceğe (diğer hitaplarla birlikte) isimle hitap etmeyi alışkanlık haline getirmek lazım, ya da bu can sıkıcı durum oluştuktan sonra sevdicekle konuşup kontrollü bir biçimde iki tarafın da karşı tarafa ara sıra ismiyle hitap etmesini sağlamak lazım.

Ne var ki, ikisi de “yapay” çözümler. Doğal bir çözüm aklıma gelmiyor.

Ne var ki, bu “yapaylık” sürekli bir yapaylık olmayacaktır. İki çözümde de bir noktadan sonra çözümün kendisi, doğal bir alışkanlığa dönüşecektir.

Bir ilişkinin en büyük sorunu bu değildir elbette, ama en büyük sorunun (iletişim) ufak, gerçekten çok ufak bir parçasıdır, bence. Sizce?

Yorum Bırak

Bir cüzdan almak bu kadar zor olmamalı

Vay arkadaş, diyorum.

Herhalde 7-8 yaşımdan beri, babamın verdiği bir cüzdanı kullanıyorum. (7-8 yaşlarında cüzdan kullanıyor olmam da ayrı mesele.) Artık derisi tamamen yıprandı, birkaç cebi yırtılmak üzere, çıtçıtından ümidi tamamen kestim… Yani ömrünü doldurdu sayılır. Bu yüzden yeni bir cüzdan arıyorum.

Dün bir alışveriş merkezinin bir mağazasında, cüzdan seçmeye çalıştım. Ben diyeyim 150, siz deyin 200 cüzdan olan birkaç rafın önündeydim. İlk başta zevkliydi, ama sonra işkenceye dönüştü zira aradığım tüm kriterlere uygun bir cüzdan yoktu, birçoğunda istediğim bir ya da iki şey yoktu.

Delirdim. Eminim beni izleyen mağaza görevlileri biraz eğlenmiştir, ama ben delirdim. 1 saate yakın kaldım mağazada ve aşağı yukarı bütün cüzdanları açıp kapadım, içlerine baktım.

Ve sonunda, ağlamaklı bir halde bir şey almadan mağazadan çıktım.

Kriterlerimi daha önce hiç not almamıştım. Buraya yazmak istiyorum ki, ileride bir başka cüzdan yığınına denk gelirsem daha kolay eleme yapabileyim.

Aradığım cüzdan…

  1. Siyah olmalı.
  2. İki ana kanadının içinde en fazla bir tane daha ek kanat olmalı. (Onlara kanat mı deniyor, bilmiyorum. Ben kanat diyorum.)
  3. Mümkünse fermuarlı, olmazsa düğmeli bir bozuk para kesesi olmalı. Ama mutlaka bozuk para kesesi olmalı.
  4. Sadece bir tane banknot cebi olmalı. İki ceplilere gıcığım var.
  5. Dört-beş tane kart cebi olmalı – daha fazla olmamalı!
  6. Mümkünse şeffaf plastikten, olmazsa fileden yapılmış bir bölmesi olmalı.

Bu kadar. Aklıma başka bir şey gelirse yazarım ama maalesef şu 6 kritere uygun bir cüzdan bulabilmiş değilim.

Bulursanız lütfen haber verin.

2 Yorum

Kısa yazılar

Yazdığım en kısa gündem yazılarından biri, hayatımda ilk kez bir mahkeme salonunu görmeme -ve o mahkeme salonunu Recep Tayyip Erdoğan’ın bana göstermesine- sebep olmuştu. Şimdi diyorum ki, en iyisi bu tarz kısa yazılara geri dönmek.

Üzerinde çalıştığım, emek verdiğim uzun ve kapsamlı yazıların çoğu az okunuyor ve görüntüleniyorken, yazmak için belki yarım saat, belki kırk beş dakika ayırdığım bir yazının beni Türkiye’nin en “belalı” blog yazarı yapması hem iyi, hem kötü bir şey.

Zaten Türkiye’deki köşe yazarlarının önemli bir bölümü (Ahmet Altan, Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Ertuğrul Özkök gibi her uçtan birçok yazar) en fazla birkaç cümleden oluşan kısa paragraflar yazmayı tercih ediyor. Önceleri bunu yazarların tembelliğine yorardım ama sonra (Beyn’de gündem yazıları yazmaya başladıktan sonra) gördüm ki kısa paragraflar, kısa cümleler daha kolay sindiriliyor, daha rahat okunuyor. Bunu fark ettikten sonra köşe yazıları ve denemelerin, denemeler ve makalelerin arasındaki farkları da öğrenmiş oldum.

Dolayısıyla bundan sonra gaza gelip bir konudaki her düşüncemi yazmak yerine, o konuda okura en kolay ulaştırabileceğim en vurucu düşüncelerimi paylaşmayı tercih edeceğim.

Örneğin şu Suriyeli teröristler hakkında yazacağım yorumlarda, söylediklerime kanıt olsun diye LiveLeak sitesinden Özgür Suriye Ordusu’ndaki tiplerin beceriksizliklerini gösteren videoları, herifçioğullarının Amerika’dan nasıl açık açık yardım beklediklerini anlatan belgeleri, bizim ordudan nasıl eğitimler aldıklarını açıklayan haberleri paylaşmayacağım. Yapacağım yorumlar içerisinde bunlardan bahsedeceğim ama kanıtlamaya çalışmak yerine okurun bu bilgiye zaten başka yerlerden ulaştığına veya ulaşacağına güvenmek daha doğru olacak sanırım. Belki gerekli yazıların sonuna birer kaynakça eklerim.

Ve bundan sonra, birkaç ay önce söz verdiğim gibi, sık sık gündem hakkında yazmaya çalışacağım.

Bu yazı da uzun oldu, kusura bakmayın.

Yorum Bırak

Ölü toprağını atmak: siyasi yazılara dönüş!

2010’un ekim ayının ortasında, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden gelen telefondan sonra nasıl korktuğumu size tarif edemem. O sıralar bir eğitim için İzmit’te, ailemin evindeydim ve telefonun geldiğini -haliyle- annemle babama da anlatınca, korkunun da mutluluk gibi paylaştıkça arttığını tecrübe ettim.

Gündem ve Siyaset kategorisinde, o güne kadar yazdığım tüm yazıları o gece yayından kaldırdım. Sebebi konusunda kesinlikle yalan söylemeyeceğim: Deli gibi korkuyordum. Hepsini tek tek inceleyip, bazılarını avukat olan ablama da göstererek tekrar yayına aldım. Bazılarında düzenleme ihtiyacı duymadım, bazılarını yumuşatarak düzenledim, bazılarını ise ne kadar korkak biri olduğuma kıza kıza sildim.

2011 yılının bahar aylarında, üzerimdeki bu korku sebebiyle yaklaşan genel seçimlere dair bir yazı yazamama endişesiyle, kendimi epey zorlayarak birkaç yazı yazdım. O zamanlar ilk duruşmama girmiştim ve 15 dakika içerisinde eylül ayına verilen ikinci duruşma tarihi sayesinde korkumu da erteleyebilmiş, biraz daha rahat yazmaya başlamıştım.

Genel seçimlerden sonraysa, korkunun yerini umutsuzluk aldı. Genel seçimlere kadar MHP’ye yapılan bel altı saldırılar yüzünden herkes gibi ben de “Bizim ülkedeki siyasetin seviyesi buraya kadar düştü mü yani?” diye endişelenmiş ve AKP’nin %50’ye dokunan oy oranını da görünce “Demek ki iş siyasetten çıkmış, reklamcılığa dönmüş.” demiştim. Yenilgiyi, taraftarı olmayı istememe rağmen bir türlü beceremediğim CHP adına da, fena halde küçük düşürüldüğü ve çok zor durumda bırakıldığı için sempati gösterdiğim (ve hatta baraj altında kalmasın diye oyumu verdiğim) MHP adına da, ülkeye genç ve cılız sesimle azıcık katkıda bulunmaya çalışan şahsım adıma da kabullendim ve ilk kez, siyaset konusunda yazmanın içimden gelmediğini fark ettim. Bıktığım için değil de, korktuğum için siyaset hakkında yazmaktan vazgeçtiğimin düşünüleceğini önemsememeye çalışarak, referandumun yıl dönümü için yazdığım yazı dışında doğru dürüst bir siyasi yazı yazmadım.

Yanlış anlamayın: Korkmadığımı söylemeye getirmek istemiyorum. İkinci ve üçüncü duruşmalar yaklaşırken korkum hep arttı. Aralarda, aklıma gelse bile ne olacağını düşünmediğim için korkmuyordum ama duruşmalar yaklaştıkça hareketlerim yavaşlıyordu resmen. Yazma konusunda ise hepten kötüydüm: Duruşmalar yaklaşsa da, yaklaşmasa da elimden doğru dürüst bir yazı çıkmıyordu. Sindiğimi (sindirildiğimi) hissediyordum, gıcık oluyordum ama yazarken “Şu cümleyi yazmasam da olur… Bunu böyle demeyeyim… Eeeh, yazmıyorum ulan…” demeye ve çoğu zaman vazgeçmeye devam ediyordum.

Üçüncü duruşmadan sonra, beraat ettikten sonra siyaset hakkında yazmaya dönsem mi diye düşündüm. Genel seçimlerden sonra gelen bıkkınlığın geçtiğini hissediyordum, korku morku da kalmadıysa, yazmaya bir engelim yok diye düşündüm. Yine de her ihtimale karşı biraz daha bekleyip, mahkemede kazandığım ufak zaferin tadını çıkardıktan sonra sakin kafayla tekrar düşünmeyi tercih ettim.

Geçen iki ayın ardından mutlulukla söylüyorum ki, tekrar yazmaya hazırım.

Yanlış anlama olmasın: Kendimi çok matah bir yazar olarak görmüyorum. Siyasetten anladığımı da iddia etmiyorum – tam aksine, siyaseti anlayabilmek için yazıp gelen olumlu ve olumsuz tepkileri değerlendirmek, kendimi “siyaset düşüncesi” konusunda geliştirmek istiyorum. 2007’den beri siyaset hakkında düşünüyorum ve şu vakte kadar kendimi biraz olsun geliştirdiğimden eminim. Doğru yolda gittiğimden de eminim ama siyaset düşüncesinde dümdüz yollar yok; birleşen yollar, ayrılan yollar çok var. Gömlek değiştirmekten bahetmiyorum, bazı düşünceleri “araç” olarak, “tramvay” olarak gördüğümü söylemiyorum tabii – o yollara asla girmem. Ama fikirlerimi sabit tutarsam, bugün her “taraf”ta var olan dinozorlara dönüşeceğimi de biliyorum.

Üstümde hala bir ölü toprağı var. Üstümde hala bir otokontrol hissi var. Haftada bir, muhtemelen kısa yazılarla başlayarak üzerimdeki bu ölü toprağını atmaya çalışacağım. Sizin takibiniz, yorumlarınız ve paylaşımlarınız bu noktada benim için çok önemli.

Umarım bana bu yolda, bu yolculuğumda, olumlu veya olumsuz tepkilerinizle yardımcı olursunuz. Size söz veriyorum; kötü niyetli olmayan hiçbir yorumunuza dava açmayacağım!

