"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a4

2019 günlük gelir-gider tablosu

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2019 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

NOT: Bu siteye abone olarak önümüzdeki yılın hesap tablosu yayınlandığında onun da haberini alabilirsiniz.

Yorum Bırak

2018 yılı günlük gelir-gider tablosu ile hesabınızı bilin

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2018 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

NOT: Bu siteye abone olarak önümüzdeki yılın hesap tablosu yayınlandığında onun da haberini alabilirsiniz.

1 Yorum

Yine her gün yazar mıyım?

Selam. N’aber? Beni özlediniz mi?

Hem Beyn’e, hem buraya uzun süredir yazmıyorum. En son 5 Ocak 2017’de bir yazı yayınlamışım. Herhalde 10 küsur yıldır ilk defa bu kadar uzun bir ara vermiş oldum. Ama tekrar yazmaya başlıyorum. En azından tekrar yazmayı planlıyorum. Üstelik bu seferki planım daha sağlam gibi.

Şöyle bir gerçek var: Her gün yazmazsan, yazma alışkanlığın gelişmiyor. Gelişen yazma alışkanlığın da yok oluyor. 2013 yılının yazında bitirmeden önce 7 yıl boyunca yazdığım “gün özetleri”, bu yazma alışkanlığımı (o amaçla yapmış olmasam da) epey bir süre idare ettirmişti. Yazarlığını geliştirmek isteyenlerin okuduğu İngilizce blog’larda yazıldığı gibi her gün 500 kelime yazmasam da, ortalama 200 kelimeden oluşan “gün özetlerimin” yanında her hafta iki-üç tane 500 kelimelik yazı yazıyor, her haftayı takribi 2500-3000 kelimeyle kapatıyordum. 2013 yılının ortasından beri gerileyen yazma alışkanlığımın bu yıl bütünüyle tükendiğini söylersem yalan olmaz, zira 2017 yılının 5. ayının ortasına geldik ve benim bu yıl yazdığım yazı sayısı 2. İki. Tuğ. Dö.

Şimdiyse, “Yardırma günleri” başlıklı yazımda yazdığım fikri biraz daha geliştirip, uygulamaya geçirmeyi düşünüyorum. Adımlar şöyle:

Birinci adım: Yazı fikirlerini belirle

Bu, işin en kolay kısmı. Bende fikirden bol şey yok. Yazı fikirlerini, hangi ortamda yazacağıma dair bir gruplama yapmadan bir yere not edeceğim (şu anki listeleme uygulamam Wunderlist). Beyn, burası, yazacağım kitap, Optimocha, WP Kafe falan… Taslak haline gelir mi, gelmez mi diye düşünmeden kafamdaki bütün fikirleri o listeye dökeceğim.

İkinci adım: Yazı taslaklarını oluştur

Belli bir süre demlenen fikirleri, yazılmaya layık olduklarına ikna olduğumda, taslağa dönüştüreceğim. “Yardırma” kısmı orada devreye girecek: WordPress panelinde (veya Microsoft Word’de) yazı taslağını oluşturma, yazı görselini ve başlığını belirleme gibi “minimum yaratıcılık” gerektiren işleri halledip, somut bir taslak oluşturacağım. (Bir not: Bu şekilde hazırladığım taslak sayısı Beyn’de 15, Optimocha’da 20, yazacağım kitapta ise 19. Yani halihazırda bekleyen 54 tane taslağım mevcut!)

Bu sistem için bugün akıl ettiğim değişiklik ise şu: Bu taslakları ufak, boş kartlara yazıp biriktireceğim. Bir sonraki adımda bunun neden acayip faydalı olduğunu ve şimdiye kadar biriktirdiğim taslaklara neden başlamadığımı anlatacağım.

Üçüncü adım: Her gün RASTGELE bir yazı yaz

Birikmiş taslaklarımı kullanmamamın sebebi, önce hangisine başlayacağımı bilememem. Bugün düşündüğüm “rastgelelik” kısmı, bu bilinmezliği bilinmezlikle çözecek. (Of çok pis felsefe yaptım.)

Kartlardan bahsettim ya, hah, fikirden taslağa dönüştürdüğüm her yazının kartını o kart destesinin içine rastgele yerleştirip, desteyi de bir defa karıştıracağım. Üstüne, her gün o desteden kart çekmeden önce desteyi bir kez daha karıştıracağım. Böylece hangi kartı çekeceğimi bilmeyeceğim. Bu da, “Nereden başlayacağım?” sorusunu benim için benim rızam olmadan yanıtlamış olacak. Güzelliğe bakar mısınız?

Sonuç

Bu sistemi yarın hayata geçirmem mümkün değil. Önümüzdeki hafta da muhtemelen olmaz. Ay sonunda finallerim başlıyor, onlar bitene kadar da olmaz muhtemelen. Ramazan ayında “enerji” bakımından bir sıkıntı yaşamazsam haziran ayı ortasında, o konuda sıkıntı yaşarsam haziran ayı sonunda bu sistemi hayata geçirip her gün bir yerde bir yazı yayınlamaya başlayabilirim diye umuyorum. Tekrar ediyorum: Umuyorum.

Daha önceden heves edip, planlayıp da uygulamaya geçiremediğim “sistemler” oldu, okuyan bilir. Bu seferki sistemin altyapısı gözüme daha sağlam göründü, o yüzden umutluyum. Ama sistemimi hayata geçirip sizler için okunacak daha çok içerik üretebilmem için bana yardım etseniz, beni gaza getirseniz pek hoş olur. Tweet atın, eposta atın, eposta bültenime kaydolun, beraber beni geliştirelim.

3 Yorum

Hesabınızı tutmanız için, 2017 yılı günlük gelir-gider tablosu

ÖNEMLİ: Aynı gelir-gider tablosunun 2018 yılı versiyonu için buraya tıklayın!

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2017 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

11 Yorum

Suicide Squad’ı neden beğenmedim?

Bugün bir dostumla sinemaya gittik, Suicide Squad’ı izledik. Spoiler vermeden yorumlayacağım.

Baştan düzelteyim: Başlıkta yazdığım kadar net bir biçimde “beğenmedim” diyemem. Ama filmin bu şekilde olacağını bilseydim, blu-ray’i çıktıktan sonra evde izlemeyi tercih ederdim. Yoksa, film sırasında eğlendim.

Bi’ defa, filmin 3B olmasını gerektirecek hiçbir olayı yok. Resmen laf olsun diye 3B yapmışlar. Filmdeki canavarın bir kolunu seyirciye yaklaştıracağım diye seyirciye eziyet etmeye gerek yok.

Sonra, film size karakterleri yeterince tanıyamadan onlara alışmanızı bekliyor. Mesela bu filmden önce Deadshot karakterinin tek başına bir filme ihtiyacı varmış, The Joker ve Harley Quinn’in beraber rol aldıkları bir film gerekiyormuş. Iron Man gibi, Thor gibi, Captain America gibi… Ama yok, neredeyse yönetmen çıkıp “Arkadaşlar bunun adı Harley Quinn, bunu zaten tanıyorsunuz, bu da Boomerang, şimdi bunlar dövüşecek falan.” diyecekmiş.

Bir de, filmde Batman de, The Joker da “konuk oyuncu” rollerinde. (Bu biraz spoiler’ımsı oldu, ama filme onları izleme beklentisiyle gidiyorsanız bilmeniz lazımdı. Artık biliyorsunuz.) Hatta filmin sonunda “Eee, bütün şehir yıkılıyordu da Batman neredeydi? Uyuyakalmış galiba.” diyebilirsiniz. Ben dedim.

Hikaye bütünlüğü diye bir şey de yok. Sırf filme gidelim, patlamalar ve dövüşler izleyelim, bir de Margot Robbie’nin kıçına bakalım diye yapmışlar sanırım filmi. (Evet baktım, ne var? Erkeğiz sonuçta. Kadınlar bile bakmıştır. Marvel’da da Scarlett Johansson var ama onun kıçı ekranın yarısını kaplamıyor.)

Filmden çıkınca dostumla konuşurken, öyle çok aşırı usta senaristler olmamamıza rağmen, senaryo yazarken dikkat edilmesi gereken iki kuralı konuştuk:

  1. Kötü karakterlerin bile kendilerince haklı birer varlık sebepleri olmalı. (Bu filmde yoktu.)
  2. Herkesi yenebilecek güçte bir iyi kahraman veya bir kötü adam yaratmayacaksın. (Bu filmde vardı, resmen keyfimi kaçırdı.)

Bu arada Margot Robbie’nin kıçını hatırladığıma (ve hatırlattığıma) bakmayın, ilk defa kadının oyunculuğunu beğenmedim. Focus’ta, The Wolf of Wall Street’te gayet iyi oynamıştı bu hatun, ama bu filmde basbayağı abartılı oynamış. Bu filmde karaktere girememesinin sebebini karakterin inşa edilememiş olmasına bağlayabiliriz belki.

Bir de not düşeyim: Jared Leto, The Joker rolünde Heath Ledger’ın yanına bile yaklaşamamış. Bunu “The Joker bi’ defa Heath Ledger’ın hayatına mal olan bir karakterdi tamam mı Bensugül!” kafasıyla söylemiyorum; Jared Leto da Margot Robbie gibi abartılı oynamış. Ayrıca Heath Ledger’ın oynadığı The Joker karakterinin altyapısı hakikaten daha sağlamdı.

Son karakter analizi: Will Smith iyiydi. Ama Will Smith de “biraz komik ve acayip karizmatik sert adam” karakterlerinden biraz fazla ekmek yemeye başladı. Neyse ki yakışıyor herife.

Benim böyle karakter analizleri kastığıma bakmayın, konu hakkındaki teorik bilgim çok değil. Ama bir filmden etkilenmek için karakterlerin üç boyutlu olması gerekiyor ve Suicide Squad’da bu yok. Bazı karakterler sırf var olmak için var (üstelik bazıları film sonuna kadar dayanıyor, ölmüyorlar bile), bazılarıysa seyirciyi etkilemek için var.

Sonuç? Zerre beklentiniz olmadan, sırf vurdulu-kırdılı film izlemek için gitmek istiyorsanız gidin. Yoksa, evde izlemeyi bekleyin.

2 Yorum

Bireysel, kişisel gelişimsel “yaz kampı”

Haziran ayında moralim çöküşe geçmişti. Öyle ki, her şeyi sallamaya başladım. Düzenli oruç tutmadım, yapacağım işleri aksattım, Optimocha üzerinde minimum eforu bile sarf etmedim, yazı bile yazmadım. Bu süreçte bol bol film izledim, bol bol vicdan azabı duydum ve çare olarak biraz daha film izledim. Bütünüyle boşa gitmese de, haziran ayında minimum düzeyde üretkendim.

