"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a3

Ner’desin aşkım?

Aşkım, bebeğim, bi’ tanem, hayatım, sevgilim, yavrum, kuzum, tatlım, karıcığım-kocacığım, hanımım-beyim… Hepsi de birbirinden güzel hitap biçimleri, bence.

Ama bir noktadan sonra garip bir durum ortaya çıkıyor: Sevgiline ismiyle hitap etmek, soğukluğun ifade biçimine dönüşüyor. Sevgili sana isminle hitap edince, “Neden ismimi söyledi ki, bir sorun mu var acaba?” diyoruz.

Aslında olmaması gereken bir şey ama aklıma gelen iki çözüm de içime sinmiyor: Ya ilişkinin başından itibaren sevdiceğe (diğer hitaplarla birlikte) isimle hitap etmeyi alışkanlık haline getirmek lazım, ya da bu can sıkıcı durum oluştuktan sonra sevdicekle konuşup kontrollü bir biçimde iki tarafın da karşı tarafa ara sıra ismiyle hitap etmesini sağlamak lazım.

Ne var ki, ikisi de “yapay” çözümler. Doğal bir çözüm aklıma gelmiyor.

Ne var ki, bu “yapaylık” sürekli bir yapaylık olmayacaktır. İki çözümde de bir noktadan sonra çözümün kendisi, doğal bir alışkanlığa dönüşecektir.

Bir ilişkinin en büyük sorunu bu değildir elbette, ama en büyük sorunun (iletişim) ufak, gerçekten çok ufak bir parçasıdır, bence. Sizce?

Yorum Bırak

Bir cüzdan almak bu kadar zor olmamalı

Vay arkadaş, diyorum.

Herhalde 7-8 yaşımdan beri, babamın verdiği bir cüzdanı kullanıyorum. (7-8 yaşlarında cüzdan kullanıyor olmam da ayrı mesele.) Artık derisi tamamen yıprandı, birkaç cebi yırtılmak üzere, çıtçıtından ümidi tamamen kestim… Yani ömrünü doldurdu sayılır. Bu yüzden yeni bir cüzdan arıyorum.

Dün bir alışveriş merkezinin bir mağazasında, cüzdan seçmeye çalıştım. Ben diyeyim 150, siz deyin 200 cüzdan olan birkaç rafın önündeydim. İlk başta zevkliydi, ama sonra işkenceye dönüştü zira aradığım tüm kriterlere uygun bir cüzdan yoktu, birçoğunda istediğim bir ya da iki şey yoktu.

Delirdim. Eminim beni izleyen mağaza görevlileri biraz eğlenmiştir, ama ben delirdim. 1 saate yakın kaldım mağazada ve aşağı yukarı bütün cüzdanları açıp kapadım, içlerine baktım.

Ve sonunda, ağlamaklı bir halde bir şey almadan mağazadan çıktım.

Kriterlerimi daha önce hiç not almamıştım. Buraya yazmak istiyorum ki, ileride bir başka cüzdan yığınına denk gelirsem daha kolay eleme yapabileyim.

Aradığım cüzdan…

  1. Siyah olmalı.
  2. İki ana kanadının içinde en fazla bir tane daha ek kanat olmalı. (Onlara kanat mı deniyor, bilmiyorum. Ben kanat diyorum.)
  3. Mümkünse fermuarlı, olmazsa düğmeli bir bozuk para kesesi olmalı. Ama mutlaka bozuk para kesesi olmalı.
  4. Sadece bir tane banknot cebi olmalı. İki ceplilere gıcığım var.
  5. Dört-beş tane kart cebi olmalı – daha fazla olmamalı!
  6. Mümkünse şeffaf plastikten, olmazsa fileden yapılmış bir bölmesi olmalı.

Bu kadar. Aklıma başka bir şey gelirse yazarım ama maalesef şu 6 kritere uygun bir cüzdan bulabilmiş değilim.

Bulursanız lütfen haber verin.

2 Yorum

Kısa yazılar

Yazdığım en kısa gündem yazılarından biri, hayatımda ilk kez bir mahkeme salonunu görmeme -ve o mahkeme salonunu Recep Tayyip Erdoğan’ın bana göstermesine- sebep olmuştu. Şimdi diyorum ki, en iyisi bu tarz kısa yazılara geri dönmek.

Üzerinde çalıştığım, emek verdiğim uzun ve kapsamlı yazıların çoğu az okunuyor ve görüntüleniyorken, yazmak için belki yarım saat, belki kırk beş dakika ayırdığım bir yazının beni Türkiye’nin en “belalı” blog yazarı yapması hem iyi, hem kötü bir şey.