Yorum Bırak

2011 yılımın özeti (2. bölüm)

Temmuz 2011

  • İstanbul‘dan İzmit‘e geçtim, oradan da iki gün sonra Ankara‘ya döndüm.
  • Bu ay Liderlik Okulu‘nda “sosyal medya eğitimi” verdim.
  • Harry Potter film serisinin sonuncusuna, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2‘ya gittim.
  • Hayatımın en kötü hissettiren gıda zehirlenmesini yaşadım. (Çok dramatik yazdım ama o kadar da kötü değildi: Toplam bir buçuk gün kadar yataktan çıkmadım, o kadar.)
  • Breaking Bad isimli diziyle tanıştım.

Ağustos 2011

  • Ağustos ayıyla beraber Ramazan ayı da başladı. İlk gün -aşırı sıvı kaybından korktuğum için- oruç tutmadım, ikinci gün o korkumu biraz yendim. Toplam 25 gün kadar oruç tuttum sanırım. Hesap tutmadım.
  • Türkiye Voleybol Federasyonu‘nun düzenlediği Yıldız Bayanlar Dünya Voleybol Şampiyonası‘nda görev aldım.
  • Ramazan Bayramı için tekrar İzmit‘e gittim. Ablam da İstanbul‘dan İzmit‘e geldi ama gelişinden sonraki gün öğrendik ki, evine hırsız girmiş. Apar topar oraya gidip elimizden geleni yaptık. Neyse ki çok şey çalmamış.

Eylül 2011

  • İzmit‘ten ailecek Eskişehir‘e gittik, bir akrabamızın düğününe katıldık.
  • Açık öğretimde İşletme bölümünü okuyorum ya, hah, o bölümde okuduğum İktisada Giriş dersinin bütünleme sınavına girdim. Ayıptır söylemesi, 100 aldım.
  • Bodrum‘a, tatile gittim. 5 buçuk gün kadar oradaydım.
  • Metin2 denen oyunla tanıştım.
  • Birkaç yıl aradan sonra yeniden Ankara Bach Korosu‘nun çalışmalarına katılmaya başladım.
  • 27 Eylül 2011 tarihinde, davamın ikinci duruşmasına girdim.

Ekim 2011

  • Workrave yazılımını yükledim.
  • 11. Dünya Wushu Şampiyonası‘nın birkaç karşılaşmasını izledim. Wushu‘nun ne olduğunu öğrendim.
  • Barnabas İncili‘ni bitirdim.
  • Galaktik İnsan isimli çok ilginç bir kitaba başladım.
  • İstanbul‘a gidip geldim.
  • Koroyu bırakıp Sahne Eğitim Derneği‘nde tiyatro kursuna başladım :).

Kasım 2011

  • Counter-Strike oyununa sardırdım.
  • Galantik İnsan isimli kitabı bitirdim.
  • Kurban Bayramı‘nda İzmit‘teydim.
  • 25 Kasım 2011’de doğum günümü kutladım :).

Aralık 2011

  • Fuji Dağı’nı Nasıl Taşırsınız?” isimli kitabı bitirdim.
  • İzmit‘e gittim; hem benim (geçen ayki) doğum günümü kutladık, hem de ablamınkini.
  • Ankara Bach Korosu‘ndan arkadaşlarımla Çamkoru‘ya, geziye gittik.
  • Sibel’i buldum! Daha doğrusu o beni buldu :).
  • Sibel‘le beraber 7. Genç Akademi seminerine katıldık.
  • Yeni yıla İzmit‘te girdim.

[yazidizi etiket=”yazi-dizisi-2011-yilimin-ozeti”]

Yorum Bırak

2011 yılımın özeti (1. bölüm)

Ocak 2011

  • Eve bir su sebili aldım. Yıl boyunca kullandık, çok iyi oldu, çok da güzel oldu tamam mı?
  • “Spirulina” hapı almaya başladım.
  • Mekân Kıraatevi‘ni keşfettim ve yıl boyunca gittim. Hala da çok seviyorum.
  • Beyn‘in yeni temasını ta o zamanlarda yapmaya başlamıştım ama yanlışlıkla tema dosyalarını sildiğim için baştan başlamak zorunda kaldım. Bu, aynı zamanda yeni temayı yapma çabasından soğumama da sebep oldu.
  • Zeitgeist: Moving Forward belgeselini izledim.
  • Liderlik Okulu‘nda “zaman yönetimi” eğitimine başladım.

Şubat 2011

  • TOBB ETÜ‘de, Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bir konferansına katıldım.
  • Beyn bu ayın ortalarına doğru, az daha çöküyordu :). Önce (05 Şubat 2011) Radikal ve Cumhuriyet gazetelerine çıktım, sonra (06 Şubat 2011) Hürriyet ve HaberTürk haricinde, aşağı yukarı bütün “internet gazetelerine”, sonra da (07 Şubat 2011) Ekşi Sözlük‘e çıktım. Siteye binlerce ziyaretçi gelirken, sitenin abonelik kısmını öne çıkarma fikri sadece son gün kafama dank etti!
  • Dava hakkında bir açıklama yazısı yazdım ama daha çok “açıklayamama yazısı” oldu.
  • Bu ay davam bir de Uykusuz‘a kapak oldu :).
  • 15 Şubat 2011’de sitem hack’lendi.

Mart 2011

  • Bursa‘ya gittim. Paçacı ailesini, Batuhan‘ı ve Okan‘ı gördüm.
  • Ayın ortasında, Liderlik Okulu‘nda “hızlı okuma eğitimi”ne başladım.
  • Buyology kitabını okumaya başladım.

Nisan 2011

  • Açık öğretimde okuyorum ya, hah, bu ayın 2’sinde ilk vizelerime girdim.
  • Aynı gün 5. Ankara Kitap Fuarı‘na da gittim.
  • Kur’an Verileri Açısından Laiklik” kitabını bitirdim.
  • Sarar‘dan çok güzel, çok kaliteli bir takım elbise satın aldım.
  • 21 Nisan 2011’de, Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana açtığı davanın ilk duruşması vardı, ona gittim.
  • Uzun zamandır beklediğim oyunu, Portal 2‘yi (Portal İki’yi?) satın aldım ve oynamaya başladım.
  • Buyology kitabını bitirdim.

Mayıs 2011

  • Bağımlılık yapan Haxball oyunuyla tanıştım.
  • Annemin Anneler Günü‘nü kutladık, İzmit‘te.
  • Kendi bilgisayarımdan Haxball oyununa erişimimi engelledim. Çünkü ÇOK oynuyordum.
  • İnternetime Dokunma!” eylemlerine katıldım.
  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘ne ilk kez gittim.
  • 19 Mayıs’ta The Swingle Singers‘ı dinledim.
  • Beyn‘in yeni temasına (ikinci kez) başladım.
  • Final sınavlarıma girdim. İyi geçmedi.
  • Bisiklet aldım! 🙂

Haziran 2011

  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘nde tahmin ettiğim kadar iyi bir hizmet alamadım.
  • Bir kez daha Gülizar‘la barıştım ve bir kez daha Gülizar‘dan ayrıldım.
  • 12 Haziran 2011’deki genel seçimlerde oyumu kullandım. Akşam vakti sandıklar açılınca, itiraf ediyorum, birazcık morardım.
  • Web tasarımda “zen coding” tekniğini öğrendim ve HTML kodlarını bu teknikle yazmaya başladım.
  • Hayatımda ilk kez Ankara Botanik Parkı‘na gittim. ÇOK beğendim.
  • Ailemle beraber, kuzenimin düğününe gittim. (Maalesef bu evlilik 6 aydan kısa sürdü, yıl sonunda sonlandırıldı.)
  • Hazır İstanbul‘dayken, birkaç gün orada kaldım. Ercüment Büyükşener, Hamza Şamlıoğlu, Murat Karakaş, Uğur Özmen ve Ömer Ekinci gibi güzel insanlarla buluştum, sohbet ettim. Birkaç gün ablamda, birkaç gün kuzenlerimde kaldım.

[yazidizi etiket=”yazi-dizisi-2011-yilimin-ozeti”]

Yorum Bırak

Konudan konuya atlaya atlaya

Bu yazıda değişik bir şey deneyeceğim: Yaşlı insanlar gibi konudan konuya atlayacağım. Her paragrafta, bir önceki paragrafta geçen ama paragrafla alakasız bir konuya geçeceğim ve yeni bir paragraf yazacağım. Çünkü bazen Beyn’e yazacak yazı konusu sıkıntısı çekiyorum. Bir paragrafın diğeriyle ilgisi olmayacak. Nasıl bir yazı çıkacağı konusunda hiçbir fikrim yok ama çok eğleneceğim kesin.

“Beyn” ismini nasıl türettiğimi anlatmış mıydım? 2006 yılında blogumu açacağım zamanlarda televizyonda Pınar’ın reklamları oynuyordu. Kukla karakterlerden birinin de adı Beyn’di, hatırlarsınız. Beyn’i ilk açtığım zaman oradan esinlenip blogumun ismini “Kommix’in Beyn’i” koymuştum. (“Kommix”, o zamanlarda kullandığım ve o zamanlarda tiksinmeye başladığım rumuzumdu.) İlk önce WordPress.com’da açtığım blogumu ilk önce ücretsiz bir site barındırma hizmetine taşımıştım. Sonra o site bir saldırı alınca güç-bela oradaki verilerimi kurtarıp ücretli bir yere taşımıştım. Alan adı olarak da (“Kommix” rumuzuna iyice gıcık olduğum için) Beyn.org’u seçmiştim. (Anlatmışım.)

Sitelere saldırmak kötü bir şey. Haneye tecavüz gibi, hırsızlık gibi… hatta terörizmle bile bağdaştırılabilir. Bir başkasının evine girmek “haneye tecavüz”se, bir başkasının evindeki değerli eşyaları çalmak “hırsızlık”sa, bir başkasının evini yıkmak için “terörizm” tabiri kullanılabiliyorsa, aynı şeyler internet sitelerine saldıranlar için geçerli olamaz mı? Onlar da giriyor, onlar da çalıyor, onlar da yıkıyor.

Teknik olarak terörizm, “düşük yoğunluklu savaş”tır. Dağdaki it gelir, bizim polise, askere sataşır. Canı isterse şehre iner, bomba atar. Sonra kaçar. Lan hayvan, madem savaşacaksın, niye kaçıyorsun? Aslanlar gibi dövüşeceğine fare gibi kaçmanın anlamı ne? Sırf bu yüzden saygı da duymam ben böyle düşmana.

Fareler de çok komik hayvanlar ama insanın fareye olan tepkisi daha komik. O zaten seni görünce kaçıyor, sen niye ondan kaçıyorsun be? Ufacık hayvan, senin karşında hiçbir şansı yok. En kötü, hastalık falan bulaştırır. Fareleri hayatımızdan uzak tutalım, ona bir şey dediğim yok ama korkmanın bir yeri yok.

Bir ara “En kötü hastalık hangisidir acaba?” diye düşündüm ama şu sonuca vardım: Hastalığın her çeşidi kötü. Kan kanseri de kötü, prostat da kötü, migren de kötü, grip de kötü, mide bulantısı da kötü… Vücudumuzun farklı yerlerini etkilediği için hangisinin daha kötü olduğunu belirlemek bana pek mantıklı gelmemeye başladı. Sağlıksızlığın kendisi kötü. Gazın olsa da ölüp kurtulmak istersin, AIDS’li olsan da.