Bayramda anneannemin yazlığına gittim, biraz temiz deniz havası aldım, akrabalarımla görüştüm. Hava değişikliği iyi geldi. Orada bir “kamp” planı yaptım:

  • Sabah 9’da kalk.
  • 9 buçuğa kadar kendine gel.
  • 9 buçuktan 10’a kadar kahvaltını et.
  • 10’dan 11’e kadar yazı yaz. (Ne yazdığın önemli değil. 10 kelime, 100 kelime de olsa bir şeyler yaz.)
  • 11’den 12’ye kadar spor yap. (Hafta içi her gün!)
  • 12’den sonra güne başlayabilirsin. (İşini gücünü de 12’den sonra yap.)

3 gündür bu planı uyguluyorum. Birkaç düzenleme yaptım, şimdiki hali şu şekilde:

  • Sabah 9’da kalk.
  • 9’dan 10’u çeyrek geçeye kadar kendine gel, bu sırada kahvaltını et, haberleri falan oku.
  • 10 çeyrekten 11 çeyreğe kadar yazı yaz.
  • 11 buçuktan 12 buçuğa kadar spor yap. (Yine hafta içi her gün!)
  • Eve dön, duş al. (Bunu da nasıl unuttuysam…)
  • 1-1 buçuk arası güne başlayabilirsin.

Peki, kendimi böyle bir disipline sokmamın sebebi ne? Kafayı mı yedim?

Yok, sadece son zamanlarda okuduğum psikoloji makalelerine dayanarak düşündüm bu “yaz kampı”nı. Makalelerde yazdığına göre, irade gücü de kas gücü gibi geliştirilebilen ve eriyen bir şey. İradeni güçlendirmek için disiplinli bi şekilde “irade kası”nı geliştirmek gerekiyor.

Haziran ayında, moralim çöküşe geçtiğinde, kendimi “iradesi zayıf, disiplinsiz biri” olarak kabul etmiştim. Ve bir şeyi kabullendiğin zaman, o şeyi değiştirme yükünden kurtuluyorsun. Eee, ne anladım o zaman ben o işten?

Bu kampa ne kadar devam ederim, bilmiyorum. Değişmeye, gelişmeye devam edecek, orası kesin. Ama bir noktadan sonra hafifleteceğim, ya da güne yayacağım. İşimi-gücümü de bu rutinin içine yedirebilirim mesela.

Bakalım bakalım.

Yorum Bırak

Karşıdan gelen kişiyle çarpışmamanın yolunu buldum

Herhalde şimdiye kadar attığım en kötü başlık bu oldu. Yahu, adı bir türlü aklıma gelmiyor, ya da adı yok bu olayın!

Hani yolda yürürsün, karşıdan biri gelir, sonra yaklaşırken bakarsınız ki yürüdüğünüz yollar kesişecek, o yüzden yön değiştirirsin, karşındaki de aynı şekilde yön değiştirir ve yeni yönleriniz de kesişecek gibi olur, bu sırada birbirinize daha çok yaklaşmışsınızdır, son bir hamleyle tekrar yön değiştirirken görürsünüz ki karşınızdaki de aynı şekilde yön değiştirir falan… YOK MU ABİ BUNUN BİR ADI?

Neyse işte, anladınız bence. İsmi olmasa da (veya ben ismini bilmesem de), insanı fena halde tedirgin eden bir durumdur.

Ve bu yazıda, bu sorunun hem sebebini, hem çözümünü anlatacağım dostlar. Beni takip edin a dostlar.

En başa dönelim: Yolda yürüyorsunuz. Karşınızdan da biri geliyor. Bilinçli veya bilinçsiz bir hesapla, yürüdüğünüz yolların kesişeceğini, çarpışacağınızı fark ediyorsunuz.

HAH! Buraya kadar sorun yok, ama buradan sonrası sizi gerecek. Neden mi? Çünkü yanlış yöne bakıyorsunuz.

Evet, baktığınız yön de önemli. Baktığınız yön, yöneleceğiniz yönün ipucunu veriyor. Sorunun başladığını hissettiğiniz anda mesela 10 derece sağa dönseniz bile, karşınızdan gelen kişiye doğru (onun sağına, soluna, direkt ona) baktığınızda sorunu devam ettirmiş oluyorsunuz. Ayaklarınız farklı bir yöne gidiyorken gözleriniz farklı bir yöne bakıyorsa, karşınızdakinin de kafası karışıyor. Hal böyle olunca, karşınızdaki kişi de yönünü değiştiriyor ama dikkati yine sizde olduğu için, yine başka bir yöne (muhtemelen size, sizin sağınıza veya sizin solunuza) bakıyor, aynı sizin yaptığınız gibi. O yüzden kaç defa yön değiştirirseniz değiştirin, çarpışacaksınız.

Çözüm de basit: Sorunun başladığını hissettiğiniz an mesela 10 derece sağa döndüyseniz, sağa bakın. 10 derece sola döndüyseniz, sola bakın. Karşınızdaki kişinin sağına-soluna bakmayın, direkt olarak yürüdüğünüz yöne bakın. Yönünüzü de mümkün olduğunca geniş bir açıyla değiştirin ki, yeni yönünüz mümkün olduğunca belirgin olsun. Karşınızdan gelen kişiyi görüş alanınızdan çıkartmanıza gerek yok, ona doğru bakmayın yeter.

Bu kadar. Dünyadaki sorunların yarısını çözdüm gibi oldu. Nobelim nerede benim? NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ’NÜ VERİN BANA!

Not: Hala anlaşılmamış olabilir. Profesyonel kamera ve mikrofonu olan varsa iletişime geçsin, videosunu çekeceğim. Şaka yapmıyorum. İletişin benimle.

Yorum Bırak

Favori kahvaltım

Optimizasyon manyağıyım ya, illa kahvaltımı da optimize etmeliyim dedim. Şimdilik doğru yoldayım zira fena halde lezzetli ve inanılmaz besleyici bir kahvaltı rutini oluşturdum.

Sabah kalkıyorum. (Bazen sabah kalkamayabiliyorum ama olsun.) Alarmı kapattıktan sonra mutfağa gidip buzdolabından kefiri çıkartıyorum, bir bardak içiyorum. Sonra bir tane yeşil elma alıp, yıkayıp yiyorum. Üzerine bir de muz yiyorum. Sonra bilgisayara geçiyorum.

Haberler, e-postalar, Facebook falan derken saat 11’e yaklaşıyor. Kalkıyorum, tekrar mutfağa gidiyorum. Krep zamanı.

Su ısıtıcıyı açıyorum, su ısınmaya başlarken geniş kabımı alıyorum. Buzdolabından iki yumurta ve sütü, lavabonun altındaki dolaptan da unu çıkartıyorum. Kaba önce yumurtaları kırıyorum ki kabuk düşerse hemen fark edeyim ve alayım, atayım. Üzerine bir bardak un, bir bardak da sütü boca ediyorum. “Bardak” dediğim, fotoğrafta da gördüğünüz 250 mililitrelik kupa. (Elbette kahveyi koymadan önce bardağı şöyle bir yıkıyorum, heheh.)

Tık. Su kaynadı. Daha ufak bir cam kaba, tezgâhta duran yulaf ezmesinden yarım bardak boşaltıyorum, üzerine de bir bardak kaynar su koyup mikrodalga fırına atıyorum. (Düz yulaf ezmesi de olur ama ben geçen gün kuru meyvelisinden aldım, krepte çığır açtı.) Mikrodalgayı açıp en yüksek ayarda 1 dakika kadar bekletiyorum ve çıkartıyorum. Elim yana yana suyunu süzüyorum, yulaf ezmesini de geniş kaba atıyorum.

Çırpıcıyı alıp, yumurta-un-süt-yulaf ezmesi karışımını hızlı hızlı çırpmaya başlıyorum. 30 saniye civarı çırptıktan sonra topak mopak kalmıyor, tavaya dökülmeye hazır hale geliyor.

Bu karışımdan iki tane orta kalınlıkta krep çıkıyor. Tavaya biraz bitkisel margarin koyup (Bir not düşeyim: Eskiden tereyağı kullanıyordum ama bitkisel margarin daha ekonomik gelmeye başladı. Eski sevgilim margarinlerin çok zararlı olduğunu söylerdi, ona inat yapıyor da olabilirim, heheh.) margarin eriyip çıtırdamaya başladıktan sonra karışımın yarısını tavaya döküyorum, kapağı kapatıp bilgisayar başına geri dönüyorum. İki-üç dakikada bir kontrole dönüyorum (Hayır, şimdiye kadar hiç yakmadım.) ve karışım tamamen katılaşmışsa ters çevirip, kapağı tekrar kapatıp, bilgisayar başına dönüyorum. Özellikle denk getirmiyorum ama krepler olurken hep köşe yazısı okuduğumu fark ettim.

İki tarafta da kahverengi nefis lekeler oluşunca, içinin yumuşaklığı da gidince, hazır olan ilk krebi tabağa koyup karışımın kalanını tavaya boşaltıyorum ve ilk krepteki süreci tekrar ediyorum. İkinci krebi tabağa koymadan önce, ilkinin üstüne bal ekliyorum. Sonra da, fotoğraftaki gibi bölüyorum. (Bazen de pizza dilimi gibi sekize bölüyorum.)

Dediğim gibi, kesinlikle çok lezzetli ve son derece besleyici bir kahvaltı oluyor. Öyle ki, 11 civarında bunu yediğimde öğle yemeğine de ihtiyaç kalmıyor, akşam 7-8’e kadar acıkmıyorum. Ayrıca “her gün yesem sıkılmam” kontenjanına girmeyi de başardı.

Ben bu kahvaltıyı herkese tavsiye ederim, ama önerilere de açığım. Var mı önerileriniz?

4 Yorum

YDS’ye girdim (üstelik çıktım da)

Hey gidi… Böyle bir sınava girmeyeli uzun süre olmuştu. (En son girdiğim seviye tespit sınavı 2008’deki ÖSS’ydi. Evet, o zamanlar adı hala ÖSS’ydi o sınavın.) Onca zaman sonra bugün, yüksek lisansta “aha benim İngilizce bilgim bu” diye vereceğim belgeyi almak için Yabancı Dil Sınavı’na girmiş bulundum. Önce kafama, sonra elime geçirdiğim bir kağıda yazdığım notlarımı buraya aktarayım.

Yaz saati uygulaması benim için sıkıntı olmadı, çünkü zaten sabah saat 3’ü 4’e aldığımız sırada ben ayaktaydım. Ondan sonra “Ooo geç olmuş yahu” dedim, yattım. 7 buçukta da uyandım.

Bir elma, bir de muz yiyip çıktım. Metroyla Kızılay’a, dolmuşla Dikmen’e geçtim; Akşemsettin Ortaokulu’nda sınava girdim. Muhtemelen “ne gerek var şimdi para yakmaya” diyerek kaloriferi yaktırmayan, sınava giren yüzlerce insanın sınav boyu üşümesine sebep olan okul müdürüne selam olsun.