Zaten Türkiye’deki köşe yazarlarının önemli bir bölümü (Ahmet Altan, Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Ertuğrul Özkök gibi her uçtan birçok yazar) en fazla birkaç cümleden oluşan kısa paragraflar yazmayı tercih ediyor. Önceleri bunu yazarların tembelliğine yorardım ama sonra (Beyn’de gündem yazıları yazmaya başladıktan sonra) gördüm ki kısa paragraflar, kısa cümleler daha kolay sindiriliyor, daha rahat okunuyor. Bunu fark ettikten sonra köşe yazıları ve denemelerin, denemeler ve makalelerin arasındaki farkları da öğrenmiş oldum.

Dolayısıyla bundan sonra gaza gelip bir konudaki her düşüncemi yazmak yerine, o konuda okura en kolay ulaştırabileceğim en vurucu düşüncelerimi paylaşmayı tercih edeceğim.

Örneğin şu Suriyeli teröristler hakkında yazacağım yorumlarda, söylediklerime kanıt olsun diye LiveLeak sitesinden Özgür Suriye Ordusu’ndaki tiplerin beceriksizliklerini gösteren videoları, herifçioğullarının Amerika’dan nasıl açık açık yardım beklediklerini anlatan belgeleri, bizim ordudan nasıl eğitimler aldıklarını açıklayan haberleri paylaşmayacağım. Yapacağım yorumlar içerisinde bunlardan bahsedeceğim ama kanıtlamaya çalışmak yerine okurun bu bilgiye zaten başka yerlerden ulaştığına veya ulaşacağına güvenmek daha doğru olacak sanırım. Belki gerekli yazıların sonuna birer kaynakça eklerim.

Ve bundan sonra, birkaç ay önce söz verdiğim gibi, sık sık gündem hakkında yazmaya çalışacağım.

Bu yazı da uzun oldu, kusura bakmayın.

Yorum Bırak

Ölü toprağını atmak: siyasi yazılara dönüş!

2010’un ekim ayının ortasında, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden gelen telefondan sonra nasıl korktuğumu size tarif edemem. O sıralar bir eğitim için İzmit’te, ailemin evindeydim ve telefonun geldiğini -haliyle- annemle babama da anlatınca, korkunun da mutluluk gibi paylaştıkça arttığını tecrübe ettim.

Gündem ve Siyaset kategorisinde, o güne kadar yazdığım tüm yazıları o gece yayından kaldırdım. Sebebi konusunda kesinlikle yalan söylemeyeceğim: Deli gibi korkuyordum. Hepsini tek tek inceleyip, bazılarını avukat olan ablama da göstererek tekrar yayına aldım. Bazılarında düzenleme ihtiyacı duymadım, bazılarını yumuşatarak düzenledim, bazılarını ise ne kadar korkak biri olduğuma kıza kıza sildim.

2011 yılının bahar aylarında, üzerimdeki bu korku sebebiyle yaklaşan genel seçimlere dair bir yazı yazamama endişesiyle, kendimi epey zorlayarak birkaç yazı yazdım. O zamanlar ilk duruşmama girmiştim ve 15 dakika içerisinde eylül ayına verilen ikinci duruşma tarihi sayesinde korkumu da erteleyebilmiş, biraz daha rahat yazmaya başlamıştım.

Genel seçimlerden sonraysa, korkunun yerini umutsuzluk aldı. Genel seçimlere kadar MHP’ye yapılan bel altı saldırılar yüzünden herkes gibi ben de “Bizim ülkedeki siyasetin seviyesi buraya kadar düştü mü yani?” diye endişelenmiş ve AKP’nin %50’ye dokunan oy oranını da görünce “Demek ki iş siyasetten çıkmış, reklamcılığa dönmüş.” demiştim. Yenilgiyi, taraftarı olmayı istememe rağmen bir türlü beceremediğim CHP adına da, fena halde küçük düşürüldüğü ve çok zor durumda bırakıldığı için sempati gösterdiğim (ve hatta baraj altında kalmasın diye oyumu verdiğim) MHP adına da, ülkeye genç ve cılız sesimle azıcık katkıda bulunmaya çalışan şahsım adıma da kabullendim ve ilk kez, siyaset konusunda yazmanın içimden gelmediğini fark ettim. Bıktığım için değil de, korktuğum için siyaset hakkında yazmaktan vazgeçtiğimin düşünüleceğini önemsememeye çalışarak, referandumun yıl dönümü için yazdığım yazı dışında doğru dürüst bir siyasi yazı yazmadım.