Sağlık da tek başına önemli değil ve en önemli şey de değil. Sağlık kadar sosyal çevre de önemli, duygusal hayat da önemli, paran olması da önemli… Bak bunu yıllardır düşünüyorum mesela. Ve 2011 yılına kadar üç şeyi, “sağlık, aşk ve para”yı önemserken 2011 yılında buna “sosyal çevre”yi de ekledim. Çünkü sağlıklı ve zenginken arkadaşının, sevgilinin olmamasının güzel bir yanı yok; zengin ve aşıkken, çevrende onca dostun varken hasta olmak güzel değil; arkadaşların ve eşin yanındayken ve sağlıklıyken fakir olmak hoş değil…

Zenginlikten bahsettiğim iyi oldu. Şu düşünceyi nereden edindiğimi hatırlamıyorum ama fena halde benimsiyorum: Kişi kendi zenginliğini, ihtiyacına göre belirlemeli, varlıklarına göre değil. Eğer senin her yıl 1 milyon liraya ihtiyacın oluyorsa ve her yıl 1 milyon lira kazanıyorsan sen zengin değilsin ama senin ayda 500 lira harcaman varsa ve sen 1000 lira kazanıyorsan, sen zengin bir adamsın kardeşim. Lüks işlerde gözün yoksa, lüksüne düşkün bir adama göre daha az şeye ihtiyacın oluyorsa, sen o adamdan daha zenginsin kardeşim. Harcayamayacağın kadar paran olması değil, harcama ihtiyacı hissetmemen olmalı, senin zenginlik kriterin. Ama sağ olsun kapitalizmle yönetilen ülkemiz ve dünyamızda “tüketim çılgınlığı” kavramı yüzünden, on binlerce lira kredi kartı borcu olup da iPad’iyle kafelerde hava yapan 30 yaşındaki kadın, o kafenin sahibi olan, sade hayatından memnun olan 30 yaşındaki kadından daha zengin duruyor.

Tüketim çılgınlığı 2000’li yıllarda çağ atladı. Eskiden lüks olan şeyler artık “ihtiyaç” olarak sunulabiliyor. Bu dönüşümün doğru kısımları da var; örneğin eskiden bilgisayar kullanmak bir lüksken şimdi gerçekten iletişim açısından bir ihtiyaç haline geldi. Ama normal bir televizyon yeterliyken artık LED TV’lere “ihtiyaç duyan” ev sakinleri var. Benim gibi gençler tablet bilgisayarlara “ihtiyaç duyuyor”, mini dizüstüler daha işlevli ve dört-beş kat daha ucuzken. Lükslerin ihtiyaca dönüşmesinden kastım da bu zaten: Aslında onlar hala “lüks” kategorisindeler ama “ihtiyaç” gibi tanıtılıyorlar, reklamlar o şekilde yapılıyor. Araba reklamında “Niye istiyorsunuz bu arabayı? Aileniz için mi, uzun yollar için mi, şunun-bunun için mi?” diyen adama “Hayır. Sadece istiyorum!” diyen karizmatik adamların devrindeyiz ve bu durumla, 70’li yıllardaki kıyafetlerle dalga geçtiğimiz gibi dalga geçeceğimiz zamanları bekliyorum ben.

Reklamlar deyince aklıma geldi: Son zamanlarda niye hiç akıllıca reklam videoları çıkmıyor piyasaya? Eskiden çok iyi reklamlar çekilirdi; tekrar tekrar izleyesi gelirdi insanın. Şimdi bir-iki ünlü koyuyorlar, varsa bir cıvık espriyle, olmazsa da ünlünün karizmatik ve/veya seksi bakışlarıyla ürünü kafamıza sokmaya çalışıyorlar. İşin kötüsü, bu reklamlar da birçok kişinin aklında kalıyor. Reklamcılar alınmasın ama TV reklam videolarında yaratıcılık bitmiş.

Bitmiş demişken: Yazı da bitti.

8 Yorum

Kar hakkında

  • En klasik espriyle başlayayım: Karı seviyorum! Karı sevmeyen adam değildir!
  • Karın en sevdiğim hali kartopu oynamak da değil, kardan adam yapmak da değil, “hart hart” diye karda yürümek de değil… En sevdiğim “kar eylemi”, akşam vakti, sarı sokak lambalarını ve beyazlaşan yolları gören bir manzarada lapa lapa kar yağmasını izlemek.
  • Hatta geçen gün lapa lapa kar yağıyorken elime sıcacık bir kahve yapıp, keyifle kahvemi yudumlarken hafif bir müzik eşliğinde camdan dışarı bakıp yağan karı izlemek istedim. Kahve sevmediğim için süt ısıttım, müzikçalarımı da aramaya üşendim, müziksiz süt içip izledim dışarıyı.
  • Ama kartopu oynamak ve kardan adam yapmak da çok güzel be. Gerçi biraz yorucu ama çok güzel.
  • Keşke kardan dolayı ıslanmayan, parmakları oynatmayı engellemeyen ve üşütmeyen bir eldiven olsa. 100 lira da olsa, yemeğimden kısar alırım.
  • En gıcık olduğum “kar hali” ise, kar yağmıyorken buza dönüşen zemin. İnsan çok fena geriliyor yürürken. Hele elinde bir şey varsa, hele hele basacağın yerdeki buzun kayganlığını da tam olarak tespit edemiyorsan, gaipten rahatsız edici gerilim müzikleri duyuyorsun.
  • Bir de bazen o donan kar, yolları bildiğin “engebeli” yapıyor. Yürürken yoruluyor insan.
  • Apartmanın önündeki buzlanmayı tekmeleyerek kırmaya çalışmak da güzel. Geçen gün bunu yaparken sağ ayak başparmağımı incittim, iki gün yürürken çile çektim ama olsun.
  • Belediyeler de sağ olsunlar, hiçbir zaman yeterince çalışmıyorlar karlı yollarda. Araç yollarını tuzluyorlar (bazen orayı da tuzlamıyorlar) ama kaldırımlar öylece duruyor! Ondan sonra karın keyfini en çok hastaneler çıkarıyor.
  • “Karın keyfini en çok çocuklar çıkardı” lafı da artık “Seneye görüşürüz” lafıyla aynı kefeye konsun, herkes gıcık olsun. Lütfen.
  • Ama gerçekten de çocukken kar aktiviteleri daha keyifliydi. Bi’ defa okullar tatil olurdu ve bütün günü karlarla oynayarak geçirebilirdik. Kardan adamın yanında kardan farklı şekiller yapmaya da uğraşırdık, değişik şeyler çıkarırdık. Mesela benim favori “kardan şeklim” ellerimden biraz daha büyük boyutta bir insan kafası yapmak. Karikatür gibi yapıyorum, pek eğlenceli oluyor.
  • “Herkes evinin önünü temizlese dünya daha güzel bir yer olurdu.” lafı en çok kar zamanı hissediliyor. Her apartmandan bir-birkaç kişi o apartmanın önündeki yolu temizlese, herkes rahatça yürür. Gerçi o zaman belediyelere ve belediyelere vergi vermeye gerek kalmazdı… E şimdi niye veriyoruz lan o zaman?
  • Karda yere yatıp, ellerini ve kollarını yerde hareket ettirerek kelebek şekli yapan var mı hiç? Benim gözüm yemedi hiç. Türkiye’de de böyle bir alışkanlığın olduğunu zannetmiyorum. Ecnebi alışkanlığı gibi.
  • O değil de, kaç yıldır yılbaşlarında kar yağmıyor. En azından benim olduğum yerlerde yağmıyor. Niye yağmıyor ulan?
  • Şöyle bir hayalim var: Kar değdiği zaman karla reaksiyona girip onu eritecek bir yol malzemesi, mümkünse bir asfalt türevi bulmak. Karı eritmese de olur ama hiç olmazsa karın kendi yüzeyine yapışmasını engellesin. Buradan kimyagerlere sesleniyorum!
  • Bu kadar.
7 Yorum

The Change-Up (2011)

Başroldeki iki karakterin zihinlerinin yer değiştirdiği bir başka filme daha hoş geldiniz…

Açık konuşayım: Eğer filmin konusunun “birbirlerinin hayatını çok kıskandıkları için sihirli bir güç tarafından zihinleri yer değiştiren iki kişinin maceraları” olduğunu bilseydim, filmi izlemeye tenezzül bile etmezdim. Ama konuyu bilmiyordum; başroldeki oyunculardan Jason Bateman‘ı severek takip ettiğim için konusuna bakmadan filmi edindim. İlk 15 dakikada konuyu anlayınca da hemen kapatmak istedim ama niyeyse Jason Bateman‘a ve az-çok tanıdığım kadronun geri kalanına güvenerek devam ettim. Güvenimi boşa çıkarmadılar; yine de -eğlenceli olsa da- “izlemesem de olurmuş” kategorisine koyabileceğim bir film.

Konuyu zaten söyledim. Film başında zihinleri yer değiştiren esas adamlarımız, birbirlerinin hayatlarına adapte olmaya çalışıyorlar. Sonra adapte oluyorlar. Sonra büyüyü geri almayı başarıyorlar. Sonra mutlu son. Bu kadar.

Bu filmin bana tek katkısı, Olivia Wilde isimli aşık olunası bir kadını tanımış olmaktır. Hollywood oyuncuları arasında gözleri o kadar güzel, yüz hatları o kadar şeker olan birine daha rastlamadım.

Neyse… Filmi izlemek için çaba harcamayın derim ama rast gelirseniz izleyebilirsiniz. Birazcık güldürüyor işte.

Yorum Bırak

Kendime not: Tanımadığın insanlara yardım etme

Dün akşam saatlerinde gelen bir e-postayla başlayan kısa ama yorucu bir konuşmaya girdim; keşke girmeseymişim.

Yorum yapmadan ekliyorum – zaten yorumu son e-posta trafiğinde de yaptım. Buyrun:

 

 

Merhaba Barış bey.
Kendime bir blog açıyorum bu aralar.
Sizin, yorumların sonuna Teşekkürler (Yorum sahibi) yazısını eklemek için hangi kodu kullandığınızı öğrenmek istiyorum. Malum siz yorum yaptığınız da teşekkürler yazısı çıkmıyor.
Yardımcı olursanız çok sevinirim.

[hr]

Selam. Ücretsiz bir blog açıyorsanız yardımcı olamam ama kendi blogunuzu açıyorsanız oraya kod koyabilirsiniz. Ücretsiz bloglarda kod eklenemiyor. (Blogger’da ekleniyor ama Blogger’ı da ben bilmiyorum, ben WordPress’çiyim.)

Sevgiler,
Barış Ünver

[hr]

Bende wordpress kullanıyorum.  Kodu nereye koyacağımı biliyorum ama ne olduğunu bilmiyorum.

[hr]

WordPress.com üzerinde ücretsiz bir blog mu açtınız yoksa kendi sitenizi kurup oraya WordPress mi kurdunuz? Dediğim gibi, ücretsiz bir site açtıysanız bunu yapamazsınız.

Sevgiler,
Barış Ünver

[hr]

Barış bey bana yardım etmeniz için kaç mail daha atmam gerekiyor lütfen peşinen söyleyin. İsterseniz tc kimlik numaramı ve anne kızlık soyadımı da vereyim. Afedersiniz ama sinirlerimi bozdunuz. Gerek yok artık. Teşekkür ederim yoğun ilginiz için.