Bir selam da, sanki Pentagon’a alıyorlarmış gibi telefonundan anahtarına, otobüs kartından kalemine kadar her şeyin girişini yasaklayan ÖSYM’ye olsun. Gerçi Pentagon’a otobüs kartıyla girebiliriz bence. Telefonumuzu da en azından girişte bırakabilirdik Pentagon’da.

Sınav kitapçığı da ayrı komediydi. Sanki “şifresi” verilmiyormuş gibi kitapçıkları karıştırmalar, el yazımızdan bilgisayara yazıtipi çıkartacak kadar karakter yazmamızı istemeler… (Şaka yapmıyorum: İç kapakta büyük ve küçük harfler, rakamlar ve noktalama işaretlerinden oluşan bir seti tek tek doldurmamızı zorunlu kılmışlar. İnşallah sonra başkasının eline geçmeden imha edilir o kitapçıklar, yoksa kötü niyetli kişiler o kitapçıkları ele geçirirse boku yeriz.)

Neyse. Sınava da toplamda 2 defa çalıştım: Biri 2010 yılının başında girdiğim, 2007 yılına ait KPDS idi (85 almıştım); diğeri de 2010 yılının sonunda girdiğim ve aynı yılın bahar dönemine ait KPDS idi (91 almıştım). Çalışmayalı bi’ 5 yıl kadar olmuş yani, eheh.

Sınavda 80 soru vardı. İlk sayfa kolaydı, ikinci sayfa da kolaydı, üçüncü sayfa da… 20. sayfa da kolaydı :). Övünüyorum diye kızmayın; 4 yıldır İngilizce makaleler yazarak geçinen biri olarak bu sınav bana kolay gelmeseydi o zaman kendimden utanmam gerekirdi.

Sonuç olarak, 80 sorunun 78’inden eminim. Emin olamadığım soruların biri İngiliz Posta İdaresi’nin bastırdığı ilk “kendinden yapışkanlı pul” hakkındaydı, öteki de mağaralarda yaşamayı seven, kış uykusuna yatan yarasalar hakkındaydı. İki sorunın üzerinde toplam 10 dakika harcamışımdır herhalde.

Ha, dakikalar… Toplam 88 dakikamı sorulara, 22 dakikamı emin olmadığım soruları kontrole ayırdım. (Emin olmadığım soru sayısı ilkin 7-8 taneydi, sonra 2 tanesi dışında diğerlerini içime sinerek çözdüm.) Özellikle iyi ki kitapçıkla cevap kağıdını karşılaştırmışım: 74. soruyu cevap kağıdına yanlış geçirmişim, onu düzelttim.

Özetle, beklentim yüksek. Emin olduğum sorulardan da yanlışlarım çıkar, ama 100 üzerinden 80-90 arası bir notu kaparım diye umuyorum. Eğer sadece emin olmadığım iki soru yanlış çıkarsa 97,5 alırım. O iki sorudan biri yanlış çıkarsa 98,75 alırım. O da doğru çıkarsa Türkiye birincisi olur, havamı atarım.

Son olarak, “Senin gibi daha bir sürü kişi vardır yüksek net yapacak” diyerek sınavdan çıkar çıkmaz moralimi bozan, havamı söndüren ablama da buradan sevgilerimi iletiyorum. Gıcık. Kıl.

Yorum Bırak

Vazgeçmek için bahanelerim

Yeni bir iş kuruyorum. Ama kurmak istemiyorum. Kursam paramı kazanacağım, bundan eminim. Daha doğrusu şundan eminim: İşi batırsam bile, işe yatırdığım parayı geri alacağım. Yani işin riski yok. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela dünkü patlama. Aşırı derecede karamsarlaşıp, dün işi kurmaktan vazgeçtim. “Böyle bir ülkede iş bile yapılmaz.” dedim, sanki başka bir ülkeye gitmek istiyormuşum gibi. Halbuki istemiyorum. Türkiye’de hayatımdan memnunum. Ama işi kurmadığımda, elimdeki üç kuruşu yiyip bitirdikten sonra kendi evimde bile yaşayamayacağım. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela freelance çalışmak. Ayda bir kişiye veya kuruma internet sitesi yapsam, rahatça geçinebileceğim parayı kazanabiliyorum. Bunun için çalışsam belki gerçekten daha düzenli bir çalışma hayatım olacak. Üstelik verdiğim hizmet aylık gelirimi kümülatif olarak da artıracak. Şöyle açıklayayım: Birine site yaptığımda sitenin barındırma, güvenlik, yedekleme ve güncelleme hizmeti için yıllık bir ücret de alıyorum. 12 ayda 12 siteden 12x lira para, 24 ayda 24 siteden 36x lira para, 36 ayda 36 siteden 72x lira para. Kümülatif artıştan kastım bu. Site hazırlamak için aldığım para da buna dahil değil. Ama müthiş bir düzen de gerektiriyor, üstelik müşteriye öyle bir hizmet vermek lazım ki, senden hizmet almayı kesmesin. Onu geçtim, zaten şu anda kurduğum (ama başlatamadığım) işim de bir başka web hizmeti (web sitesi hızlandırma işi, adı da Optimocha). İşimi iyi yaparsam, kazandığım parayla freelance internet sitesi yapmanın da ötesinde, web tasarım ajansına dönüştüreceğim işi. Yani kurduğum işi ajansa dönüştüreceğim, işi daha da büyütmüş olacağım. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela yazarlık yapmak. Siyasete bulaşmak yerine yazarlık yapmak konusunu şurada yazmıştım, o yazıyı yazdığım günden beri de bu fikir aklımın bir köşesinde kendi kendine gelişiyor. O yazıda “bilişim sektöründe bir şirket kurup, kendi kendine çalışır hale getirmek” gibi bir alt-fikir de var, ama şimdilerde yazarlıktan para kazanmaya başlasam kesinlikle o alt-fikri unuturum. Kesin yani. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Ama kuracağım. Kaçarı yok, kuracağım. Belki batacağım, belki eşek yüküyle para kazanacağım, gerçi muhtemelen kazanamayacağım, gerçi muhtemelen batmayacağım da, ama kuracağım bu işi.

Hadi hayırlısı.

Yorum Bırak

İzledim: The Hateful Eight (2015)

Bir film hakkında yazmayalı 4 yıldan fazla olmuş. Quentin Tarantino’nun sekizinci filmiyle sahalara geri döneyim bari. Uzun uzun yazmayacağım, ama yazacağım.

Ben Tarantino’nun yönetmenliğini severim, ama filmlerinin asıl beğendiğim kısmı senaryolarıdır. İnce ince, ilmek ilmek işlenen senaryolarının da en çok diyaloglarını severim. Bu yönden Tarantino’nun en sevdiğim filmi, Inglourious Basterds’tır. Özellikle o filmin giriş sahnesi ve bar sahnesi (O yere bar denir, değil mi?) Inglourious Basterds’ı gözümde Tarantino’nun en iyi filmi yapar.

Ama The Hateful Eight, Inglourious Basterds’ın kalbimdeki tahtını rahatlıkla devirebilir. Neden mi? Çünkü Inglourious Basterds beni iki sahnesiyle tavlarken, The Hateful Eight bunu baştan sona bütün sahneleriyle yapabiliyor. Çoğu sinemaseverin sıkılacağı türden uzun uzun konuşmalar beni mest etti; üzerinde iyice, derince çalışıldığı her halinden belli olan replikler ve muazzam uzunluktaki hikayenin muazzam kurgusu sayesinde filmi ağzım açık, sırıtarak izledim. Kanlı sahnelerde de vahşi adamlar gibi çılgınca güldüm ama neden öyle yaptım bilmiyorum.

Filmin–bana göre–tek falsosu, İngiliz karakteri (Oswaldo Mobrey) canlandıran herif, Tim Roth oldu. Orada da tek sorumlu Tim Roth değil: Karakteri bariz bir biçimde baştan aşağı Christoph Waltz için yaratmış olması ama Christoph Waltz’u ikna edememesi yüzünden Quentin Tarantino’ya da kıl oldum, kusura bakmasın. (Bu karakter için Christoph Waltz’u düşünüp düşünmediği bir yerde yazmıyor, ama filmi izleyenler ve Christoph Waltz’u Inglourious Basterds ve Django Unchained filmlerinde izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Bunun için Tarantino’nun kalkıp “Evet ben o karakteri Waltz için yazdım.” demesine gerek yok yani.) Tim Roth’u ise hunharca aşağılamak istiyorum çünkü Christoph Waltz için yazılmış olan bir karakteri, bariz bir biçimde Christoph Waltz gibi oynamış. Yani Oswaldo Mobrey karakterini canlandıran Christoph Waltz çakması bir Tim Roth izlemiş oldum. Bu kadar güzel bir filme, böyle ucuz bir taklit yakışmamış.

Yine de, Tim Roth haricindeki oyuncu seçimleri inanılmaz iyi olmuş. Belki Jody karakteri için Channing Tatum’dan daha iyi bir oyuncu bulunabilirmiş ama bilmiyorum, Tatum da sırıtmamış. Diğer karakterler de harika canlandırılmış.

Müzikler harika, görüntü muhteşem, hikaye inanılmaz… Gidin izleyin yahu.

Yorum Bırak

2016 yılı için kullanabileceğiniz günlük hesap tablosu

Geçen yıl kendim için hazırladığım hesap tablosunu tanıttığım yazım, ilginç bir şekilde yılın en çok okunan yazısı oldu. Hazırladığım o gelir-gider tablosu da binlerce defa indirildi. İndiren herkes hesabını günlük olarak tutmayı başardı mı bilmiyorum ama, benim için bir gurur kaynağı oldu.

Bu yıl da, aynı tablonun 2016 yılı için hazırlanmış olan sürümünü paylaşmaktan gurur duyuyorum efendim. Pek bir değişiklik yok: Tarihlerdeki 2015’leri 2016’larla değiştirdim, bir de 2016 yılı “artık yıl” olduğu için 29 Şubat tarihini ekleyip formüllerle oynadım.

Özellikler

2015’te yazdığım yazıdan aynen kopyalıyorum:

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

İşte böyle. Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilirsiniz:

» 2016 yılı günlük hesap tablosu «

Ben, başkaları dosyayı açıp gelirimi, giderimi okumasın diye dosyayı şifrelemeyi tercih ediyorum. Siz de isterseniz belgeyi şifreleyebilirsiniz. Microsoft Word kullanıyorsanız, “Word belgesi şifreleme” aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

Umarım işinize yarar. Eğer bir hata bulursanız veya bu tabloyu geliştirmek için bir fikriniz varsa, bu yazının altına yorum yazarak fikirlerinizi gönderebilirsiniz.

Sevgiler!