Yanlış anlamayın: Korkmadığımı söylemeye getirmek istemiyorum. İkinci ve üçüncü duruşmalar yaklaşırken korkum hep arttı. Aralarda, aklıma gelse bile ne olacağını düşünmediğim için korkmuyordum ama duruşmalar yaklaştıkça hareketlerim yavaşlıyordu resmen. Yazma konusunda ise hepten kötüydüm: Duruşmalar yaklaşsa da, yaklaşmasa da elimden doğru dürüst bir yazı çıkmıyordu. Sindiğimi (sindirildiğimi) hissediyordum, gıcık oluyordum ama yazarken “Şu cümleyi yazmasam da olur… Bunu böyle demeyeyim… Eeeh, yazmıyorum ulan…” demeye ve çoğu zaman vazgeçmeye devam ediyordum.

Üçüncü duruşmadan sonra, beraat ettikten sonra siyaset hakkında yazmaya dönsem mi diye düşündüm. Genel seçimlerden sonra gelen bıkkınlığın geçtiğini hissediyordum, korku morku da kalmadıysa, yazmaya bir engelim yok diye düşündüm. Yine de her ihtimale karşı biraz daha bekleyip, mahkemede kazandığım ufak zaferin tadını çıkardıktan sonra sakin kafayla tekrar düşünmeyi tercih ettim.

Geçen iki ayın ardından mutlulukla söylüyorum ki, tekrar yazmaya hazırım.

Yanlış anlama olmasın: Kendimi çok matah bir yazar olarak görmüyorum. Siyasetten anladığımı da iddia etmiyorum – tam aksine, siyaseti anlayabilmek için yazıp gelen olumlu ve olumsuz tepkileri değerlendirmek, kendimi “siyaset düşüncesi” konusunda geliştirmek istiyorum. 2007’den beri siyaset hakkında düşünüyorum ve şu vakte kadar kendimi biraz olsun geliştirdiğimden eminim. Doğru yolda gittiğimden de eminim ama siyaset düşüncesinde dümdüz yollar yok; birleşen yollar, ayrılan yollar çok var. Gömlek değiştirmekten bahetmiyorum, bazı düşünceleri “araç” olarak, “tramvay” olarak gördüğümü söylemiyorum tabii – o yollara asla girmem. Ama fikirlerimi sabit tutarsam, bugün her “taraf”ta var olan dinozorlara dönüşeceğimi de biliyorum.

Üstümde hala bir ölü toprağı var. Üstümde hala bir otokontrol hissi var. Haftada bir, muhtemelen kısa yazılarla başlayarak üzerimdeki bu ölü toprağını atmaya çalışacağım. Sizin takibiniz, yorumlarınız ve paylaşımlarınız bu noktada benim için çok önemli.

Umarım bana bu yolda, bu yolculuğumda, olumlu veya olumsuz tepkilerinizle yardımcı olursunuz. Size söz veriyorum; kötü niyetli olmayan hiçbir yorumunuza dava açmayacağım!

Yorum Bırak

2011 yılımın özeti (2. bölüm)

Temmuz 2011

  • İstanbul‘dan İzmit‘e geçtim, oradan da iki gün sonra Ankara‘ya döndüm.
  • Bu ay Liderlik Okulu‘nda “sosyal medya eğitimi” verdim.
  • Harry Potter film serisinin sonuncusuna, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2‘ya gittim.
  • Hayatımın en kötü hissettiren gıda zehirlenmesini yaşadım. (Çok dramatik yazdım ama o kadar da kötü değildi: Toplam bir buçuk gün kadar yataktan çıkmadım, o kadar.)
  • Breaking Bad isimli diziyle tanıştım.

Ağustos 2011

  • Ağustos ayıyla beraber Ramazan ayı da başladı. İlk gün -aşırı sıvı kaybından korktuğum için- oruç tutmadım, ikinci gün o korkumu biraz yendim. Toplam 25 gün kadar oruç tuttum sanırım. Hesap tutmadım.
  • Türkiye Voleybol Federasyonu‘nun düzenlediği Yıldız Bayanlar Dünya Voleybol Şampiyonası‘nda görev aldım.
  • Ramazan Bayramı için tekrar İzmit‘e gittim. Ablam da İstanbul‘dan İzmit‘e geldi ama gelişinden sonraki gün öğrendik ki, evine hırsız girmiş. Apar topar oraya gidip elimizden geleni yaptık. Neyse ki çok şey çalmamış.