[hr]

*** hanım öncelikle şunu anlayın ki BEN SİZE YARDIM ETMEK ZORUNDA DEĞİLİM.

Kibar bir e-postayla yardım istemişsiniz, ben de aynı kibarlıkla size yardım edebilmem için gerekli bir bilgiyi almaya çalışmışım. Hepi topu iki tane e-posta atmışım ve iki e-postamda da “ücretsiz bir blog mu açtığınızı yoksa kendi sitenizi satın alıp onun üzerinde mi bir blog açtığınızı” özellikle vurgulayarak sormuşum. Bu bilgiden başka -sizin abarttığınız gibi- özel/kişisel bir bilgi istememişim ki zaten öyle bilgilere gerek yok, müsterih olun.

Size hiçbir beklentisi olmadan yardım etmek isteyen birine karşu böyle anlamsız bir tepki vermenize hiç gerek yoktu. Sorduğum bir soruyu ilk seferde anlamadığınız için ben size soruyu tekrar soruyorsam ancak siz soruyu anlamaya çalışmak yerine bana böylesine ayıp bir yanıt veriyorsanız, “peşinen söylüyorum”, bundan sonra bana e-posta atmanıza gerek yok.

Selam verip borçlu çıkanların ülkesinde olduğumuzu ve bu ülkede iyi niyetle yardım etmek isteyenlerin azarlanıp durduğunu bana tekrar hatırlattığınız için teşekkür eder, iyi günler dilerim.

Barış Ünver

16 Yorum

Çocukluğumdan beri unutamadığım 5 şımarıklığım

Çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan, her hatırladığımda biraz biraz (bazen epey) utandıran ve “Nasıl yapmışım ben bunları, ne manyak çocukmuşum be?” dediğim 5 tane çocukluk anısı geldi aklıma. (Aslında 3 tane gelmişti ama buna benzer 2 tane daha bulmak için zorladım biraz kafamı. Öyle işte.)

1. “İki tost istiyorum beeennnn!!!!!”

Ya birinci sınıfa, ya da ikinci sınıfa başladığım gün oldu bu olay. Zübeyde Hanım İlköğretim Okulu’nun (İzmit) bahçesinde babama şımarık bir çocuk gibi bağırıyordum!

– Banane baba, iki tane tost istiyorum ben!

– Oğlum bunu bitir, bir tane daha alırım niye ağlıyorsun?

– BA-NA-NEEEEE!!!!!

İşin en utandırıcı tarafı, yanımızdaki insanların bize bakıp bakıp durması, babamınsa çaresizlik/kızgınlık karışımı bir duyguyla bana laf anlatmaya çalışmasıydı. Ne salakmışım o zamanlar be.

2. Şımarık tatil veledi Barış

17 Ağustos depremi yeni gerçekleşmiş, biz de ailecek biraz kafamız rahatlasın diye tatile çıkmışız, Bodrum’a gelmişiz. Orada bir başka aileyle tanışmışız, annem-babam o ailenin anne-babasıyla, çocuklar da o ailenin çocuklarıyla dolanıyor falan – klasik tatil dostluklarına benzer bir şey.

Neyse efendim. Bir gün benim gıcıklığım tutuyor ve nedenini bilmiyorum, anneme, elimde annemin 5 dakika önce bana almış olduğu dondurmayla ve bir de diğer annenin önünde bağırıp çağırmaya başlıyorum. Annem alttan almıyor, çatık kaşlarla yanıt veriyor diye daha da sinirleniyorum, daha da şımarıyorum ve annemle arkadaşımın oturduğu sandalyelerin önündeki ufak bir çöp kutusuna tekme atıp oradan uzaklaşıyorum.

(Bu olaydan sonra annem bana bir ceza vermişti ama hatırlamıyorum. Sanırım akşamki animasyonu izlemeye gitmeme gibi bir şeydi.)

3. Yoksul misafirin önünde hava yapmak?

(Önden kısa bir bilgi notu: Depremden önce bizim halimiz-vaktimiz epey yerindeydi.)

Eve annemin bir misafiri olan bir kadın ve çocuğu gelmiş. (Çocuk benden küçük ama çok da küçük değil.) Yaşam standardı olarak bizden daha farklı oldukları kesin ama bunu, bu yazıyı yazarken anlıyorum, o zaman bu tarz şeyleri bilmiyorum (veya şımarığım ya, önemsemiyorum).

Annem içeride ikramlık bir şeyler hazırlıyordu herhalde; birden aklıma bir şey gelmiş gibi içeri koştum ve evde bindiğim bisikletime binip (Evimiz, bisikletle binilecek kadar büyük değildi ama benim bisikletim de ufak bir bisikletti zaten. Yine de evde bisiklete binmek???) oturma odasına doğru sürdüm. Kadınla çocuğunun önünde artistik bir poz verecek şekilde fren yaptım ve durdum, onlara baktım. Kadının tepkisiz suratına o zaman anlam verememiştim (Böylesine havalı bir hareketi nasıl da takdir etmemişti?) ama şimdi tahmin ediyorum ki, nasıl gıcık, nasıl şımarık bir velet olduğumu yüzüne yansıtmamak için çok uğraşmış kadıncağız.

4. “Beş buçuk!”

Bu seferki biraz kısa:

Annemle bir misafirliğe gitmişiz. (Sanırım şehir dışındayız.) Misafirliğe gitmeden önce de annemle kavga mı etmişiz, n’olmuş bilmiyorum ama ben anneme kızgınım, annem bana kızgın. Tabii misafirlikte öyle davranmak yakışık almaz… ama öyle davranmanın yakışık almayacağını sadece annem biliyor, ben bilmiyorum veya düşünmüyorum.

Neyse… Bir ara misafiri olduğumuz kadın anneme “Oğlanın yaşı kaç?” gibisinden bir soru soruyor, annem de “Beş.” diye yanıt veriyor. Ben, patlamaya hazır şımarık barut, anneme kısılmış gözlerle bakıyorum ve “Beş buçuk!” diye bağırıyorum. Kadın şaşırıyordu, orası kesin ama annem de muhtemelen beni dizine ters yatırıp kıçıma vurmamak için kendini zor tutuyordu.

5. Perdeyi, alabildiğine dramatik bir biçimde kapatmak

Bu son anım, ergenlik çağlarımdan. Berbat lise hayatım, bütün berbatlığıyla devam ediyor ve bariz bir biçimde depresyondayım. Yatılı okulda 5 günden fazla kalmaya dayanamadığım için her hafta otobüsle veya trenle eve dönüyorum. Kesinlikle çok mutsuzum ve hiçbir hareketimin hiçbir mantıksal dayanağı yok. (Yatakhanedeyken, temiz çorabım kalmadığı için herkesten gizlice ağladığım bir gün olmuştu. Bu örnek yeterli sanırım.)

Yine bir gün, pazar akşamı mıydı yoksa pazartesi sabahı mıydı bilmiyorum, otobüse bineceğim. O günlerde İstanbul’a giden otobüsüme/trenime binme zamanı benim için haftanın en zor zamanıydı. Babam da, canım benim, beni yolcu edecek. Nedenini bilmiyorum ama babama kızmışım (veya bir şeye kızıp babama çatmışım). Babamın da o günlerde bunalımda olduğunu biliyorum (çünkü ailemizin finansal olarak çöktüğü zamanlardı ve bu kötü durumun bütün yükü babamın üstündeydi) ama ergenlik çağındaki bir bebenin kendinden başkasını düşünmesi mümkün değildir, dolayısıyla onu hiç düşünmüyorum.

Babam otobüs biletimi almış, bir şekilde güç-bela kazandığı parasının bir bölümünü bana harçlık yapmış, ben otobüste koltuğuma yerleşirken dışarıdan, aşağıdan beni izliyor. Ve sonra, bütün iyi niyetiyle bana el sallayacakken ben önümdeki perdeyi hızla kapatıyorum.

[hr]

Böyle…

En komiği ilkiydi, en kötüsü de sonuncusuydu. İster inanın ister inanmayın, son anıyı 15 dakikaya yakın bir sürede ancak yazabildim; bazı cümleleri yazmadan önce uzun uzun bekledim.

Ben nasıl gerizekalı, iğrenç, şımarık bir çocukmuşum be?!

Bu 5 anıda geçen herkesten, özellikle annemden ve babamdan defalarca özür diliyorum. Ve biliyorum ki, ne kadar utanırsam utanayım, bu tarz şımarıklıkları yapmaya devam ediyorum. Muhtemelen şimdi farkında değilim ama 10 yıl sonra bugünleri de düşünüp, utana-sıkıla böyle bir yazı daha yazmış olacağım.

İnşallah beni affedersiniz anneciğim, babacığım.

11 Yorum

Çocukluğumun oyuncakları

9GAG.com diye bir site var, çok sevdiğim. Bir sürü komik ve/veya ilginç şeyi buradan görüyorum. Geçtiğimiz haftalarda da, çok eskilerden iki oyuncağa rastladım:

Fisher-Price Activity Center

Şu üstteki, epey küçüklüğümden bir oyuncak: Fisher-Price Activity Center. Farklı farklı yerlerini itip kaktıkça farklı farklı sesler çıkaran bir şeydi, pek severdim.

Mancınıklı basketbol?

Bu da, yanlış hatırlamıyorsam Kıbrıs’tan gelen (Gerçi sonra Türkiye’de de rastladım.) bir basketbol oyunu. Şeffaf, sert plastikle kaplı sahanın ortasındaki deliklerin hepsi ufak birer mancınık görevi görüyor ve sahnın kenarındaki düğmelere deli gibi basarak karşı tarafa basket atmaya çalışıyorsunuz. Kuzenim Özgür‘de de bunun futbollusu vardı. Özgür futbolu pek sevmez, ben de basketbolu hiç sevmezdim ama iki oyuncağı da deliler gibi oynardık.

Yaa, işte böyle :).

4 Yorum

“Gerçek olanı gözler göremez”

Yeni nesil barkodlara benzeyen bu şekil, aslında başlıktaki anlamlı özdeyişin Osmanlıca yazım diliyle yazılmış hali. Yapan kişi de, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi‘nde Geleneksel Türk Sanatları bölümünde okuyan, Ezgi Genç diye bir kız.

Ezgi, eserini “Kûfi hat sanatı” diye bir hat biçimiyle hazırlamış. Bu biçimde Arapça (Osmanlıca) yazılar, yine hat sanatına uygun bir biçimde ama düz ve köşeli çizgilerle kağıda işleniyormuş. Vikipedi‘de başka örneklere de rastlayabilirsiniz ama bence hiçbiri Ezgi‘nin yaptığı kadar ilginç çalışmalar değil. (Ek bilgi: İran‘ın bayrağında da kûfi hat sanatından bir örnek varmış.)

Böylesine ilginç eserleri görmek çok hoşuma gittiği için yazayım dedim. Umarım sizler de beğenmişsinizdir :).

4 Yorum

2010 yılımın özeti

Ocak 2010

  • Yıla bol bol kitap okuyarak başladım.
  • 18 Ocak 2010’da, yaklaşık 3 ay sürecek bir ilişkiye başladım.
  • Finallerimden önce, sınıftan arkadaşlarla, hayatımdaki en uzun ve en istikrarlı ders çalışma eylemini gerçekleştirdim. Verdiğimiz araları da sayarsak toplam 12 saat çalıştık. Hatta bir dersi ben verdim.
  • 23 Ocak 2010’da Beyn 4. yılını bitirdi.
  • Ay boyunca, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin kurucu yönetim kurulu olarak beraber yazdığımız kitabın mizanpajıyla uğraştım. Zor işmiş.