3 Yorum

Geçimsizlik

En acınası yanlarımdan biri olarak kabul ediyorum, geçimsizliği. Genel bir geçimsizlik değil, anlaşamadıklarım olsa da insanlarla genellikle iyi anlaşıyorum. Ama insanın annesiyle geçinememesi, acınası ve hatta lanet edilesi bir şey.

Öyle ara sıra tartışmaktan bahsetmiyorum. Kadıncağızla aynı ortamda bulunduğumuzda (ve hatta aynı ortamda bulunmadığımız telefon konuşmalarında bile) bir şekilde, bir noktadan sonra tartışıyoruz, kavga ediyoruz. İkimiz de çok sinirleniyoruz, ikimiz de çok üzülüyoruz. Ben onun damarına basmayı çok iyi biliyorum, o da benim damarıma basmayı çok iyi biliyor. Tartışma, atışmaya dönüştüğü noktadan itibaren birbirimize zarar veriyoruz. Düşünmeden.

Sonra da çok üzülüyoruz. Annemin düşündüklerini bilemem, ama çok üzüldüğünden eminim. Bense söylediğim bütün ağır sözler için, beni doğurup besleyen, beni ben yapan kadına öyle davrandığım için kahroluyorum. Genellikle kavganın bitişinden 15 dakika sonrasında geliyor bu hisler. Onu ne kadar üzdüğümü, kalbini ne kadar kırdığımı düşünüp, kendi bulunduğum ortamda ne yapacağımı bilmez halde hareket ediyor, kendimi o azaba teslim ediyorum.

Bu tartışmaların, kavgaların kökünde yatan sebebi çok düşündüm. Temelinde, benim İstanbul’dan İzmit’e dönüşüm (bkz: “Lise Hayatım” sonrasında yaşadığımız gerginlikler yatıyor olabilir. 1999 yılında yaşadığımız deprem olabilir. Ailenin 15 yıl sonra daha yeni yeni çıkmaya başladığı ekonomik krizin üzerimizdeki yükü olabilir. (Ki son kavgamız da yine parayla alakalıydı. Para yüzünden değildi ama parayla alakalıydı.)

Ama sebep ne olursa olsun, sonucu makul kılmıyor, “işte bu yüzden” diyebileceğim bir sebep olsa bile bu, kavgalarımızı rasyonelleştirmiyor. Kavga etmeye, birbirimize zarar vermeye devam ediyoruz.

Birkaç defa şunu düşündüm: Annemle geçinemiyorsam, annemle yaşadığımız her kavga bana ve daha da önemlisi ona zarar veriyorsa, onunla görüşmemek bir çözüm olabilir mi? Olabilir, ama bu herhalde yapacağım son şeylerden biri olurdu. Bunu ben de istemem, o da istemez. Birbirimize ne kadar zarar verirsek verelim, bir annenin çocuğundan veya bir insanın annesinden ayrı kalması, aklın alamayacağı kadar üzücü olurdu. Eksik bir hayat olurdu.

Peki, çözüm ne? Sabır ve tahammül, en makul ve en kolay çözüm gibi görünüyor. Ama şöyle bir sıkıntı var: Ben dünyanın en tahammülsüz insanıysam, annem de dünyanın en sabırsız insanıdır. Zaten sorunun özünde birbirimize, daha doğrusu çoğu zaman düştüğümüz görüş ayrılıkları sırasında birbirimizin düşüncelerine sabır gösterememek yatıyor. Onun “öyle” dediğine ben “böyle” diyorsam, konu ne olursa olsun kavga edebiliyoruz. Konu ne olursa olsun. Her konuda tartışmışlığımız var. Kimisi gerçekten önemli konular, kimisi–tabiri caizse–incir çekirdeğini doldurmayacak kadar önemsiz şeylerden çıktı. Kimisinde o beni çok üzdü, kimisinde ben onu çok üzdüm. (Bana hiç öyle dememiştir ama bir “hayırsız evlat” olarak benim onu daha çok üzdüğümü de biliyorum.)

Bir arkadaşım daha var, annesiyle bu kadar sorun yaşadığını bildiğim. Kusura bakmasın, benim bir gömlek üstüm o. Söylediğine göre ana-kız öyle kavgalar ediyorlar ki, benle annem o şekilde bir defa etmiş olsak bir daha birbirimizin yüzüne bakamayız. Üstelik o annesiyle yaşıyor, bana söylemiyor ama muhtemelen haftada birkaç defa bu şekilde kavga ediyor. Böyle düşününce benim annemle ortalama ayda bir defa kavga ediyor oluşumuz daha iyi gibi gözüküyor, ama değil. Birini bıçaklamak gibi düşünün: Birini defalarca bıçaklamak çok kötüyken, bir defa bıçaklamak “iyi” bir şey mi?

Çirkin benzetmeleri geçeyim, yazıyı bitireyim çünkü bir yere varamıyorum.

Sabır ve tahammül, kişilik özellikleriniz arasında yer almıyorsa, edinmesi çok ama çok zor yetenekler. Zorlamanız gerekiyor ve çoğu zaman zorlasanız da olmuyor. Sabırlı bir insan da sabır gösterirken zor durumda kalır ama sabırsız bir insanın sabır göstermeye çalışması, sütün kaynamasını beklemeye benziyor: O sütün kaynayacağını biliyorsunuz ve altındaki alev ne kadar harlıysa, o kadar hızlı kaynayıp taşmasını bekliyorsunuz. Yani sabır gösterirken bile, sabrın taşacağı zamana doğru ilerlediğinizi biliyorsunuz.

Tahammül de, aynı şekilde, doğuştan gelen bir yetenek değilse yapay bir tahammül hissini yaşıyorsunuz. Tahammüllü bir insan katlandığı şeye katlanmaya odaklanırken, tahammülsüz bir insan katlandığı şeye verdiği şansa odaklanıyor. Mesela tahammüllü bir insan ayak serçe parmağını masanın ayağına vurup dursa bile buna katlanabilirken, tahammülsüz bir insan üçüncü veya dördüncü seferden sonra masaya tekme tokat girişebilir. Öyle de manyak varlıklarız işte.

Çirkin benzetmeleri geçeyim dedim, saçma benzetmelere daldım. Sonuçlandırıyorum.

Annemle geçinebilmemiz için sanırım ikimizin de sabır gösterebilmesi ve tahammül edebilmesi gerekiyor. Sevgi konusunda sıkıntımız yok, birbimizi çok seviyoruz ve çok önemsiyoruz ama bu, birbirimize karşı sabırsız ve tahammülsüz oluşumuzu etkilemiyor. Yani ben annemi çok sevdiğim için daha tahammüllü davranamıyorum, annem de beni çok önemsediği için bana daha sabırlı davranamıyor. Sonuç olarak, ya bir şekilde sabır ve tahammül göstermenin yolunu bulacağız, ya da 9 yıldır olduğu gibi birbirimizden uzakta yaşayıp bir araya geldiğimizde birbirimize girmemek için dua edeceğiz.

Okura not: Yazmak, bazen insanı en çok rahatlatan şey olabiliyor. Bununla birlikte, düşüncelerinizi toparlayıp daha sağlıklı düşünebilmenizi de sağlıyor. Bu yazıya başlarken ağlak, depresif bir şekilde annemi ne kadar çok üzdüğümü, annemin de beni ne kadar çok üzdüğünü anlatmayı düşünüyordum. Yazdıkça yazı da değişti, düşüncelerim de değişti. “Sabır” ve “tahammül” anahtar kelimelerini keşfedip onun üzerinden gidince, bir sonuca varmayı başardım. (Şu anda yapmam gerekeni biliyorum: Sabrımın taşmasını beklemeden sabırlı olmayı, tahammül ettiğim şeye verdiğim şansların sayısını düşünmeden tahammüllü olmayı başarmalıyım.)

Siz de yazın. İyi oluyor, rahatlatıyor ve kafanızı toplamanıza yardım ediyor. İlla blog yazısı olarak yazmanıza gerek yok, bir Word belgesine veya boş bir kağıda içinizi dökebilirsiniz. Sonra ister yayınlarsınız, ister atarsınız; ister muhatabına gönderirsiniz, ister silersiniz. Yeter ki yazın, yeter ki düşünce hızıyla düşünmek yerine yazma hızıyla düşünecek kadar yavaşlayın.

1 Yorum

Her gün 6 domates

Pomodoro tekniğini bir süre önce Beyn’de bir yazımda anlatmıştım. O yazıda bu tekniğin bir türevini uygulamaya karar verdiğimi söylemiştim ancak o günden sonra ne o türevi, ne de Pomodoro tekniğinin özgün halini hayatıma sokmayı başaramadım.

Sonra baktım ki, her şeyi karmaşıklaştırma alışkanlığım (zaman kutulama olayında olduğu gibi) burada da devam etmiş. O yüzden biraz daha basitleştirmeye karar verdim.

Birinci adım: Pomodoro tekniğinin özgün halini kullanacağım.

İkinci adım: Öğleden önce 3, öğleden sonra 3 saat çalışmak yerine, başlangıç için toplam 3 saat çalışacağım.

Üçüncü adım: Öğleden önce, öğleden sonra diye bölmeyeceğim. 3 saatin içerisine 6 Pomodoro oturumu sığıyor ve bu 6 oturumu günün herhangi bir bölümüne tıkıştırmayacağım; istediğim yerlerine yayacağım.

Dördüncü adım: 6 oturum, minimum sayı olacak. Gerektiğinde bunu artıracağım. Mümkün olduğunca 6 oturumun aşağısına düşmemeye dikkat edeceğim.

Sevgiler!

Yorum Bırak

En üretken ayım: Ağustos

Sözümü verdim, yerine de getirdim: Ağustos ayı boyunca Beyn’e veya BarisUnver.com’a her gün birer yazı yazdım. Mutluyum! 🙂

Normalde her yazıyı o gün bitmeden yazacaktım, ama uyku düzeni sorunlarım yakamı bırakmadığı için o günün gecesinde yayınladığım çok yazı oldu. Örneğin “Düzensiz uyu düzenini düzene sokmak” yazısının aslında 21 Ağustos’un yazısı olmasına rağmen, 21’ini 22’sine bağlayan gece yazdığım için yazının tarihi 22 Ağustos olarak gözükmesinin sebebi budur.

Elbette sonuç olarak gün kaçırmadım, her gün bir yazı yazmayı başardım :). Beyn’e 4 yazı, BarisUnver.com’a 27 yazı girmiş oldum. İki siteye girdiğim yazıların oranı yarı yarıya olsaydı olmazdı ama hiç değilse Beyn’e 10, BarisUnver.com’a 21 yazı yazabilseydim, o güzel olurdu. Olsun.

Yazılara az yorum gelmiş olsa da, yazıların okunduğunu görüyorum, hoşuma gidiyor :). Okuyan, özellikle abone olup okuyan herkese teşekkür ederim.