Eylül 2011

  • İzmit‘ten ailecek Eskişehir‘e gittik, bir akrabamızın düğününe katıldık.
  • Açık öğretimde İşletme bölümünü okuyorum ya, hah, o bölümde okuduğum İktisada Giriş dersinin bütünleme sınavına girdim. Ayıptır söylemesi, 100 aldım.
  • Bodrum‘a, tatile gittim. 5 buçuk gün kadar oradaydım.
  • Metin2 denen oyunla tanıştım.
  • Birkaç yıl aradan sonra yeniden Ankara Bach Korosu‘nun çalışmalarına katılmaya başladım.
  • 27 Eylül 2011 tarihinde, davamın ikinci duruşmasına girdim.

Ekim 2011

  • Workrave yazılımını yükledim.
  • 11. Dünya Wushu Şampiyonası‘nın birkaç karşılaşmasını izledim. Wushu‘nun ne olduğunu öğrendim.
  • Barnabas İncili‘ni bitirdim.
  • Galaktik İnsan isimli çok ilginç bir kitaba başladım.
  • İstanbul‘a gidip geldim.
  • Koroyu bırakıp Sahne Eğitim Derneği‘nde tiyatro kursuna başladım :).

Kasım 2011

  • Counter-Strike oyununa sardırdım.
  • Galantik İnsan isimli kitabı bitirdim.
  • Kurban Bayramı‘nda İzmit‘teydim.
  • 25 Kasım 2011’de doğum günümü kutladım :).

Aralık 2011

  • Fuji Dağı’nı Nasıl Taşırsınız?” isimli kitabı bitirdim.
  • İzmit‘e gittim; hem benim (geçen ayki) doğum günümü kutladık, hem de ablamınkini.
  • Ankara Bach Korosu‘ndan arkadaşlarımla Çamkoru‘ya, geziye gittik.
  • Sibel’i buldum! Daha doğrusu o beni buldu :).
  • Sibel‘le beraber 7. Genç Akademi seminerine katıldık.
  • Yeni yıla İzmit‘te girdim.

[yazidizi etiket=”yazi-dizisi-2011-yilimin-ozeti”]

Yorum Bırak

2011 yılımın özeti (1. bölüm)

Ocak 2011

  • Eve bir su sebili aldım. Yıl boyunca kullandık, çok iyi oldu, çok da güzel oldu tamam mı?
  • “Spirulina” hapı almaya başladım.
  • Mekân Kıraatevi‘ni keşfettim ve yıl boyunca gittim. Hala da çok seviyorum.
  • Beyn‘in yeni temasını ta o zamanlarda yapmaya başlamıştım ama yanlışlıkla tema dosyalarını sildiğim için baştan başlamak zorunda kaldım. Bu, aynı zamanda yeni temayı yapma çabasından soğumama da sebep oldu.
  • Zeitgeist: Moving Forward belgeselini izledim.
  • Liderlik Okulu‘nda “zaman yönetimi” eğitimine başladım.

Şubat 2011

  • TOBB ETÜ‘de, Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bir konferansına katıldım.
  • Beyn bu ayın ortalarına doğru, az daha çöküyordu :). Önce (05 Şubat 2011) Radikal ve Cumhuriyet gazetelerine çıktım, sonra (06 Şubat 2011) Hürriyet ve HaberTürk haricinde, aşağı yukarı bütün “internet gazetelerine”, sonra da (07 Şubat 2011) Ekşi Sözlük‘e çıktım. Siteye binlerce ziyaretçi gelirken, sitenin abonelik kısmını öne çıkarma fikri sadece son gün kafama dank etti!
  • Dava hakkında bir açıklama yazısı yazdım ama daha çok “açıklayamama yazısı” oldu.
  • Bu ay davam bir de Uykusuz‘a kapak oldu :).
  • 15 Şubat 2011’de sitem hack’lendi.

Mart 2011

  • Bursa‘ya gittim. Paçacı ailesini, Batuhan‘ı ve Okan‘ı gördüm.
  • Ayın ortasında, Liderlik Okulu‘nda “hızlı okuma eğitimi”ne başladım.
  • Buyology kitabını okumaya başladım.

Nisan 2011

  • Açık öğretimde okuyorum ya, hah, bu ayın 2’sinde ilk vizelerime girdim.
  • Aynı gün 5. Ankara Kitap Fuarı‘na da gittim.
  • Kur’an Verileri Açısından Laiklik” kitabını bitirdim.
  • Sarar‘dan çok güzel, çok kaliteli bir takım elbise satın aldım.
  • 21 Nisan 2011’de, Recep Tayyip Erdoğan‘ın bana açtığı davanın ilk duruşması vardı, ona gittim.
  • Uzun zamandır beklediğim oyunu, Portal 2‘yi (Portal İki’yi?) satın aldım ve oynamaya başladım.
  • Buyology kitabını bitirdim.