Şubat 2010

  • Java dilini öğrenmeye kalkıştım. Hevesim kısa sürdü, ay sonuna kadar dayanamadı.
  • 14 Şubat 2010, hayatımda yalnız geçirmediğim ilk Sevgililer Günü oldu.
  • 17 Şubat 2010’da Aynes Tick Tack isimli besleyici içeceği keşfettim.
  • 27 Şubat 2010’da İstanbul‘daydım; Yeni Rakı‘nın etkinliği için.

Mart 2010

  • 100 Şınav Programı’na başladım.
  • 4. Ankara Kitap Fuarı‘na katıldım.

Nisan 2010

  • Nisan ayına “1 Nisan Melihi” şeklindeki 1 Nisan şakasıyla başladım :).
  • 1 terabaytlık bir harici sabit disk satın aldım. (Daha doğrusu ablam aldı.)
  • Şubat ayında Java öğrenmeye heves etmiştim, bu ay da Adobe Flash Builder öğrenmeye heves ettim. Bu heves de ay sonuna kadar sürmedi.
  • Cucina Makkarna” isimli güzel bir restoran, sosyal medya tanıtımı bağlamında beni davet etmişti, ona gittim.
  • Ece beni terk etti. (Bu cümle aklınızda kalsın, aralık ayının özetinde bu cümleyi hatırlayın.)

Mayıs 2010

  • Ayın başında, İnternet ve Blog Yazarları Derneği‘nin başkanlığını devraldım ve yönetim kurulunu oluşturdum.
  • Sosyal medya tanıtımı kapsamında bir başka restorana, Trilye Restoran‘a davet edildim. Hayatımda yediğim en güzel yemeklerden birini yedim.
  • 100 Şınav Programı‘nı bitirmek zorunda kaldım.
  • Ayın sonlarına doğru, Türkiye’nin en ünlü ve en başarılı blog yazarlarından birinin adını, soyadını ve resmini ifşa ettim. Anonimliğe saygı duymama rağmen bu arkadaşın anonimliği bir kalkan değil de bir silah gibi kullanması ve adının bilinmemesine güvenerek istediği herkese sataşması beni çok rahatsız ettiğinden böyle bir şey yaptım. Yine de yanlışı yanlışla düzeltmeye çalıştığım için yaptığım şeyin yanlış olduğunun bilincine vardım ve yazıyı yayından kaldırdım, kendisinden de özür diledim. Yaratılan gümbürtüyle beraber, dernek bünyesindeki bazı çıkarcı arkadaşlar beni dernekten dışlamaya kalktı ama…
  • …ayın sonunda, ayın başında kurduğum yönetim kurulunu dağıttım. Derneği kapatmadık ama yıl sonuna kadar da açmadık.

Haziran 2010

  • Mayıs ayının sonunda olanlar yüzünden, stresten “uyuz” olduğumu öğrendim. Gerçek “uyuz” yani. (“Halbuki her gün duş alan adamım.” diyordum ama uyuzun üç başlıca sebebi varmış: Salgın, stres ve beslenme yetersizliği.)
  • 06 Haziran 2010’da, hayatımda gördüğüm en korkunç dolu yağmurunu gördüm.
  • Finallere iyi çalıştık (sınıf arkadaşlarımla) ve dönem ortalaması olarak 4 üzerinden 3,96 ortalama yaparak okulumu bitirdim :).
  • 14 Haziran 2010’da da mezuniyet törenimiz vardı.
  • ATİ Bilgisayar Kursu‘nda staja başladım.
  • Liderlik Okulu‘nun eğitimleri başladı. (Tamam, bu biraz reklam oldu.)
  • 25 Haziran 2010’da, hayatımdaki ilk telekinetik tecrübeyi yaşadım. Daha anlamlı bir cümle kurayım: Hayatımda ilk kez beyin gücümle bir nesneyi hareket ettirdim.

Temmuz 2010

  • Ay boyunca stajım devam etti.
  • 08 Temmuz 2010’da LG‘nin yeni bir telefonunun lansmanı için İstanbul‘a çağırıldım. (Daha doğrusu Ankara‘dan üç arkadaş çağırıldık.) Abartmış olmayayım ama krallar gibi ağırladılar valla bizi. Daha önce hiçbir sosyal medya tanıtım etkinliğinde böylesine iyi ağırlanmamıştık, İstanbul dışındaki yazarlar olarak.
  • O günden sonra 15 gün boyunca verilen LG Optimus modeli telefonları deneme fırsatım oldu. (Daha sonra deneyimlerimi tek bir yazıda da anlattım.) (Ve hatta bir de İstanbul dışındaki blog yazarlarına değer verdikleri için Excel İletişim için bir yazı daha yazdım :).)
  • 23 Temmuz 2010’da, Hereke‘deki yazlığımıza gidip bu yıl ilk kez denize girmiş oldum.

Ağustos 2010

  • Bu yıl izlediğim en iyi film olan Inception‘a gittim.
  • Bu ay, Hicri takvime göre Ramazan ayıydı ama su kaybı korkusundan ötürü çok az oruç tutabildim. Tuttuğum günlerde de susuzluk bana çok büyük zorluklar çıkardı (Ha, bahaneden sayılır mı, sayılmaz tabii. Keşke oruç tutabilseydim.)
  • Hayatımdaki en ilginç keşfi bu ay yapmış olabilirim.
  • Bu ay Gazi Üniversitesi‘nden resmen mezun oldum, üstelik bölüm beşincisi (veya altıncısı) olarak! 🙂
  • Bir de ayın son günü hamama gittim.

Eylül 2010

  • Ayın başında, mezuniyet işlemlerimi hallettim.
  • 05 Eylül 2010’da Kılıçdaroğlu‘nun Ankara mitingine katıldım.
  • 09 Eylül 2010 günü de Ramazan Bayramı’ydı.
  • Referanduma doğru basketbol aşkım kabardı, şampiyonaya doydum.
  • Referandum akşamı da hüzne doydum :D.
  • Aynı akşam Bodrum‘a doğru yola çıktım, ertesi sabah annemlerle Bodrum’da buluştuk ve tatilimize başladık.
  • Eylül ayının 21’i akşamına kadar tatildeydim; o gün eve döndüm. Hanefi Avcı‘nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” kitabına başladım ama bitiremedim, biraz ağır geldi.
  • 27 Eylül 2010’da diplomamı teslim aldım :).

Ekim 2010

  • Ayın başında, İzmit‘te bir girişimcilik eğitimine başladım.
  • 03 Ekim 2010’da, 1 buçuk yıldır aradığım kebapçıyı buldum! 🙂
  • 15 Ekim 2010’da, 15 Ekim 2008’de biten 6 aylık bir serüvenimi anlattığım yazı dizimi (Son Derece Başarısız Bir Aşk Hikayesi) yayınlamaya başladım.
  • 16 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla tekrar sevgili olduk :).
  • 18 Ekim 2010’da, Beyn’de yazdığım bir yazıdan dolayı ifade verdim.
  • 23 Ekim 2010’da, ilk öpücüğümü aldığım kızla ayrıldık :D.

Kasım 2010

  • Ayın başında, Numan Kurtulmuş‘un yeni partisini açıkladığı toplantıya katıldım.
  • 10 Kasım 2010’da, iki arkadaşımla beraber Anıtkabir‘i ziyaret ettim.
  • 13 Kasım 2010’da, annem fena bir kaza geçirdi ve kolu iki yerinden kırıldı.
  • 22 Kasım 2010’da tam bir “bürokratik kâbus” yaşadım!
  • 24 Kasım 2010’da tekrar üniversiteli oldum :).
  • 25 Kasım 2010 da doğum günümdü :).
  • Ayın sonuna doğru bir yazarlık eğitimine başladım.
  • “Girişimcilik eğitimi”nin son dersi de, ayın son günüydü.

Aralık 2010

  • Aralık ayı epey hızlı geçti.
  • 20 Aralık 2010’da, mart ve/veya nisan aylarında aldatıldığımı öğrendim.
  • 21 Aralık 2010’da da Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana hapis istemiyle dava açtırdığını öğrendim.
  • 25 Aralık 2010, uyku sorunlarımı çözmek adına en büyük adımı attığım gündü.
  • Ayın sonuna doğru HTML5 ve CSS3 öğrenmeye başladım ve Beyn’in yeni teması üstünde çalışmaya başladım.
  • Yeni yıla İzmit‘te, ailemin yanında girdim.
5 Yorum

Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi çok yavaşsa…

Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi yavaşlık sorunu…ve Windows 7 veya Windows Vista kullanıyorsanız, işletim sisteminde bulunan monitör kalibrasyon programını çalıştırmış olabilirsiniz.

Windows‘un ayar bölümlerinden birinde “Rengi Ayarla” adıyla ortaya çıkan bu programın yaptığı şey, monitörünüz için yeni bir renk yönetim dosyası oluşturmaktır ama bir halt yediğini zanneden programımız, bünyesinde bulunan bir hata (ecnebiler “bug” diyor) yüzünden Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi‘ni yavaşlatır, sorun yaratır.

Bunu çözmenin yolu ise, çok şükür, basittir. Hemen aşağıdaki dizine gidiyorsunuz:

%WinDir%\System32\spool\drivers\color

Ve orada bulunan, “Calibrated…” ile başlayan isme sahip tüm dosyaları siliyorsunuz.

Sildiğiniz andan itibaren Windows Fotoğraf Görüntüleyicisi programı, sorunsuz biçimde çalışmaya devam edecektir.

4 Yorum

Av Mevsimi (2010)

Türkiye‘de bal gibi polisiye film çekilebilirmiş. Bu film, bunu kanıtlıyor.

İlginç bir tesadüf: Bundan daha 5 gün önce, yine bir Yavuz Turgul filmi olan ve yine Şener Şen‘in başrolde oynadığı, Muhsin Bey isimli filmi izlemiştim. Hoşuma gitmişti ama o film hakkında bir yazı yazmak istememiştim. Ama bu film, Av Mevsimi filmi anlatılır.

Filmde Şener Şen‘le Cem Yılmaz, iki polis. Okan Yalabık da çömez, daha teşkilata yeni girmiş. Bir cinayeti çözmeleri gerekiyor. Eee… O kadar. (Daha fazla ayrıntı verirsem ayıp olur, filmin içeriğini anlatmış olurum. Özür.) Filmde beni en çok etkileyen şeyleri anlatayım o zaman:

  • Cem Yılmaz mesela. Adam Laz bir polisi canlandırıyor. Lazlar da biraz deli olur derler ya, rolü de biraz deli, hatta lâkabı deli. Yalnız öyle bir oynamış ki, bazı sahnelerde duayen Şener Şen‘i unutturduğu bile oluyor.
  • Bir de ne alakaysa, Pamuk karakterinin annesini izlediğim her sahnede ağlamamak için kendimi zor tuttum.
  • Filmdeki bazı sahnelere ise sinir oldum. Belli ki aceleye gelmiş. Örneğin geceden sabaha dönen bir sahne vardı. Normalde koyarsın kamerayı, manzarayı sabaha kadar çekersin, sonra hızlandırırsın, sahne öyle gösterilir. Artık hangi zeki düşünmüşse, bir sabah görüntüsünü karartmış da hızlıca aydınlatmışlar. E bulutlar hareket etmiyor?