Sevgiler!

Not: “En üretken ay”dan kastım, bu yılın en üretken ayıdır. Yoksa geçen yıl, yanlış hatırlamıyorsam ekim ayıydı, 20 bin kelimelik İngilizce yazı dizisi bitirmişliğim var.

İkinci not: Muhafazakâr okurlarımı da düşünüp, ayının penisini mozaikledim.

Yorum Bırak

Yapılacak o kadar çok şey var ki!

Şu yazımda aslında yalan söyledim, yapacağım daha çok şey var. (Yanlış anlama ey okur, sana değil, kendime yalan söyledim.) Kısaca anlatayım. Anlatayım mı? Anlatayım anlatayım.

Bir yüksek lisans programına başlayacağım: Henüz ne okuyacağıma karar vermedim (ehe) ama yüksek lisans eğitimi görmek istiyorum. Psikoloji/sosyoloji, medya/iletişim, siyaset/at antrenörlüğü kafamdaki bölümlerden bazıları.

BarisUnver.com ve BarisUnver.com.tr’yi elden geçireceğim: Şu anda okuduğunuz siteyi elden geçirip, beni daha iyi tanıtan bir siteye dönüştüreceğim. Yani sadece kişisel blog değil, portföy işlevi de görmesini istiyorum. BarisUnver.com.tr de İngilizce, tek sayfalık bir “kartvizit sitesi” olacak.

JavaScript öğreneceğim: Aslında başlangıcını yaptım, belli bir noktaya geldim. Yine de daha gidecek çok yolum var. Hiç değilse Node.js ve AngularJS anlayacak düzeye geleyim.

PHP (ve Laravel) öğreneceğim: Bu dilde yazılmış olan WordPress’e takla attırabiliyorken, sıfırdan bir şey yazmakta zorlanıyor olmam normal değil. Bu eksiğimi gidermek için önce (sanki hiç bilmiyormuşum gibi) sıfırdan bir başlangıç yapıp, tatmin edici bir düzeye ulaştığımı hissettiğimde Laravel isimli PHP framework’ünü de öğrenmeye başlayacağım.

Bir projem daha var: Belki 1 günde bitirebileceğim, 1 ayda da 1000 tane içerik girebileceğim bir internet sitesi projem var (Türkçe olacak). YAPSANA ULAN!” Olmuyor işte, yeterli motivasyonum yok“MOTİVASYONUNA SIÇAYIM!” Gel sıç lan.

Web sitesi eğitimleri vereceğim: Önceki yazımda bahsettiğim projem başarısız da olsa, başarılı da olsa, sanayi ve ticaret odalarında web sitesi yapma/yaptırma konulu konferanslar verme gibi bir düşüncem var.

İspanyolca öğreneceğim: Sadece programlama dili mi öğrenilir? İngilizce konusunda epey yeterliyim, ikinci yabancı dilimi öğrenme zamanım geldi. İspanyolca, Almanca ve Fransızca dillerine başlamışlığım var ama üçüne de devam etmedim. Üçünü de sırayla öğreneceğim Allah’ın izniyle. Üzerine sos olarak İtalyanca da alabilirim (hem İspanyolca’ya da yakın).

Unuttum: Bir şeyler daha vardı, neydi yahu?

Önceki yazımda yazdıklarımı da kısaca tekrar edeyim:

  • Ehliyet alacağım.
  • “Web sitesi hızlandırma” üzerine bir iş kuracağım (global ölçekte).
  • Beyn’i düzenleyeceğim, konseptini Medium’a yaklaştıracağım.
  • Kişisel gelişim sektörünü eleştireceğim bir kitap yazacağım.
  • Yazıp yarım (hatta çeyrek) bıraktığım tiyatro oyununu bitireceğim ve oynayacağım.

İşte böyle.

Yorum Bırak

27 Ağustos 2015 tarihli günümün özeti

Biraz da nostalji yapalım :). Liseliler bile bilir: 2006 yılının ocak ayından 2013 yılının haziran ayına kadar her gün hayatımı böyle, madde madde arşivlemiştim. Bugün de bunu yapayım dedim.

  • Önceki gece uykum bölündüğü (ve sonra da kaçtığı) için sabahlamıştım. Sabah kaçta uyuduğumu hatırlamıyorum, ama sabah uyudum.
  • Öğlen 1-2 arasında uyandım ve günün olayı için hazırlıklara başladım.
  • Ofis haricindeki odaları güzelce topladım, toparladım. (Ufak misafir odasında o kadar yer açabileceğimi bilmiyordum mesela.) Ofise dokunamadım, o kadar dağınık bir yeri toplamaya gözüm yemedi.
  • Evi topladıktan sonra dışarı, alışverişe çıktım. İçecek, yiyecek falan aldım; bir de ne zamandır çatal, kaşık ve bıçaklarımı değiştirmek istiyordum, Carrefour’da uygun fiyata çatal, kaşık ve bıçak setleri gördüm (altışarlı), onları aldım.
  • Günün Olayı: Akşam, 2 yıldır gittiğim (ve şimdi tatilde olan) yazarlık sınıfımdan arkadaşlarım ve hocam geldi! 2014-2015 sezonu dersleri bitmeden önce eve geçtiğimde, onları bir gün evime çağıracağımı söylemitşim; bugüne kısmetmiş. 3 küsur saat güzel güzel muhabbet ettik. (Gruptaki herkes yazar olduğu için, öhm, seviyeyi tahmin edebilirsiniz tabii.) (Yok be, Tayyip falan konuştuk yine.) Hepsini de özlemişim, iyi ki geldiler.
  • Arkadaşlar (ve hocam) gittikten sonra biraz bilgisayarda oyalandım, biraz da etrafı topladım. (Bulaşıkları yarına bırakmaya karar verdim, bugünün işi değil bence onlar. Evet.) Kalan abur-cubura biraz abandım falan.
  • Şimdi de bu yazıyı yazıyorum. Bittikten sonra muhtemelen yatıp uyuyacağım.
  • İyi geceler!
Yorum Bırak

Yalnız yaşamak

Yaklaşık 4 aydır kendi evimde yaşıyorum. Mayıs ayında, 26 küsur yıllık hayatımda ilk defa tek başıma bir eve çıktım. Bu yazıda, bu 4 aylık süreçte gördüğüm avantaj ve dezavantajları yazacağım.

Not: Yazının görseli -elbette- temsilidir.

Bir defa, yalnızlığın özgürlüğünü iliklerime kadar hissediyorum. İstediğim şeyi, istediğim şekilde, istediğim zaman yapabilmek 4 ay sonra bile beni şaşırtabiliyor.

Tabii her zaman iyi olmuyor bu: Hayatına müdahale eden kimse olmadığı zaman, kontrolsüz bir yaşama da teslim olabiliyorsun. Bu açıdan bir başka kişiliği (bir arkadaş, bir ebeveyn, bir eş?) aradığım zamanlar oluyor. Özellikle uykumu düzene sokamadığıma üzüldüğüm zamanlar.

Temizlik kısmı zor. Bulaşık ayrı dert, evi toplamak ayrı dert, biriken tozları süpürmek ayrı dert, biriken kirleri silmek ayrı dert. Bulaşığı büyük ölçüde halledebiliyorum, tozları fark ettikçe de elektrikli süpürgeyi çalıştırıyorum, ama en çok kullandığım alanları (çalışma odam ve yatak odam) toplamakta zorlanıyorum ve evi silmeye açıkça üşeniyorum. Neyse ki üşengeçliğim, evi bok götürene kadar sürmüyor da az gecikmeyle, çoğunlukla zamanında evi temizliyorum.

Yemek… Ah yemek ah. Ulan yemek. Kadınları bilmem ama erkeğin kalbine giden yolun karnından geçtiğinin canlı kanıtıyım. Sırf güzel yemekler yiyebilmek için evlensem diyorum, sonra vazgeçiyorum. (Ne evim, ne arabam, ne de düzenli bir gelirim var. Kim alır la beni?)

Genel olarak bir rehavet halindeyim. Kiramı, kart borcumu ve faturalarımı ödeyebildiğim, karnımı doyurabildiğim sürece rahat hissediyorum kendimi. Bu iyi bir şey mi? Bok iyi. Kendini tembel hissedip, tembelliğe devam eden ve o vicdan azabıyla yaşayan insanlar benim çektiğim sancıyı bilir.

Ama şikayet etmeye hakkım yok. Çoğu ailenin yaşamadığı kadar geniş bir evde, tek başıma rahat bir hayat sürüyorum. Şükretmeyi unutmuyorum ama boş kaldığım her an kendimi hırpalamak bana hiç iyi gelmiyor. Onu kesmem lazım.

Ay sonuna yaklaştıkça her gün yazmak için konu bulamamaya başladım, farkında mısınız? Çok dolu bir yazı olmadı, özür dilerim. (Yine de yazma alışkanlığını edinme konusunda çok yol kat ettiğim için gururluyum.)

Yorum Bırak

CHP milletvekili Murat Emir’le buluştuk

Ekşi Sözlük’ten @anarax‘ın organizasyonuyla 26 Nisan 2015 tarihinde yaptığımız Aylin Nazlıaka buluşmasının ardından, bu sefer de Dr. Murat Emir’le buluştuk. Eğlenceli, güzel bir buluşmaydı. Notlarımı buraya geçireyim dedim.

Buluşma 3’te başladı, bitirdiğimizde de saat 7 buçuğu geçiyordu. Murat Bey’in katılacağı bir düğün olmasaydı herhalde son metro seferinin saatine kadar sohbet ederdik. Doymadık yani.

İlk dakikalarda, Murat Bey bir düzeltme yaptı: Ekşi Sözlük’te geçtiği gibi ismi “Murat Metin Emir” değilmiş. Basına çıktığı ilk haberlerde ismi kimi gazete tarafından “Murat Emir”, kimi gazete tarafından “Metin Emir” diye yazılmış da, sonra bütün basın ona “Murat Metin Emir” demeye başlamış :). Bizim vesilemizle düzelir belki.

İlk açılan konulardan biri, CHP’ye katılımın zorluklarıydı. Ben de (haliyle) mart ayında yaşadığım tatsız üyelik tecrübemi anlattım 🙂

Sonra pozitif ayrımcılığın partilere katılıma olan etkisini tartıştık. Örneğin kadınların sırf kadın olduğu için bir partiye vekil olarak seçilmesinin doğru olmadığını, donanımlı da olması gerektiğini konuştuk. (CHP özelinde değil, bütün partiler için konuştuk.)

CHP’nin son haftalardaki terör olaylarına yaklaşımı da tartışma konularından biriydi. Gerçi bu konuda Murat Bey pek konuşmadı, onun yerine biz yorumlarda bulunduk. Milletvekili gelmiş bizi dinliyor, kaçırır mıyız fırsatı? 😀

Ardından konu bir ara “seçimlerde popülist söylemlere” geldi. Murat Bey bu konuda epey katı: Oy kazanmak için popülist davranmak yerine, kendi düşüncesini (istisnasız) herkese aktarabileceğini düşünüyor ve o şekilde oy isteyeceğini söylüyor.