Mayıs 2011

  • Bağımlılık yapan Haxball oyunuyla tanıştım.
  • Annemin Anneler Günü‘nü kutladık, İzmit‘te.
  • Kendi bilgisayarımdan Haxball oyununa erişimimi engelledim. Çünkü ÇOK oynuyordum.
  • İnternetime Dokunma!” eylemlerine katıldım.
  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘ne ilk kez gittim.
  • 19 Mayıs’ta The Swingle Singers‘ı dinledim.
  • Beyn‘in yeni temasına (ikinci kez) başladım.
  • Final sınavlarıma girdim. İyi geçmedi.
  • Bisiklet aldım! :)

Haziran 2011

  • Özel Madalyon Psikiyatri Merkezi‘nde tahmin ettiğim kadar iyi bir hizmet alamadım.
  • Bir kez daha Gülizar‘la barıştım ve bir kez daha Gülizar‘dan ayrıldım.
  • 12 Haziran 2011’deki genel seçimlerde oyumu kullandım. Akşam vakti sandıklar açılınca, itiraf ediyorum, birazcık morardım.
  • Web tasarımda “zen coding” tekniğini öğrendim ve HTML kodlarını bu teknikle yazmaya başladım.
  • Hayatımda ilk kez Ankara Botanik Parkı‘na gittim. ÇOK beğendim.
  • Ailemle beraber, kuzenimin düğününe gittim. (Maalesef bu evlilik 6 aydan kısa sürdü, yıl sonunda sonlandırıldı.)
  • Hazır İstanbul‘dayken, birkaç gün orada kaldım. Ercüment Büyükşener, Hamza Şamlıoğlu, Murat Karakaş, Uğur Özmen ve Ömer Ekinci gibi güzel insanlarla buluştum, sohbet ettim. Birkaç gün ablamda, birkaç gün kuzenlerimde kaldım.

[yazidizi etiket=”yazi-dizisi-2011-yilimin-ozeti”]

Yorum Bırak

Konudan konuya atlaya atlaya

Bu yazıda değişik bir şey deneyeceğim: Yaşlı insanlar gibi konudan konuya atlayacağım. Her paragrafta, bir önceki paragrafta geçen ama paragrafla alakasız bir konuya geçeceğim ve yeni bir paragraf yazacağım. Çünkü bazen Beyn’e yazacak yazı konusu sıkıntısı çekiyorum. Bir paragrafın diğeriyle ilgisi olmayacak. Nasıl bir yazı çıkacağı konusunda hiçbir fikrim yok ama çok eğleneceğim kesin.

“Beyn” ismini nasıl türettiğimi anlatmış mıydım? 2006 yılında blogumu açacağım zamanlarda televizyonda Pınar’ın reklamları oynuyordu. Kukla karakterlerden birinin de adı Beyn’di, hatırlarsınız. Beyn’i ilk açtığım zaman oradan esinlenip blogumun ismini “Kommix’in Beyn’i” koymuştum. (“Kommix”, o zamanlarda kullandığım ve o zamanlarda tiksinmeye başladığım rumuzumdu.) İlk önce WordPress.com’da açtığım blogumu ilk önce ücretsiz bir site barındırma hizmetine taşımıştım. Sonra o site bir saldırı alınca güç-bela oradaki verilerimi kurtarıp ücretli bir yere taşımıştım. Alan adı olarak da (“Kommix” rumuzuna iyice gıcık olduğum için) Beyn.org’u seçmiştim. (Anlatmışım.)

Sitelere saldırmak kötü bir şey. Haneye tecavüz gibi, hırsızlık gibi… hatta terörizmle bile bağdaştırılabilir. Bir başkasının evine girmek “haneye tecavüz”se, bir başkasının evindeki değerli eşyaları çalmak “hırsızlık”sa, bir başkasının evini yıkmak için “terörizm” tabiri kullanılabiliyorsa, aynı şeyler internet sitelerine saldıranlar için geçerli olamaz mı? Onlar da giriyor, onlar da çalıyor, onlar da yıkıyor.

Teknik olarak terörizm, “düşük yoğunluklu savaş”tır. Dağdaki it gelir, bizim polise, askere sataşır. Canı isterse şehre iner, bomba atar. Sonra kaçar. Lan hayvan, madem savaşacaksın, niye kaçıyorsun? Aslanlar gibi dövüşeceğine fare gibi kaçmanın anlamı ne? Sırf bu yüzden saygı da duymam ben böyle düşmana.