Bu film hakkında söyleyeceklerim değil, söyleyebileceklerim bu kadar.

3 Yorum

New York’ta Beş Minare (2010)

Yazının en başında da söyleyeceğim, sonunda da söyleyeceğim: BU FİLME GİDERSENİZ, HÜSRANA UĞRARSINIZ.

En önce, Haluk Bilginer‘in oynadığı rolden başlayalım. Haluk Bilginer döktürüyor döktürmesine ama rol, fragmanlardan gördüğümüz Fethullah Gülen benzeri bir rol değil. Hatta Amerika‘da yaşaması dışında hiçbir benzerliği yok. Yılın başında mı, önceki yılın sonunda mı ne ortaya çıkan “teaser”dan beri beni delicesine meraklandıran karakterin, düşündüğüm şeyi anlatmamış oluşu çok büyük hayal kırıklığına uğrattı beni. (Beni tanıyan bilir: Fethullah Gülen‘den hoşlanmam. Ama bu filmi beklerken zaten Gülen’in kötüleneceğinin düşüncesiyle heyecanlanmamıştım. Sanıyordum ki film “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?” mesajı verecek. O bile olmadı.)

Fragman ve “teaser”larda gördüklerimizden dolayı ben gereksiz bir heyecana kapılmışım herhalde. Ülkücüler (veya Alperenler) grubu fragmanda dikkat çekici bir yere sahipken gördük ki, zaten grubun filmdeki toplam varlığı da fragmanın süresini geçmiyormuş. 2 dakika mı, 3 dakika mı ne gözüktüler ve film boyunca bir daha onlara rastlamadık. (Aynı şekilde filmin başında gördüğümüz cemaat sahneleri de sadece filmin başında vardı.) Demem o ki; eğer benim gibi fragmana kanıp filmi izlemek için heyecan yapıyorsanız, yapmayın. Fragmandaki görüntülere bir o kadar daha süre ekleyin – işte fragmanın filmdeki karşılığı o kadar.

Mahsun Kırmızıgül‘ü de anlamıyorum, kusura bakmasın. Yönetmenlik hevesi belli ki gelip geçici bir şey değil, ona sözüm yok. Vasat da olsa bir şeyler izletiyor. Ama senaryoyu da yazıp, üstüne bir de başrollerde oynama merakı niye? Yemin ediyorum, Kırmızıgül‘ün karakterini oynarken nasıl zorlandığını izlemekten bazen filme konsantre bile olamadım. Güç bela atılan öfkeli bakışlar, repliklerde her kelimenin her hecesine zorla yapılan vurgular falan… Fragmandan anlamak lazımdı ama artık benim için kaçtı o tren tabii…

Senaryoya hiç girmeyeyim diyecektim ama dayanamadım: Kopuk kopuk sahneler, her dakika zihinde beliren ama filmin sonunda hiçbirinin yanıtını alamadığımız sorular falan… Mesela Haluk Bilginer‘in oynadığı Hacı Gümüş niye Amerika‘ya taşınmış? Film boyunca hiçbir cemaatle bağlantısı görünmediği halde neden ta Türkiye‘deki polislerin takibinde? Nasıl oluyor da Mahsun Kırmızıgül‘ün oynadığı Fırat Baran karakteri, Hacı Gümüş hakkındaki düşüncelerine rağmen onu çatıya kadar götürüp polise direniyor? Mustafa Sandal‘ın oynadığı Acar Aydın karakteri nasıl oluyor da bir günde Hacı Gümüş‘ün suçsuz olduğunu kabullenip ona verilen göreve rağmen onu koruyor? Türkiye‘deki polis şefi tek bir sahnede nasıl oluyor da Hacı Gümüş‘ün suçsuzluğuna anında inanıyor? Böyle, buna benzer onlarca soru yazabilirim ama yazdıkça sinirleniyorum.

Sonuç olarak maddeleyebileceğim birkaç cümlem var:

  • Fragman ve “teaser”larda Hacı Gümüş karakterinin Fethullah Gülen‘e bilerek benzetilmesi, filme seyirci çekmek için yapılmış zekice bir hamleden başka bir şey değil.
  • Senaryo kopuk kopuk, kurgu sıfır, filmin başından sonuna kadar yanıtlanmayan tonla soru var…
  • Yönetmenlik konusunda da etkilenebileceğim bir sahne yoktu. Hatta bazı sahnelerde yanlış duygu veriliyordu. Örneğin Harlem zencilerinin olduğu sahnenin normalde heyecanlı bir sahne olması gerekirken bütün salon olarak katıla katıla güldük sahneye.
  • Film izleyeni mesaj manyağı yapıyor. En belirgini de, Mustafa Sandal‘ın bir sahnede ABD‘li meslektaşına bastıra bastıra AB uyum sürecinde nasıl süpersonik bir ülkeye dönüştüğümüzü anlatmasıydı. Öyle ki, sahne bitmeden Mustafa Sandal‘ın kameraya dönüp “Buradan da sayın bakanımız Egemen Bağış‘a selamlarımı göndermek ve verdikleri hizmetler için kendilerine teşekkürlerimi arz etmek isterim efendim.” diyecek sandım.
  • Son sahne güzeldi. Ama sadece son sahne güzeldi. En çok orada güldük, en çok orada ağladık ve en çok orada heyecanlandık (ve korktuk). Ama bütün hepsini 5-6 dakikada yaşadık. Keşke filme sadece son sahneyi koysalarmış.

Tabii ki filmi beğenenler çıkacaktır; herkesin zevki aynı değil. Filmi birileriyle konuşmaya ve tartışmaya (olumsuz anlamda değil, olumlu anlamda tartışmaya) can attığımı söylemek isterim. Bir de şunu tekrar edeyim: BU FİLME GİDERSENİZ, HÜSRANA UĞRARSINIZ.

Sevgiler.

14 Yorum

Inception (2010)

Filmin ardından, gönül rahatlığıyla şu kararı aldım: Bundan sonra favori yönetmenin kimdir diye soranlara tereddütsüz “Christopher Nolan!” diyeceğim.

İsteyen herkes sinema konusunda beni küçümsemekte serbesttir ama ben bir macera filminde, filme heyecan katacak efektleri (hem ses, hem görüntü), film hakkındaki beğenim için çok önemli (belki en önemli) kriter olarak addederim. Çünkü bir macera filmine senaryo da, oyuncular da bir noktaya kadar heyecan katabilir ama bir macera filmini “macera filmi” yapan şey esasen ses ve görüntü efektleridir. (Bu yüzden Shoot ‘Em Up ve Wanted gibi filmler şahane macera filmleridir.) Filmdeki efektlere ayrıca hayran kaldığımı bu girizgâhla en baştan söyleyeyim istedim. Zaten kocaman bir mahallenin ortadan ikiye bölünüp bir kısmın, diğer kısmın üstüne konması (Merak etmeyin, önemli bir ayrıntıyı açıklamadım.) veya yerçekimsiz sahneler (Bakın bu sahneler önemli mesela.) acayip hoşuma gitti.

Bunun dışında senaryoyu yazan arkadaşı da ayrıca tebrik etmek, sırtını sıvazlamak ve daha fazla senaryo yazması için motive etmek lazım sanırım. İnanılmaz derecede karmaşık olmasa da filmin içine dalıp çıkamayacağımız kadar girift bir senaryo yazmış. Kurguda bazı aksaklık ve abeslikler olsa da film sırasında bunu fark etmediğiniz için film çok hoşunuza gidiyor. Zaten bir filmi izlerken, o ana kadar izlediğiniz her anı tekrar tekrar gözden geçirip hikayeyi çözmeye çalışıyorsanız o filmden keyif almamanız mümkün değil. Bununla beraber 2000’li yıllarda hafiften artan “orijinal senaryo”lardan biri olduğu için film ayrı bir özellik kazanıyor.

(Bu arada en başta Christopher Nolan‘a saygıda kusur etmeyeceğimi ifade etmemin sebebi de, böylesine özel bir senaryoyu mahvetmeden, senaryoya tam da uygun bir biçimde bir film çekmiş olmasından ötürü. Yeri gelmişken, aynı şekilde, Leonardo DiCaprio başta olmak üzere filmin tüm oyuncularına da buradan selam göndermek istiyorum.)

Yazıyı kısa keseyim (Kısa?) ve sonuç olarak şunları diyeyim: “İzlediğim en iyi film” diyemem, “izlediğim en iyi senaryo” hiç diyemem ama “çok çok iyi bir film” ve hatta “bu yılın en iyi filmi” diyebilirim ki zaten (herkesin dediğinin tersine gidip özellikle hiçbir filmi beğenmeyen sinema eleştirmenleri hariç) aşağı-yukarı herkes bu konuda hemfikir. Olanağınız varsa, bu aralar, film vizyondan çıkmadan gidin ve sinemada izleyin. Olmadı filmi bir şekilde edinip izleyin.

6 Yorum

Hadi buyur…

Yaşanmış Esrarengiz OlaylarBerrin Türkoğlu‘nun “Yaşanmış Esrarengiz Olaylar” kitabını okuyorum. Aslında bu ikinci okuyuşum; kitabı İzmit‘teki evin bir köşesinde bulunca tekrar okuyasım geldi ve birkaç gün önce tekrar başladım kitaba.

Tuhaf ve korkutucu gerçeğin ilk kısmı şöyle: Kitabı, Kadıköy Anadolu Lisesi‘ndeyken okumuştum. Kadıköy Anadolu Lisesi‘nden 2005 yılının başında (lise 2’nin ilk döneminin sonunda) Kocaeli Anadolu Lisesi‘ne nakil olmuştum ama Kadıköy‘deki ilk veya ikinci yılımda, yatakhanede (hatta çoğunlukla etüt sınıflarında) bu kitabı heyecanla okuyup bitirdiğimden eminim. İçindeki reenkarnasyonla ilgili hikayeleri yatakhanede Koray diye bir arkadaşıma anlatmıştım. Kitaptaki örneklerin çoğu Hatay, İskenderun civarındandı ve Hatay doğumlu Koray da bu bilgiyi doğrulamış, o yörede reenkarnasyon olaylarının neredeyse normal karşılandığını ve doğduktan birkaç yıl sonra “Ben aslında şu kişiyim, beni şuradaki evime götürün.” diyen çocukların çok olduğundan bahsetmişti. Bununla beraber kitabın sonunda yer alan “foton kuşağı”ndan oradaki birkaç arkadaşa bahsedince benimle epey dalga geçmişlerdi :).

Tuhaf ve korkutucu gerçeğin ikinci kısmı şöyle: Bugün tesadüfen gördüm ki, kitabın başında yazan ilk basım tarihi Mart 2006. Yani benim kitabı Kadıköy’de okumuş olmama olanak yok; tarihler tutmuyor.

Sabahtan beri bu duruma mantıklı bir açıklama getirmeye çalışıyorum:

  • Kitabı ikinci kez elime aldığımdan yani iki ayrı kitap olmadığından eminim, kapağı bile hatırlıyorum (ki yeni basımlarda kapak da değişmiş).
  • Kitabı 2006 yılında okumuş olmama da olanak yok çünkü hem Kadıköy Anadolu‘da okuduğumdan, hem de oraya Hatay‘dan gelen Koray‘la bu kitabı konuştuğumuzdan adım gibi eminim. “Foton kuşağı” konusunda dalga geçtiklerini de net bir biçimde hatırlıyorum.
  • Zayıf bir ihtimalle de olsa kitaba ilk basım tarihini yanlış basmış olabilirler mi diye düşündüm ama böyle bir şey hem çok zor, hem de internette yaptığım araştırmada kitabın basım tarihinin farklı olmadığını gördüm.