Popülist söylemlerden sonra konu terkrar terör olaylarına döndü, ve epey bir süre PKK terörü sorunu tartışıldı. Yalan olmasın, bu bölümde biraz sıkıldım 🙂 zira bir noktadan sonra kısır bir tartışmaya dönüştü, biraz da gerildi ortam.

Ama olsun, genel olarak inanılmaz keyif verici bir muhabbet oldu. 7 buçuk civarında kalktık, Murat Bey’le vedalaştık. Kendi aramızda bir “buluşma kritiği” yapmak için bir kafeye geçtik. (Herkes gelmedi, 7 kişiydik.) O muhabbet de ayrıca keyifliydi :).

Gelen herkese teşekkür ederim, herkesin katkısı ayrı güzel oldu.

Not: Fotoğrafta buğulananlar İsrail ajanı değil, merak etmeyin, sadece sonradan fotoğrafta görünmek istemeyen Ekşi Sözlük yazarları.

2 Yorum

Düzensiz uyku düzenini düzene sokmak

İnsanın mutlu olabilmesi için, öncelikle kendini sevmesi gerekiyor. Tabii bunu “kendini beğenmişlik” olarak değil, “kendiyle barışık olmak” şeklinde algılayanlar mutlu oluyor. (Kendini beğenmiş insanlar sadece gıcık insanlar oluyor.) Ama ben, kendimi bazı konularda bir türlü sevemiyorum. Uyku da bu konuların başında geliyor.

Yaklaşık 10 yıldır uyku bozukluklarından muzdaribim. 10 yıldır düzenli bir şekilde, aynı saatlerde uyanıp aynı saatlerde uyumanın çabası içerisindeyim ve 10 yıldır başarısız oluyorum. 10 yıldır bu konu üzerinde çabalayıp 10 yıldır başarısız olunca, insan kendisine birazcık kızabiliyor.

Bir ara kendimle başka bir yönden barışmayı düşünmüş, “Barış’la barışmak” isimli bir yazıyla, bu uyku düzeni sorunumun da dahil olduğu bazı yönlerimle barışmam gerektiğini düşünmüştüm. Fena fikir değilmiş zira orada (biraz da abartarak) yazdığım “sorunların” pek çoğu bugün aklıma bile gelmiyor. Hala sürenler, uyku düzeni ve çalışma şevki konularındaki sıkıntılarım. Ve çalışma şevki konusunda hiç ilerlemediğim kadar ilerlemişken, uyku düzeni konusunda hala elle tutulur bir ilerleme kaydedememek beni delirtiyor.

Son birkaç gündür, uyku düzenim iyice şaştı. İstediğim zaman yatıp, istediğim zaman kalkıyorum. Akşam 5’te yatıp gece 11’de kalktığım da oldu, öğlen 2’de uyanıp ertesi sabah 7’de yattığım da oldu. Dışarıdan bakan biri “artık düzenli bir hayatı sallamıyor bile, iyice vazgeçmiş bu adam”, ama durum öyle değil. Şu anda çalıştığım şey, rastgele uyuyup uyanarak doğru bir uyku düzenine rast gelmek. Mantıklı değil, biliyorum, ama mantıklı çözümlerin tamamını tükettiğim için mantıksızlardan devam ediyorum.

Neyse.

Yorum Bırak

Yeniden Breaking Bad izlemeye başladım

2010 yılının ortaları olması lazım, Breaking Bad’e başladığım zaman. Aslında bir yıl önce de başlamıştım ama ilk bölümün ilk 10 dakikası pek sarmamıştı, o yüzden izlememiştim; bir yıl sonra da (kitlesinin artış hızından etkilenip) tekrar izlemeye karar vermiş, bir yıl önce ilk bölümü yarım bıraktığım için kendime kızmıştım.

Başladığımda, AMC kanalında üçüncü sezonun son bölümleri yayınlanıyordu. Hızlı bir şekilde ilerleyemediğimi hatırlıyorum. Şu anda bir seferde üç bölümü devirebiliyor olsam da, ilk izlediğim zamanlarda izlediğim bölümü sindirebilmek için en az bir güne ihtiyacım oluyordu, o yüzden (üç sezon geriden geliyor olsam da) bölümleri art arda izleyemedim. Yine de, üçüncü sezon finalinden önce yayın akışına yetişmiş, herkes gibi tırnaklarımı yiye yiye üçüncü sezonun son bölümlerini birer hafta arayla izlemek zorunda kalmıştım.

Sonraki sezonlar, malumunuz. Kafayı yediğim zamanlar, şaşkınlıktan haykırdığım sahneler… Daha birkaç ay öncesinde kadar IMDB’de 10 üzerinden 10 alan bölümü, mesela, yarısında durdurmak zorunda kalmıştım. (62 bölümlük dizinin 60.’sı olan Ozymandias isimli bu bölüme 10 üzerinden 10 veren 60 binden fazla insan var.) İlk zamanlardakinden farklı olarak bu sefer bölümün tamamı değil, yarısı yetmişti de diziyi ortasında durdurup dışarı çıkmak, hava almak zorunda kalmıştım. Hey gidi…

Üçüncü sezon finalinden sonra, her yeni sezon başlamadan önce bölümleri tekrar izledim. Yani dördüncü sezon başlamadan önce üç sezonu tekrar izledim. Beşinci sezonun ilk yarısı başlamadan önce geçmiş dört sezonu, beşinci sezonun ikinci yarısı başlamadan önce geçmiş dört buçuk sezonu izledim. Dizi bitti, birkaç ay sonra tüm sezonları tekrar izledim. Sonra dizinin spin-off’u olan Better Call Saul başlamadan önce bir kez daha izledim tüm bölümleri. Better Call Saul’un ilk sezonu bitti, bir süre sonra bir kez daha izledim.

İki-üç hafta önce, bir arkadaşım (evimdeyken) Breaking Bad’i izlemediğini söyleyince, sinirlenip ilk bölümü açmıştım. “Açmışken gerisini ziyan etmeyeyim” dedim, tekrar izlemeye başladım. İkinci sezonun ortasındayım şu anda. 62 bölüm bitsin, üzerine bir de Better Call Saul’un ilk sezonunu izleyeceğim.

“Neden?” diye soruyorsanız, bu diziyi tekrar tekrar neden izlediğimi merak ediyorsanız (veya nasıl izleyebildiğimi düşünüyorsanız), diziyi izlememişsiniz demektir. Hobi olarak yine sorun, ona bir şey demiyorum, ama bu diziyi, bu “dünyanın en iyi dizisi”ni kesinlikle izleyin.

İlk sezon biraz sıkıcı gelebilir, sebebi dizinin o güçlü, tamamı derinlik sahibi karakterlerini tanımamız olmalı. İlk sezonun ortalarından sonra uçuşa geçmediyseniz, sezon finalinden sonra ikinci sezona fena halde istekli başlayacağınızdan eminim. Sonrasını hiç söylemeyeyim, sadece şunu diyeyim: Dizi hiçbir bölümde, hiçbir sezonda, hiçbir zaman düşüşe geçmedi.

Bu arada, bu dizinin bir farkı daha var: Her bölüm, neredeyse uzun metrajlı bir film tadında geçiyor. Dizinin yönetmenleri, yazılan senaryolar, klişe bir söylem olacak ama kamera açıları ve hatta ışığın, seslerin kullanımı bile sizi diziye hayran bırakacak. Seçilen (veya dizi için bestelenen) her müziğin ayrı bir kısmını beğeneceksiniz, bunun bile garantisini verebilirim.

Mükemmele bu kadar yakın az sayıda dizi var. Hala izlemediyseniz, izleyin derim. Sevgiler.

Yorum Bırak

“Her gün 1 yazı” iddiasında, ay ortası değerlendirmesi

Çaktırmayın, konu bulamadığım için bu yazıyı yazıyorum.

Yine de yalan olmasın, fena gitmiyor her gün yazma olayı. Atladığım bir gün yok, gün atlamaya niyetim de yok. (Sadece BarisUnver.com’a değil, aynı zamanda Beyn’e de yazıyorum, unutmayın. Yani BarisUnver.com’da yazmadığım günler için Beyn’e bakın.) Henüz bir alışkanlık haline gelmiş değil, her gün “bugün de şunu yazayım” diye düşünmeye başlamadım, konu sıkıntısı çekmeye başladım ama bunu sorun etmiyorum.

Zamanla oturacak, oturduğu zaman da iki günde bir yazmaya devam edeceğim. Muhtemelen bir gün Beyn’e, bir gün BarisUnver.com’a yazarım. Olmadı, iki siteye de haftada ikişer yazı yazarım. En azından istediğim şey bu.

“Henüz alışkanlık haline gelmedi” dedim demesine ama gün sonlarında hala yazmamışsam bundan rahatsızlık hissetmem güzel bir işaret, alışkanlığın oturmaya başladığının bir işareti. Mutluyum, umutluyum.

Ay boyunca her gün yazmaya karar verdiğimde “50 kelime de olsa yazarım” demiştim ama genelde 500 kelime ortalamayla yazıyorum ki bu epey iyi bir sayı. Okumakta olduğunuz bu yazı 200 kelime civarı olacak ama olsun :).

Yorum Bırak

Abur cubur yemekten nasıl kurtulurum?

Yazıya attığım başlık, gerçekten cevaplamanızı istediğim bir soru. Öyle 20 milyon kişinin takip ettiği bir insan olmadığım için, gelecek olan tek-tük cevapları kolaylıkla hazmedebileceğime güvenerek soruyorum.

Bundan 3-4 yıl öncesine baksam, her gün cips yiyip, buzlu çay içiyordum. Hayatımı arşivlediğim dönemde, çok net hatırlıyorum, “Bakkala gidip 1 litrelik şeftalili Ice Tea aldım.” maddesi neredeyse her günün özetinde geçiyordu. Ne iyi etmişim de ölmemişim. (Gerçi o da ayrı mesele: Şimdi abur-cuburun sağlığımıza olan olumsuz etkisinin abartıldığını yazacağım ama Canan Karatay’ın evime adam yollamasından korkuyorum.)

Neyse, günümüze geleyim: Artık öyle ufak abur-cuburlarla ilgilenmiyorum. Onun yerine her Allah’ın günü dışarıdan yemek yiyorum.