Fareler de çok komik hayvanlar ama insanın fareye olan tepkisi daha komik. O zaten seni görünce kaçıyor, sen niye ondan kaçıyorsun be? Ufacık hayvan, senin karşında hiçbir şansı yok. En kötü, hastalık falan bulaştırır. Fareleri hayatımızdan uzak tutalım, ona bir şey dediğim yok ama korkmanın bir yeri yok.

Bir ara “En kötü hastalık hangisidir acaba?” diye düşündüm ama şu sonuca vardım: Hastalığın her çeşidi kötü. Kan kanseri de kötü, prostat da kötü, migren de kötü, grip de kötü, mide bulantısı da kötü… Vücudumuzun farklı yerlerini etkilediği için hangisinin daha kötü olduğunu belirlemek bana pek mantıklı gelmemeye başladı. Sağlıksızlığın kendisi kötü. Gazın olsa da ölüp kurtulmak istersin, AIDS’li olsan da.

Sağlık da tek başına önemli değil ve en önemli şey de değil. Sağlık kadar sosyal çevre de önemli, duygusal hayat da önemli, paran olması da önemli… Bak bunu yıllardır düşünüyorum mesela. Ve 2011 yılına kadar üç şeyi, “sağlık, aşk ve para”yı önemserken 2011 yılında buna “sosyal çevre”yi de ekledim. Çünkü sağlıklı ve zenginken arkadaşının, sevgilinin olmamasının güzel bir yanı yok; zengin ve aşıkken, çevrende onca dostun varken hasta olmak güzel değil; arkadaşların ve eşin yanındayken ve sağlıklıyken fakir olmak hoş değil…

Zenginlikten bahsettiğim iyi oldu. Şu düşünceyi nereden edindiğimi hatırlamıyorum ama fena halde benimsiyorum: Kişi kendi zenginliğini, ihtiyacına göre belirlemeli, varlıklarına göre değil. Eğer senin her yıl 1 milyon liraya ihtiyacın oluyorsa ve her yıl 1 milyon lira kazanıyorsan sen zengin değilsin ama senin ayda 500 lira harcaman varsa ve sen 1000 lira kazanıyorsan, sen zengin bir adamsın kardeşim. Lüks işlerde gözün yoksa, lüksüne düşkün bir adama göre daha az şeye ihtiyacın oluyorsa, sen o adamdan daha zenginsin kardeşim. Harcayamayacağın kadar paran olması değil, harcama ihtiyacı hissetmemen olmalı, senin zenginlik kriterin. Ama sağ olsun kapitalizmle yönetilen ülkemiz ve dünyamızda “tüketim çılgınlığı” kavramı yüzünden, on binlerce lira kredi kartı borcu olup da iPad’iyle kafelerde hava yapan 30 yaşındaki kadın, o kafenin sahibi olan, sade hayatından memnun olan 30 yaşındaki kadından daha zengin duruyor.

Tüketim çılgınlığı 2000’li yıllarda çağ atladı. Eskiden lüks olan şeyler artık “ihtiyaç” olarak sunulabiliyor. Bu dönüşümün doğru kısımları da var; örneğin eskiden bilgisayar kullanmak bir lüksken şimdi gerçekten iletişim açısından bir ihtiyaç haline geldi. Ama normal bir televizyon yeterliyken artık LED TV’lere “ihtiyaç duyan” ev sakinleri var. Benim gibi gençler tablet bilgisayarlara “ihtiyaç duyuyor”, mini dizüstüler daha işlevli ve dört-beş kat daha ucuzken. Lükslerin ihtiyaca dönüşmesinden kastım da bu zaten: Aslında onlar hala “lüks” kategorisindeler ama “ihtiyaç” gibi tanıtılıyorlar, reklamlar o şekilde yapılıyor. Araba reklamında “Niye istiyorsunuz bu arabayı? Aileniz için mi, uzun yollar için mi, şunun-bunun için mi?” diyen adama “Hayır. Sadece istiyorum!” diyen karizmatik adamların devrindeyiz ve bu durumla, 70’li yıllardaki kıyafetlerle dalga geçtiğimiz gibi dalga geçeceğimiz zamanları bekliyorum ben.

Reklamlar deyince aklıma geldi: Son zamanlarda niye hiç akıllıca reklam videoları çıkmıyor piyasaya? Eskiden çok iyi reklamlar çekilirdi; tekrar tekrar izleyesi gelirdi insanın. Şimdi bir-iki ünlü koyuyorlar, varsa bir cıvık espriyle, olmazsa da ünlünün karizmatik ve/veya seksi bakışlarıyla ürünü kafamıza sokmaya çalışıyorlar. İşin kötüsü, bu reklamlar da birçok kişinin aklında kalıyor. Reklamcılar alınmasın ama TV reklam videolarında yaratıcılık bitmiş.