Yayınevine (Kozmik Kitaplar Yayınevi) ulaşmaya çalıştım ama kitapta yazan telefonu kimse açmadı. (Neyse ki yayınevinin gerçek olduğundan eminim, heheh.) Gerekirse yayınevini ziyaret edip, gerekirse Berrin Türkoğlu‘na bizzat ulaşıp bu kitabın ilk basım tarihini öğrenmem gerekiyor yoksa elimdeki tek geçerli açıklama, kitabı bir şekilde rüyamda okuduğum olacak.

Azıcık korkmuyor değilim hani. Ama elbet mantıklı bir açıklaması vardır. İnşallah.

16 Yorum

Şiir denemeleri – 2

Klasik şiir resmiSırf bir arkadaşıma inat, önceki şiir denemelerimi beğenmedi diye (Halbuki ben de beğenmemiştim.) yeni şiirler yazma kararı aldım. Dalga geçmek, nefret etmek serbest. Hatta teşvik ediyorum, nefret edin bu şiirlerden :).

Çay

Kim demiş uzun boylu insanlar yeşil renkli tişörtler giyemez diye?
Ben demişim!

Uyak

Şiir dediğin uyaksız olmaz diyen…
Ölçüsüz şiire bin hakaret eden…
Sanki o tarz şiir pek güzel oluyor;
Al, uydum uyağa, oldu mu şimdi len?

Kötü Şiir’e Güzelleme

Kötü şiir aslında güzeldir,
Nefret uyandıranı ayrıca özeldir!

Güzel şiir güç bela anlaşılırken,
Kötü şiir herkesçe bir diken!

Bak mesela uyakları kötü kullandım demin,
Ama zaten uyak da zorunlu değil, di’ mi?

Son diyeceğim şu: Küçük İskender’i herkes anlayamaz ama,
Yarım Porsiyon Adana’dan herkes nefret edebilir!

Kim

Kedi desen, kedi değil;
Yedi desen, iki deyim;
Dedi dedem, deli miyim;
Edi de ben, Büdü de kim?

Duygusal Şiir

Parmaklarım karıncalanıyor rüzgârdan, sen yokken…
Saçlarındı eskiden rüzgârın yerindeki gizli özne…
Kimse dolduramıyor, yalnızlıksa büyütüyor, deşiyor yarattığın boşluğu!
Kendimi dağlara atıp, dağlardan kendimi atıp haykırmak istiyorum:
Tülay, seni çok seviyom, pişmanım, n’olur dön, geri gel!

[hr]

Bitti. Bundan sonra da şiir yazarsam, takma isim olarak Yarım Porsiyon Adana‘yı kullanacağım.

10 Yorum

Vuvuzelalara neden tahammül etmeliyiz?

Dünya Kupası 2010Dakika 120, skor 1-1, penaltılardan önceki son atak…

Gana oyuncusu Pantsil‘in kullandığı serbest vuruşta, ceza sahasındaki arbede içerisinde göğsüne tekme yemesine rağmen Gana oyuncusu Adiyiah topa kafa vurmayı başardı.

Top neredeyse göğsüne doğru gelmesine rağmen Uruguay oyuncusu Suárez, kale çizgisinden topu eliyle dışarı attı.

Hakem bu anlamsız müdahaleyi gördü ve penaltılardan hemen önce penaltı verdi; Suárez‘i kırmızı kartla oyun dışına çıkardı.

Penaltıyı kullanan Gana oyuncusu Gyan, topu üst direkten dışarı yolladı ve dolayısıyla uzatmalar da tamamlandı; penaltılara geçildi.

Penaltılarda ilk iki vuruşu Uruguay oyuncusu Forlan ve Gana oyuncusu Gyan kullandı; ikisi de gol atmayı başardı.

Uruguay ‘dan Victorino ve Gana‘dan Appiah, ikinci penaltıları da gole çevirdi.

Üçüncü penaltıları kullanan Uruguay ‘dan Scotti gol atmayı başarırken, Gana‘nın Mensah‘ı yavaş vurduğu için Uruguay kalecisi Muslera topu kaleden çevirdi.

Uruguay oyuncusu M. Pereira ile Gana oyuncusu Adiyiah, sonraki iki penaltıyı birden kaçırdılar.

Son olarak Uruguay oyuncusu Abreu, kullandığı penaltıyı gole çevirerek takımı Uruguay‘ı yarı finale çıkardı.[hr]

Başlık “Dünya Kupası neden en zevkli futbol şampiyonasıdır?” da olabilirdi, “Ömer Üründül‘e neden dayanmalıyız?” de olabilirdi. Üç sorunun da cevabı, yukarıdaki dakikalarda saklıydı.

4 Yorum

7 Kocalı Hürmüz (2009)

7 Kocalı Hürmüz

Filmi belli bir yapı çerçevesinde yorumlamak yerine “Ahmet Hakan twit’i” türünde maddeler sıralayacağım:

  • Nurgül Yeşilçay meğer ne güzel bir kadınmış ya? Yemin ederim hiç fark etmemiştim, filme kadar.
  • Nurgül Yeşilçay meğer ne yetenekli bir kadınmış ya? Yemin ederim hiç fark etmemiştim, filme kadar.
  • Ayrıca Gülse Birsel‘in dişi kimliğini de tanımış olduk. En başından (ta GAG zamanından) beri Gülse Birsel‘in, kendi dişiliğini böyle ön planda tuttuğu bir halini görmemiştik.
  • Şimdi tek tek saymayayım… veya sayayım: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Memet Ali Alabora (Evet, “Memet” diye yazılıyormuş.), Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz, Öner Erkan, Cem Karakaya, Ezel Akay (hem yönetmeni, hem oyuncusu), Müjdat Gezen, Halit Akçatepe, Erol Günaydın, Zihni Göktay… Böyle geniş kadrolu kaç film gördük son yıllarda?
  • Müziklerin bir kısmının Vokaliz‘den olması sürpriz olmasa da çok hoştu – özellikle Yangın Var yorumları. Onların seslendirdikleri haricindekilerden de en güzeli El Hubb‘du herhalde.
  • El Hubb‘un sözlerine dikkat edince dumur oluyorsunuz. Azgın erkeklerde feci etki yaratır bu :).
  • El Hubb, “kayıtsız şartsız aşk” demekmiş; divan edebiyatında yeri büyükmüş. Kesin olmayan bu bilgileri Ekşi Sözlük‘ten edindim.
  • İme Prezakias Çiftetellisi de harika olmuş. Öner Erkan‘a sevgim ve saygım bi’ kat daha arttı.
  • Yine de tartışmasız biçimde en eğlenceli şarkı, Türk Sanat Müziği makamlarından biriyle söylenen bir Goethe şiiri olan An Belinden‘di. (Şiirin Türkçesi de buradaymış.)
  • Hallaç Rüstem‘i oynayan Öner Erkan, film boyunca beni en çok güldüren karakterdi. Sonrasında da kekeme berber (Berber Hasan) rolündeki Cengiz Küçükayvaz var.
  • En son Takva‘da bir tarikat görevlisi olarak gördüğüm Erkan Can‘ı bu sefer namaz kılmayı bilmeyen bir laz uşağı olarak görmek garip oldu :).
  • Nurgül Yeşilçay‘ın Berber Hasan‘la (Cengiz Küçükayvaz) konuşurken, bir de Fişek Ömer‘le (Sarp Apak) takındığı tavırlar muhteşemdi ama hiç yalan söylemeyeceğim, Tabip Hüsrev‘in (Memet Ali Alabora) Hürmüz‘ü (Nurgül Yeşilçay) muayenesi sahnesi favori sahnemdir. Allah kimseye böyle işve, böyle cilve yapan bir kadın nasip etmesin. En azından bana nasip etmesin. Veya etsin. Veya etmesin, kafayı yerim ya. Veya etsin tamam.
  • Ezel Akay‘ın filmleri çok güzel, çok eğlenceli oluyor ama Tim Burton‘vari bir abartı var ya, ona inceden kıl oluyorum. Bir de “görüntü sürekliliği” mi deniyor, ne deniyor bilmiyorum (kameralarda bir açıdan diğerine geçtiğinde iki farklı görüntü izleme hissi doğuran hata) ama ondan çok yapıyor Ezop. Bunu bilerek yapıyor da olabilir, bilemedim. Neredesin Firuze‘de de çok vardı mesela bu hatadan. Gerçi bilerek yapıyorsa daha fena.
  • Senaryo kurgusu şahane. Sadık Şendil‘in aynı adlı eserinde de bu şekilde mi bilmiyorum, eğer öyleyse Türkçe edebiyat içerisinde benim gördüğüm en karmaşık, en başarılı kurgu buydu.
  • Haluk Bilginer‘in bu kadar kötü oynadığını ilk kez görüyorum. Halbuki Türk sinemasında en sevdiğim kişilerden biri o.
  • Ayrıntılarıyla da, genel olarak da acayip eğlenceli bir film. Türk sinemasına güveni olmayan kim varsa özellikle izlesin, otursun aşağı. Türk sineması şahanedir.
  • Son not: Filmin internet sitesi de çok güzel olmuş. Yüklenirken verilen bilgiler de çok eğlenceli.
2 Yorum

Le Petit Nicolas (2009)

Le Petit Nicolas (2009)

Küçüklüğümde okuduğum çocuk kitaplar arasında iki tane kitap serisi vardı, çok sevdiğim. Bunlardan biri Muzaffer İzgü‘nün “Anneannemin Akıl Almaz Maceraları” serisiydi, ötekisi de René Goscinny tarafından yazılan ve orijinal adı “Le Petit Nicolas” olan “Pıtırcık” serisiydi. Vikipedi‘ye göre 1959’dan beri hafif garip anlatımıyla çocuklar arasında epey popüler olan bu seriyi kaç defa bitirdiğimi hatırlamıyorum. Hatırladığım en net anılar, bir defasında serinin bir kitabını 3 saatte okuyup bitirecek kadar dalmam (ki normalde 3 dakikada 1 sayfa okuyabilen, “yavaş okur”lardanımdır) ve serinin bir kitabında Sırma‘ya yaranmak için bütün çocukların acayip akrobatik hareketler sergilediği bir resim.

PıtırcıkResimlerden en iyi hatırladığım, bu bahsettiğim resim ama kitapların içindeki resimlerden herhangi birini (örneğin sağdakini) görsem anında tanırım. Nitekim filmin acayip yaratıcı biçimde hazırlanmış girişinde (isimlerin falan tanıtıldığı kısım işte, asıl adını bilmiyorum) kitaptan resimleri görünce az daha ağlayacaktım. Cidden; gözlerim falan doldu be!

Karakterleri de aynı çizimlerdeki tiplemelere benzetmişler. Özellikle Çarpım‘ın tipi acayip hoşuma gitti – Pıtırcık‘tan sonra tabii. Altyazıda da Nicolas, Geoffroy, Maixent gibi isimler yerine Pıtırcık, Gümüş, Çarpım gibi benim ezberimde olan isimler olunca filmi izlemesi çok zevkli oldu.