Yediğim yemekler, bana sorarsanız, birçok yerde yenen yemeklerden daha sağlıklı olduğu gibi, evde yapılan yemeklere de (sağlıklı oluşu bakımından) o kadar uzak değil. Hani, ayıptır söylemesi, 1 buçuk liraya satılan döner-ayranlardan yemiyorum; Amerikan usulü “ev yapımı” hamburgerlerden yiyorum. Belki, o da belki, kullanılan yemeklik yağın daha ucuz oluşunun bir etkisi vardır ama onun haricinde evde yapılan yemeklerden farkını çözemedim. (Fast food sektörüyle ilgili belgeseller Amerika’daki fast food zincirlerini anlattığı için, o belgeselleri lütfen önermeyin. Türkiye’de işler sandığınızdan daha iyi kontrol ediliyor ve üretiminden pişirilmesine kadar Türkiye’deki fast food zincirleri, Amerika’dakilere bin basıyor.)

Neyse… Dışarıdan yemek istemeyişimin sebebi, yediklerimin sağlıklı olduklarından şüphelenmem değil. (O da var, ama öncelikli endişe kaynağım değil.) Aslen, pahalı ve zahmetli olduğu için dışarıdan yemekten vazgeçmek istemiyorum. Ama eve çıktığımdan beri fark ettiğim ve beni şoke eden bir şey varsa, o da evde yapılan yemeklerin de o kadar ucuz olmaması. İki-üç çeşit yemek barındıran tek kişilik bir menü hazırlamaya kalksan, cebinden her halükârda 10 lira çıkıveriyor. (Sırf makarnayla yetinirsem başka tabii. Bugün öyle yaptım, masrafım 3 lirayı geçmedi.) Ayrıca yemek yapmak zor olmasa da, uzun iş. Yıka, soy, doğra, erit, kaynat, kavur, bekle, bekle, bekle, tabağa koy, ye… Bulaşığı saymıyorum bile. Bu ne ya? Sen kimsin ya?

Başlık olarak attığım soruyu açayım: Evde yemek yapıp yemek istiyorum, ama uygun fiyata yemek istiyorum ve yemek hazırlama süreci beni uğraştırmasın istiyorum. Bu konuda tavsiyelerinize muhtacım. Bana yardımcı olabilir misiniz?

(O değil de, şu parantez bağımlılığından ne zaman kurtulacağım?)

3 Yorum

Ne uykuymuş arkadaş…

Ben bu işi anlamıyorum: Sabahları uyanma konusunda yeterli motivasyona sahibim, akşamları da artık hiç de öyle geç yatmıyorum. Ama sabah oldu mu, uyandıktan sonra ben fotoğraf çekmeden susmayan alarmı kapatıp geri yatmak konusunda kendimi ikna edebiliyorum. Nasıl oluyor ulan bu iş?

Şunu kabul edebilirim: Akşamları her zaman daha erken yatmak mümkün. Artık eskisi gibi canım sıkıldıkça sabahlama meraklısı değilim. Saat 1’de bilgisayarı kapatacak kadar kontrol sahibiyim ayrıca. Ama gelin görün ki, daha erken yatmak gün içerisinde gelen uyku ihtiyacımı karşılamıyor.

Evet, gün içinde uykum gelip duruyor. Özellikle öğleden sonraları. Neyse ki bu konuda kesin bir teşhisim var: Zamansız uykular, tamamen alışkanlıklarla alakalı. Bunu da şuradan biliyorum: Liseye giderken bir ara her gün serviste (hem gidişte hem dönüşte) uyuyordum. Lise son sınıfa geçtiğimde bundan vazgeçmeye çalıştım, ama sırf serviste uyuklama alışkanlığım olduğu için kafam düşmeye devam ediyordu. Azmettim, sabrettim ve bir noktadan sonra servisteyken uykum gelmemeye başladı.

Çözüm, muhtemelen gün ortası uykularından vazgeçmekte. Uykum gelse bile uyumamalıyım. Ne olursa olsun, o uykudan kaçmalıyım. (Bu da çok zor oluyor çünkü uyuma konusunda kendimi kolayca ikna edebiliyorum. Kıl herif.) Dışarı çıkmak olur, yemek yemek olur, şarkı söylemek olur, duş almak olur… Bir şekilde uykudan uzaklaşmak şart.

Gerçi böyle konuşup duruyorum, ondan sonra bir akşam uyumakta geç kalınca, bir hafta boyunca uykuyu tekrar düzene sokmanın sancısını çekiyorum. Acaba önce bu sürçmeler sonrasında uykuyu tekrar düzene sokmanın kolay bir yolunu mu bulmak lazım? (“Ertesi gün, gün boyunca uyuma.” demeyin, nadiren işe yarıyor, çoğu zaman gün içerisinde alakasız bir yerde uyuyakalıyorum.) Bunun üstüne de düşünmek lazım.

UYKU! SEN Mİ BÜYÜKSÜN, BEN Mİ BÜYÜĞÜM ULAN? YENİCEM SENİ UYKU!!!

1 Yorum

Ne zamandır kızmıyordum

Bağırıp çağırmayı çok seven bir ailede yetişmenin dezavantajı şudur: Kendini o şekilde ifade etmenin en doğru yol olduğu, beynine kodlanmıştır. Memnun olmadığın bir konuda bağırmak da çok kolaydır, karşındakini incitmek de. Öyle ki, farkında olmadan karşındakini incitmenin en iyi yolunu bilirsin. Kişiyi ne kadar yakından tanıyorsan o kadar iyidir: Kişinin özgüvenini yıkacak, canını yakacak şeyin ne olduğu bilgisi her zaman elinde bir silah gibi elindedir. Sana bu öğretiyi aşılayan annen ve baban da bunu, seni bu konuda iyi yetiştiremediklerini kabul etmez elbette. Asabi olduğun için sen hatalısındır, 18 yıl boyunca karşında didişmekten, hem eşini hem de etrafı kırıp dökmekten çekinmeyerek sana örnek olan annenle baban hatalı değildir.

Asabiyetinin farkına varman, bu kötü alışkanlıktan kurtulmanın yolu değildir, ama o yolun başlangıcıdır. Kişisel gelişim kitaplarından medet umarsın; o kitapların bir halta yaramadığını anlaman maalesef birkaç yılını alır. “Yeni nesil kişisel gelişim” akımı biraz daha faydalı olur (zira yeni nesil öneriler, “eski tip kişisel gelişimin” tek tip reçetelerinin aksine kişiselleştirilmiş öneriler sunar, insanın kendi içine bakmasını tavsiye eder) ama asıl faydayı psikoloji kitapları sağlar. (Psikolojisi bozuk ve psikoloğa gitmeye parası olmayan birinin, psikoloji kitapları yerine kişisel gelişim kitaplarına yönelmesinin sebebi; kişisel gelişim kitaplarının daha hızlı ve kolay çözümler vaat etmesi, aynı zamanda psikoloji kitaplarından daha anlaşılır olmasıdır. Kişisel gelişim kitaplarının büyük ölçüde bir halta yaramadığını tekrar vurgulayayım.)

Çok kötü kitaplar da okudum, çok iyi kitaplar da okudum. Bu konuda (kişisel gelişim sektörü ve insan psikolojisi üzerine olan etkisi) kitap yazacak kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldum. Ne mutlu bana ki bu sırada asabiyet ile olan sorunumu da büyük ölçüde hallettim: Artık durduk yerde sinirlenmiyorum, kontrolsüz bir şekilde karşımdakini incitmek için uğraşmıyorum ve öfkeli olduğum anlarda kendimi (bazen o öfkeyi de kullanarak) daha iyi ve daha net bir şekilde ifade ediyorum.

Öfke kontrolü konusunda yaygın bir yanlış anlaşılmayı da açıklığa kavuşturalım: Öfke kontrolü, öfkenin bastırılması değildir, adı üstünde, öfkeyi kontrol etmektir. Öfkesini bastıran, bir balona baskı uygulayan adama benzer: O öfke er geç bir yerde pırtlar veya patlar. Öfkesini kontrol eden insan, öfkelendiği anda bu öfkesini sağlıklı bir şekilde boşaltmasını bilen insandır. Öfkelendiğini karşındakine bildirmek ve öfkenin sebebini açıklayıp kırıcı olmayan bir şekilde kendini ifade etmek sağlılıdır ama öfkeni yutup, daha sonra bir başkasına patlamak veya öfkelendiğin anda (başta belirttiğim gibi) karşındakini incitmeye/kızdırmaya çalışmak sağlıklı değildir.

Ben bugün ablamı kırdım, incittim ve kızdırdım. Hakaret bile ettim ona. Neden? Maddi bir konudan ötürü. Zaten çekirdek ailemizin vazgeçilmez kavga ve stres konusudur, maddi sıkıntılarımız. Var olan borcumuzun üzerine eklenen, daha önceden fark edilmemiş 3 bin liralık bir borç yüzünden annemle babamın aptal ergenler gibi herkesin içinde boğazları yırtılırcasına bağırarak kavga edip, 33 yıllık evliliklerini bitirmeye karar verdikleri gibi ben de dandik bir konunun sebep olduğu tedirginlik yüzünden ablama çattım. Ablam da bana çattı ama benim gibi kötü sözler sarf etmedi; kontrolünü kaybedip ağzına geleni söyleyen, öfkesini kontrol edemeyen bendim.

Ne zamandır olmuyordu bu. Öyle ki, en son ne zaman kontrolsüz bir biçimde bağırıp çağırdığımı, karşımdakine hakaretler yağdırdığımı hatırlamıyorum bile. Demek ki en az 1 yıl olmuş, ne güzel. Ama yine kontrolü sağlayamamış olmam üzücü.

Kendine gel Barış.

Yorum Bırak

2015 yılı itibarıyla kimim, neyim ben?

Çok ama çok (ama gerçekten çok) uzun zamandır Hakkımda sayfasını güncellemiyorum. Öyle ki, 2013 yılında Beyn’deki kişisel yazılarımı BarisUnver.com’a taşıdığım zaman, Beyn’deki “Hakkımda” sayfasını alıp, Beyn’le alakalı olan kısımları çıkardıktan sonra BarisUnver.com’da yayınladım ve bir düzenleme yapmadım.

Bugün bu hatamı düzelteyim dedim. Hem yazımı yazmış olurum, hem de bitirdikten sonra yazdıklarımı “Hakkımda” sayfamı yenilemek için kullanırım. Nasıl ama?

Kimim?

Adım Barış Ünver. 25 Kasım 1988 doğumluyum.

İzmit’te doğdum, İzmit’te büyüdüm. Lisenin bir kısmını Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, kalanını Kocaeli Anadolu Lisesi’nde okudum. Sonra okumak için Ankara’ya geçtim. Gazi Üniversitesi’nde Bilgisayar Programcılığı, Anadolu Üniversitesi’nde de İşletme (açık öğretim) bölümlerini okudum.