Bitmiş demişken: Yazı da bitti.

8 Yorum

Kar hakkında

  • En klasik espriyle başlayayım: Karı seviyorum! Karı sevmeyen adam değildir!
  • Karın en sevdiğim hali kartopu oynamak da değil, kardan adam yapmak da değil, “hart hart” diye karda yürümek de değil… En sevdiğim “kar eylemi”, akşam vakti, sarı sokak lambalarını ve beyazlaşan yolları gören bir manzarada lapa lapa kar yağmasını izlemek.
  • Hatta geçen gün lapa lapa kar yağıyorken elime sıcacık bir kahve yapıp, keyifle kahvemi yudumlarken hafif bir müzik eşliğinde camdan dışarı bakıp yağan karı izlemek istedim. Kahve sevmediğim için süt ısıttım, müzikçalarımı da aramaya üşendim, müziksiz süt içip izledim dışarıyı.
  • Ama kartopu oynamak ve kardan adam yapmak da çok güzel be. Gerçi biraz yorucu ama çok güzel.
  • Keşke kardan dolayı ıslanmayan, parmakları oynatmayı engellemeyen ve üşütmeyen bir eldiven olsa. 100 lira da olsa, yemeğimden kısar alırım.
  • En gıcık olduğum “kar hali” ise, kar yağmıyorken buza dönüşen zemin. İnsan çok fena geriliyor yürürken. Hele elinde bir şey varsa, hele hele basacağın yerdeki buzun kayganlığını da tam olarak tespit edemiyorsan, gaipten rahatsız edici gerilim müzikleri duyuyorsun.
  • Bir de bazen o donan kar, yolları bildiğin “engebeli” yapıyor. Yürürken yoruluyor insan.
  • Apartmanın önündeki buzlanmayı tekmeleyerek kırmaya çalışmak da güzel. Geçen gün bunu yaparken sağ ayak başparmağımı incittim, iki gün yürürken çile çektim ama olsun.
  • Belediyeler de sağ olsunlar, hiçbir zaman yeterince çalışmıyorlar karlı yollarda. Araç yollarını tuzluyorlar (bazen orayı da tuzlamıyorlar) ama kaldırımlar öylece duruyor! Ondan sonra karın keyfini en çok hastaneler çıkarıyor.
  • “Karın keyfini en çok çocuklar çıkardı” lafı da artık “Seneye görüşürüz” lafıyla aynı kefeye konsun, herkes gıcık olsun. Lütfen.
  • Ama gerçekten de çocukken kar aktiviteleri daha keyifliydi. Bi’ defa okullar tatil olurdu ve bütün günü karlarla oynayarak geçirebilirdik. Kardan adamın yanında kardan farklı şekiller yapmaya da uğraşırdık, değişik şeyler çıkarırdık. Mesela benim favori “kardan şeklim” ellerimden biraz daha büyük boyutta bir insan kafası yapmak. Karikatür gibi yapıyorum, pek eğlenceli oluyor.
  • “Herkes evinin önünü temizlese dünya daha güzel bir yer olurdu.” lafı en çok kar zamanı hissediliyor. Her apartmandan bir-birkaç kişi o apartmanın önündeki yolu temizlese, herkes rahatça yürür. Gerçi o zaman belediyelere ve belediyelere vergi vermeye gerek kalmazdı… E şimdi niye veriyoruz lan o zaman?
  • Karda yere yatıp, ellerini ve kollarını yerde hareket ettirerek kelebek şekli yapan var mı hiç? Benim gözüm yemedi hiç. Türkiye’de de böyle bir alışkanlığın olduğunu zannetmiyorum. Ecnebi alışkanlığı gibi.
  • O değil de, kaç yıldır yılbaşlarında kar yağmıyor. En azından benim olduğum yerlerde yağmıyor. Niye yağmıyor ulan?
  • Şöyle bir hayalim var: Kar değdiği zaman karla reaksiyona girip onu eritecek bir yol malzemesi, mümkünse bir asfalt türevi bulmak. Karı eritmese de olur ama hiç olmazsa karın kendi yüzeyine yapışmasını engellesin. Buradan kimyagerlere sesleniyorum!
  • Bu kadar.
7 Yorum

The Change-Up (2011)

Başroldeki iki karakterin zihinlerinin yer değiştirdiği bir başka filme daha hoş geldiniz…

Açık konuşayım: Eğer filmin konusunun “birbirlerinin hayatını çok kıskandıkları için sihirli bir güç tarafından zihinleri yer değiştiren iki kişinin maceraları” olduğunu bilseydim, filmi izlemeye tenezzül bile etmezdim. Ama konuyu bilmiyordum; başroldeki oyunculardan Jason Bateman‘ı severek takip ettiğim için konusuna bakmadan filmi edindim. İlk 15 dakikada konuyu anlayınca da hemen kapatmak istedim ama niyeyse Jason Bateman‘a ve az-çok tanıdığım kadronun geri kalanına güvenerek devam ettim. Güvenimi boşa çıkarmadılar; yine de -eğlenceli olsa da- “izlemesem de olurmuş” kategorisine koyabileceğim bir film.