Yalnız şunu hatırlatmam gerekir: Kitapları okumadıysanız film size acayip saçma gelir. Filmin yarısından biraz sonra azıcık sıkıldığımda fark ettim ki, kitapları o kadar sevmemiş olsam Fransızca dilinin telaffuzuna olan hayranlığım bile bana bu filmi izletemezmiş. Filmi güle eğlene, sandalyeden düşe yarıla izledim izlemesine ama aslında o esprileri kitaptan hatırladığım için o kadar güldüm. Kitapları okumayanlar için o muhteşem araba sahnesi haricinde gülünecek pek tarafı olacağını sanmıyorum. (Bu arada o sahnede komşular eminim beni yadırgamışlardır çünkü ben hayatımda o kadar bağıra çağıra güldüğümü hatırlamıyorum.)

Özetle; Pıtırcık serisini okuduysanız ve sevdiyseniz kesinlikle izlemelisiniz, yoksa izlemeseniz daha iyi. Bitti. Çok kısa özetledim be.

Yorum Bırak

100 şınav

Şınav

Kollarım kız gibi incecik olduğundan ötürü özgüvenim ne kadar yüksek olursa olsun, hiçbir zaman tepede olmamıştır. Bir spor salonuna kayıt olamadığım gibi rast geldiğim bir egzersiz programı da yoktu. Ama dün internette böyle bir program buldum:

http://hundredpushups.com/ (İngilizce)

Bu egzersiz programına göre ilk hafta programından başlayarak (ilk testte 17 yaptığım için en sağ sütundan başlayacağım) 6. haftanın sonunda 100 şınava ulaşmaya çalışacağım. 2 günde bir, haftanın 3 günü (örneğin pazartesi, çarşamba ve cuma) bu programı uygulamak yeterliymiş, yani benim gibi tembel bir herifin bile uygulayabileceği kadar kolay bir program :). 2 haftada bir “ilk test”i tekrarlayıp ne durumda olduğumu görecek ve 6. haftanın sonunda, kısmetse, tek seferde 100 şınav çekmeyi başarmış olacağım.

Yalnız bu programa tek başıma girmek istemedim, bu yüzden belki destek olursunuz diye siz Beyn okurlarına da program hakkında bilgi verip katılım çağrısı yapmak istiyorum. Acayip kolay bir programa benziyor, herhalde 2000’e yakın aboneden biri katılmayı kabul eder :).

(Kendime not: Eğer 100 şınava gerçekten ulaşırsan o gazla bi’ de bu sitenin Türkçesini hazırla. Bir de 200 mekik programına başla!)

19 Yorum

“Gerçek Sofralar, Gerçek Muhabbet” etkinliği

Yeni RakıYeni Rakı, benim de içinde bulunduğum 100 kadar blog yazarını böyle bir etkinliğe davet etti. 27 Şubat 2010 tarihinde, İstanbul‘daki Despina Meyhanesi‘nde gerçekleşen içkili (Evet, gerçekten içkili!) yemekte 100’ümüz birden olmasa da 80 küsur blog yazarı içti, güzelleşti.

Yemek 8’de başlamıştı ama ben meyhaneyi 8 buçuk civarlarında bulabildim. Girmeden önce 20-30 blog yazarı göreceğimi tahmin ediyordum ama salonun dolu olduğunu görünce epey mutlu oldum :). Tanıdıklarıma selam verdikten sonra bir yere geçip oturdum.

İlk başlarda ne yapacağımı pek bilemedim zira rakı içmeyi bilmem. Bereket, blog yazarlarının “abisi” konumundaki bir blog yazarı olan Uğur Özmen yardıma yetişti :). Zaten yan yana oturuyorduk, kendisinden bana rakı nasıl içilir öğretmesini istedim. İlk bardaktan sonra rakıyı ne kadar koyacağımı, üstüne ne kadar su ekleyeceğimi, ne kadar buz atacağımı, rakıyı içerken mezeyi nasıl tüketeceğimi falan hemen kaptım :).

Gece boyunca epey eğlendik valla. Gelen fasıl ekibiyle bol bol şarkı-türkü söyledik, bağıra bağıra acayip espriler yapıp bağıra bağıra güldük, masalar arasında dolaşıp tanıdıklarımızla sohbet ettik… Hatta bir ara memleket meselelerini bile tartıştığımı hatırlıyorum :). Ama hayal meyal. Bu arada, daha önceden birkaç kez internetten sohbet ettiğim ama aptal bir gerekçeden ötürü küs kaldığım Orçun İlbeyli‘yle de tanışmış ve barışmış olduk.

Gecenin sonunda ise; şık bir kutu içerisinde 50’lik Yeni Rakı şişesi, 2 adet Yeni Rakı bardağı ve bir adet (boş) fotoğraf albümü de kapıda bizi bekliyordu. Tabii 100 blog yazarı olarak yazdığımız yazıları (Benimki şurada.) içeren “Gerçek Muhabbetin Kitabı“nı da unutmamak lazım :).

Sonuç olarak, harika bir gece yaşamış olduk. Önce organizasyonu neredeyse hatasız gerçekleştiren Zarakol‘a, sonra da Yeni Rakı‘ya teşekkürlerimi sunarım :).

3 Yorum

World’s Greatest Dad (2009)

[gom site=”youtube” id=”7aQ1Uu4xK28″]

Filmin fragmanı, film hakkında hiçbir şey anlatmıyor. Filmin posteri falan da klasik Hollywood filmlerinin hiç uğraşılmadan hazırlanmış posterlerine benziyor. Ama film o kadar kaliteli ki, şaşırıyorsunuz.

Bi’ kere film, komedi filmi değil. Bunu en baştan söylemeyi faydalı görüyorum çünkü ben bu filmi edinirken “Hah, Robin Williams abimin bir filmi daha çıkmış. Kesin acayip komiktir, izleyeyim.” diye ümitlenmiştim. Düşündüğüm gibi çerez komedi filmi çıkmasa da, şimdiye kadar izlediğim en iyi kara mizah filmlerinden biri oluşu sayesinde düş kırıklığına uğramadım ve hatta düşündüğüm gibi bir film olmayışına çok sevindim.

Filmde bol bol mesaj veriliyor ama iki tanesi çok önemli:

  • Bir yalan yaratarak binlerce insanın hayatını değiştirmek mümkün.
  • Yine de o yalan sayesinde değişenler de yalandan bir değişim yaşarlar.

Bir de tabii babanın bu yalandan nasıl prim yaptığını anlatmak var ama anlatırsam filmi izleyemezsiniz. Ama kesinlikle izlemelisiniz.

1 Yorum

Avatar (2009)

Avatar (2009)

Bir Amerikan filminden beklenmeyecek kadar güzel bir film olmuş, önce onu diyeyim. “Güzel” derken görselliğinden söz etmiyorum – filmdeki görsellik zaten kimsenin laf edemeyeceği kadar iyi. Benim bahsettiğim şey şu: İlk kez bir Amerikan filminde böylesine doğru bir ruhanilik görüyorum. Bir de emin olmamakla birlikte sanıyorum ki ilk kez Amerikan ordusu böyle sertçe eleştirilmiş. Sırf bu yüzden bile gidip izlenir yani.

3 boyutlu film tecrübesi

Bu filmi izleyerek hayatımdaki ilk 3 boyutlu film izleme tecrübemi edinmiş oldum. Açıkçası beklediğim kadar etkileyici değildi. Görüntü gerçekten daha güzel, daha “gerçek” bir hal alıyor ama gözünüz bazı sahnelerde nereye odaklanacağını şaşırıyor ve sonuç (en azından benim için) hafif baş dönmesi ve yine hafif mide bulantısı olabiliyor. Bir de küçük gözlüklerle izleyenler bana hak verecektir, kafanızı belli bir açıda ve sabit tutmanız gerekiyor. Ha, bir de sanırım film gözlükle izleyince daha karanlık. 2 boyutlu halini izlemediğim için bu durumdan emin değilim tabii ama gözlüğü çıkarıp baktığımda sahneler çok daha iyi bir parlaklığa sahipti.

Filmdeki görsellik

Yukarıda da dediğim gibi, filmdeki görselliğe kimse bir şey diyemez. Aşağı yukarı filmin tamamında çeşitli animasyon yöntemleri kullanılmış olsa da, havada asılı duran dağlar dahil olmak üzere filmdeki hiçbir sahneyi sanal olarak algılayamıyorsunuz. Özellikle o köpeğimsi yaratıkların yakın plan çekimlerinde, hiçbir filmde görmediğim kadar gerçekçi dokular gördüm.

Bu durumdan anlıyoruz ki bir animasyona birkaç yüz milyon dolar harcadığında o animasyon, animasyonluktan çıkıyor.

Filmin ideolojisi

Ahmet Hakan bu konuda çok iyi bir sıralama yapmış:

  • SOLCUDUR: Eşitlik fikri aşılar…
  • DİNCİDİR: Mucizelere yer verir.
  • MÜSLÜMAN SOLDUR: Yüce güce dayanarak isyan eder…
  • ANTİEMPERYALİSTTİR: Sömürgeci güçlere karşı bayrak açar.
  • DİRENİŞÇİDİR: Asla uzlaşmaz…
  • İNANÇLIDIR: Düşman ne kadar güçlü olursa olsun yıldırılamaz.
  • MİLLİCİDİR: Taklitçi değildir, kendi medeniyetine güveni tamdır.
  • ÇEVRECİDİR: Doğaya egemen olmak istemez.
  • (Kaynak)

Sağı-solu bilmem de, filmde gerçekten de İslam‘la bağdaşan çok fazla ögeye rastladım. Antiemperyalizm zaten filmin ana temasını oluşturuyor ve bence anlattığı en önemli şey de o. Bunun yanında milliyetçilikle ırkçılığın çok güzel bir karşılaştırılması var. Farklı gezegenle ifade edilen “işgal bölgesi”ni savunmayı seçen Amerikan askerine şu zalim komutan, “Kendi ırkına ihanet etmek nasıl bir şey Jake?” diye sorduğunda Jake‘in “işgal bölgesi”ndeki halk gibi tepki vermesi, bence filmin en ilginç sahnesiydi.

Ve tabii filmde, Amerika‘nın gezegeni “özel bir madde” elde etmek amacıyla işgal etmeye kalkması da Irak savaşına bariz bir gönderme olmuş. Yine de filmdeki savaşa ve direnişe kendinizi kaptırdıktan ve filmi bitirdikten sonra filmi “Kızılderililerin soykırıma uğramadığı, hatta kazandığı bir koloni-Kızılderili savaşı” diye tanımlayabilirsiniz. Filmde aslen tarihteki üç “işgal” işlenmiş: Irak‘ın işgali, Afrika‘nın işgali ve Amerika‘nın işgali. (Şu anda “Amerika Birleşik Devletleri” dediğimiz o topraklarda, işgalci konumda bulunan terörist bir devletin var olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım.)

Sonuç: Filme neden gidilmeli?

Üç sebepten:

  • Üç boyutlu film teknolojisini tecrübe etmek için (veya şimdiye kadarki 3B film tecrübelerinizin en iyisini yaşamak için)
  • Kapitalizmin ve emperyalizmin nasıl yıkıcı bir güç olduğunu görmek için
  • Amerika‘da böyle bir filmin nasıl çekildiğini, hatta Amerika‘yı yerin dibine sokmak için nasıl yüz milyonlarca dolar harcandığını görüp hayrete düşmek için

Sevgiler.

5 Yorum