Konuyu zaten söyledim. Film başında zihinleri yer değiştiren esas adamlarımız, birbirlerinin hayatlarına adapte olmaya çalışıyorlar. Sonra adapte oluyorlar. Sonra büyüyü geri almayı başarıyorlar. Sonra mutlu son. Bu kadar.

Bu filmin bana tek katkısı, Olivia Wilde isimli aşık olunası bir kadını tanımış olmaktır. Hollywood oyuncuları arasında gözleri o kadar güzel, yüz hatları o kadar şeker olan birine daha rastlamadım.

Neyse… Filmi izlemek için çaba harcamayın derim ama rast gelirseniz izleyebilirsiniz. Birazcık güldürüyor işte.

Yorum Bırak

Kendime not: Tanımadığın insanlara yardım etme

Dün akşam saatlerinde gelen bir e-postayla başlayan kısa ama yorucu bir konuşmaya girdim; keşke girmeseymişim.

Yorum yapmadan ekliyorum – zaten yorumu son e-posta trafiğinde de yaptım. Buyrun:

 

 

Merhaba Barış bey.
Kendime bir blog açıyorum bu aralar.
Sizin, yorumların sonuna Teşekkürler (Yorum sahibi) yazısını eklemek için hangi kodu kullandığınızı öğrenmek istiyorum. Malum siz yorum yaptığınız da teşekkürler yazısı çıkmıyor.
Yardımcı olursanız çok sevinirim.

[hr]

Selam. Ücretsiz bir blog açıyorsanız yardımcı olamam ama kendi blogunuzu açıyorsanız oraya kod koyabilirsiniz. Ücretsiz bloglarda kod eklenemiyor. (Blogger’da ekleniyor ama Blogger’ı da ben bilmiyorum, ben WordPress’çiyim.)

Sevgiler,
Barış Ünver

[hr]

Bende wordpress kullanıyorum.  Kodu nereye koyacağımı biliyorum ama ne olduğunu bilmiyorum.

[hr]

WordPress.com üzerinde ücretsiz bir blog mu açtınız yoksa kendi sitenizi kurup oraya WordPress mi kurdunuz? Dediğim gibi, ücretsiz bir site açtıysanız bunu yapamazsınız.

Sevgiler,
Barış Ünver

[hr]

Barış bey bana yardım etmeniz için kaç mail daha atmam gerekiyor lütfen peşinen söyleyin. İsterseniz tc kimlik numaramı ve anne kızlık soyadımı da vereyim. Afedersiniz ama sinirlerimi bozdunuz. Gerek yok artık. Teşekkür ederim yoğun ilginiz için.

[hr]

*** hanım öncelikle şunu anlayın ki BEN SİZE YARDIM ETMEK ZORUNDA DEĞİLİM.

Kibar bir e-postayla yardım istemişsiniz, ben de aynı kibarlıkla size yardım edebilmem için gerekli bir bilgiyi almaya çalışmışım. Hepi topu iki tane e-posta atmışım ve iki e-postamda da “ücretsiz bir blog mu açtığınızı yoksa kendi sitenizi satın alıp onun üzerinde mi bir blog açtığınızı” özellikle vurgulayarak sormuşum. Bu bilgiden başka -sizin abarttığınız gibi- özel/kişisel bir bilgi istememişim ki zaten öyle bilgilere gerek yok, müsterih olun.

Size hiçbir beklentisi olmadan yardım etmek isteyen birine karşu böyle anlamsız bir tepki vermenize hiç gerek yoktu. Sorduğum bir soruyu ilk seferde anlamadığınız için ben size soruyu tekrar soruyorsam ancak siz soruyu anlamaya çalışmak yerine bana böylesine ayıp bir yanıt veriyorsanız, “peşinen söylüyorum”, bundan sonra bana e-posta atmanıza gerek yok.

Selam verip borçlu çıkanların ülkesinde olduğumuzu ve bu ülkede iyi niyetle yardım etmek isteyenlerin azarlanıp durduğunu bana tekrar hatırlattığınız için teşekkür eder, iyi günler dilerim.

Barış Ünver

16 Yorum