2006 yılından beri aktif olarak, 2010 yılından beri profesyonel olarak web tasarım işleriyle uğraşıyorum. WordPress altyapısı konusundaki uzmanlığım hem yaptığım internet sitelerinde yardımcı oluyor, hem de bu konuda danışmanlık ve yazarlık yapıyorum. (En sevdiğim referansım, dünyaca ünlü Tuts+ sitesinin WordPress kategorisinin başyazarı oluşum ve orada yayınlanan İngilizce makalelerim.

Bunun yanında, amatör olarak siyasetle ilgileniyorum. Beyn’de yazdığım pek çok siyaset yazısı var, hatta aralarında Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkatini çok çeken bir yazı da vardı. Kısmetse, ileride siyasetle uğraşmak istiyorum.

Sonuç

Sonuç olarak… hayatımda pek bir değişiklik olmamış yav. Olsun, yeni şeyler oluyor, olacak.

Yorum Bırak

Kendime koyduğum minik, şirin kurallar

Çok katı kuralları olan, aşırı disiplinli bir adam değilim. Kuralsız yaşayan, geniş, disiplinsiz bir adam da değilim. Valla değilim. Yemin ediyorum bak. Benim de kurallarım var.

Saat 1’de bilgisayar kapanır: Uykum olsa da, olmasa da saat 1’de bilgisayarı kapatıyorum. Kapattıktan sonra zaten uykumun gelme süreci başlıyor, hissediyorum. Ama bazen, nadiren, kırk yılda bir kuralımı bozduğum oluyor. Olmamalı, biliyorum, yine de oluyor.

Her gün bir şeyler okunur: Ne olursa olsun, okumaya mecbursun. Kitabın yok mu? Var. Oku. Canın istemiyor mu? Dergi oku. Dergin yok mu? İnternete bak, faydalı bir makale oku. Mesela web tasarım hakkında. Mesela popüler bilim alanında. İnternetin mi kesildi? Uzatma, kitaplara dön. (Böyle böyle günde 100 sayfayı dolduracak uzunlukta kitap, dergi ve faydalı internet yazısı okuyorum. Yemin ediyorum bak.)

Dışarı çıkılır, biraz hava alınır: Köpek gibiyim lan ben. Her gün kendimi gezdirmezsem daralıyorum. Çoğu zaman dışarı çıkmak için bir nedenim oluyor gerçi, ama gün boyunca dışarı çıkmamışsam akşamleyin muhakkak çıkıyorum. En azından gece vakti markete gidip abur cubur alıyorum ki, evin bayatlamış havasından kurtulup biraz taze hava almış olayım. İyi geliyor.

Her gece uyumadan önce dua edilir: 17 Ağustos 1999’daki depremden sonra, babam her gece dua etmeyi öğretmişti bana. Yanlış hatırlamıyorsam İhlas suresini okuyordum en başta. (“Okuyordum” demeyeyim de, “anlamını bilmeden Arapçasını tekrar ediyordum” diyeyim.) Sonra ona Fatiha suresi katıldı, Sübhaneke duası katıldı, Ettehiyyatü duası katıldı, Ettehiyyatü duası çıktı, Sübhaneke de çıktı, İhlas suresi de çıktı ve en son Fatiha Suresi kaldı. Anlamını öğrenmekle kalmadım, Türkçe okumaya başladım. Yaklaşık 5 yıldır konuştuğum dilde ulaşıyorum rabbime. Fatiha’dan sonra içimden geldiğince konuştuğum da oluyor Allah’la. (Kimseye söylemeyin, sonra deli falan diyor bazı manyaklar.)

Sabah aç karnına dişler fırçalanır: Saçma bir eylem olduğunu düşünebilirsiniz ama sabah ağzınızdaki kokunun, çoğunlukla kötü bakterilerden kaynaklandığını biliyor musunuz? Onlardan kurtulmak lazım ve yutkunmak bile o bakterileri vücudunuza geri sokuyor. Dişlerinizi fırçalayabilirsiniz, ağız gargarası, votka veya saf etil alkolle çalkalayabilirsiniz veya Hintlerin binlerce yıl önce keşfettiği “yağ çekme (oil pulling)” tekniğiyle ayçiçek yağı, zeytinyağı veya hindistan cevizi yağıyla 15-20 dakika boyunca (evet) çalkalayabilirsiniz.

Yazı bitti.

3 Yorum

Günlerim nasıl geçiyor?

Yalan olmasın, rahat geçiyor. Yine yalan olmasın, rahat batıyor.

Uykumu düzene sokmak istiyorsam, alarmı kurduğum saatte uyanıyorum. Uykumu düzene sokma kararımın üzerinden 1 hafta geçtiyse, alarmı kapatıp geri yatıyorum ve öğle vakti uyanıyorum. Kendime iyi davranıyorsam ses çıkarmıyorum, kötü davranıyorsam kızıyorum kendime, küfür ediyorum.

Uyanma faslı bitti mi? Erken uyandıysam öğlene kadar, öğlen uyandıysam öğleden sonraya kadar bilgisayar başında, internette geziniyorum. Çalışmam gerekiyorsa, çalışıyorum. Kendimi kaptırırsam iyi çalışıyorum ama genellikle biraz çalışıyorum. Hava güzelse, canım sıkıldığında dışarı çıkıp gezdiğim oluyor.

Akşamları, yemeğimi yedikten sonra bazen film veya dizi izliyorum. Bazen internette gezinmeye devam ediyorum. Bazen çalışmaya devam ediyorum. Bakın burası çok enteresan: En değişken zamanlarım akşam vakitleri oluyor.

Geceye doğru, eğer uykum gelmediyse huzursuzlanıyorum. Öyle yapınca uykum daha da kaçıyor. Ama sakinsem genellikle uykumun geleceğini düşünüyorum ve paniklemiyorum. 12’ye doğru, günün son sayfalarını geziyorum falan…

1’de bilgisayarı kapatıyorum. Uykum olsa da, olmasa da kapatıyorum. (Sabahlamayı düşünüyorsam bu kuralı bozuyorum ama bozmamam lazım.) Uykum varsa, yatağımın yanındaki dergileri (çoğunlukla Uykusuz veya Popular Science) veya hafif bir kitap (çoğunlukla roman) okuyorum. Yoksa, daha ağır bir kitap alıp salona geçiyorum, kitabı orada okuyorum.

Yeterince uykum gelince de uyuyorum.

Not: Dışarıda herhangi bir işimin olmadığı günleri yazdım. Normal şartlar altında haftanın en az 4 günü dışarıda bir işim oluyor; eve tıkılıp kalıp, delirmeye fırsatım olmuyor.

İkinci not: Neden yazdım şimdi ben bunu? Hani bilgisayarınız yanıt vermediğinde klavyenin tuşlarına rastgele basıp, bir şey olmasını ümit edersiniz ve bazen gerçekten de tuşlara basmak sorununuzu çözer ya, hah, bu yazı da o hesap. Günlerimi gözden geçirirsem belki uyku sorunlarımı ve/veya “öteleme” sorunumu çözecek bir ışık yakarım kafamda. O yüzden.

Yorum Bırak

Futbolla olan münasebetim

Favori sporum, küçüklüğümden beri futbol oldu. Bu konuda kısa bir yazı yazayım bu sefer.

Futbolla tanışmam: Annem Galatasaraylı olduğu için (babam takım tutmuyor) ben de Galatasaray taraftarı oldum. Tanıştığım ilk zamanları (haliyle) hatırlamıyorum ama kaleci Hayrettin’in 4-2 kazandığımız Paris Saint Germain maçında kalesine gelen topu kalenin içinde tutarak gol yediğini hatırlıyorum. Yine de canavar gibi kaleciydi, Galatasaray’ın (tanıdığım) en iyi kalecileri arasında ilk 5’e girerdi. (İlk 3’te elbette Muslera, Mondragon ve Taffarel var ama üçü arasında sıralama yapamıyorum.)

UEFA kupasını kazandığımız zamanı da hatırlıyorum. Anneannemlerde izlemiştik maçı ve kafayı yemiştik. Vay be, penaltıları hatırlıyorum da şimdi… Hey gidi.

Oynayışım: “Beyin sporu” diye başlattıkları satrançta ortalama bir oyuncuydum, sıkılmazdım ama spor olarak da görmezdim. Uzun boylu olduğum için de ısrarlara dayanamayıp basketbola başlamış, 5. sınıfta okul takımının bir maçında fena halde rezil olduktan sonra (durduk yerde artistik bir hareket yapmaya kalkıp hareketi elime yüzüme bulaştırmıştım, tribünlerdeki kahkahaları hiç unutamam, neyse ki 1 ay bile geçmeden unutulmuştu) basketbolu da bırakmıştım. Futbola da ne zaman başladığımı tam hatırlamıyorum ama 6. veya 7. sınıf zamanları olması lazım. Kaleciliği sevdiğim için kaleci pozisyonunda başlamıştım; kış vakti hafta sonları erkenden kalkıp futbol okuluna gitmeye üşendiğim için bir süre sonra futbol okulundan da alındım. (Uyku düzenimin o zamanlarda bile hayatımı etkilediğini şimdi fark ettim, kendime küfür ettim. Neyse.) Daha sonra amatör olarak bilardo, masa tenisi ve hentbol da oynamışlığım var ama futbol hala en sevdiğim spor.

Halı saha maçları da futbolun en sevdiğim hali – ne yazık ki çevremdeki arkadaşlarım arasında halı saha maçı ayarlayacak sayıda futbolsever arkadaşım yok. (Ankara’daki halı saha maçlarınızda kontenjanınız varsa beni alın arkadaşlar. Yalnız kalecilikten soğudum, 10 yıla yakın süredir defans bölgesinde oynamayı seviyorum. Alın beni.)

Maç izleme alışkanlığım: Dedim ya, küçüklüğümden beri Galatasaray maçlarını izlerim. Cine5 öncesi zamanları hatırlamıyorum, sonrasında da ne Cine5, ne Digiturk, ne de D-Smart aldık, o yüzden lig maçlarını pek izlemedim. (Derbiler hariç tabii.) Lise döneminde maç izleme alışkanlığımda gerileme olsa da, üniversite için Ankara’ya geçtikten sonra gerek kafelerde, gerek kahvehanelerde özellikle Galatasaray’ın derbilerini ve Avrupa maçlarını bol bol izleyerek alışkanlığımı tekrar geliştirdim. (Milli maçları neredeyse her zaman evden izledim.) Şimdilerde sadece Galatasaray’ın değil, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın da Avrupa maçlarını izlemeyi seviyorum. Kahveye daha az, kafelere daha çok gider oldum.

Futbol oyunları: Oyun konsollarında futbol oyunları oynamayı hiç sevmem çünkü elim ağrır. Bilgisayarda da en son FIFA 99’da kaldım ama alışırsam fena yaparım sizi.

Son sözüm: Futbolla ilgilenen insanları “boş insanlık” ile hor görürler. “Kitleleri kontrol etmek için 3 S yeterlidir: Spor, seks ve siyaset” diye bir söze dayanarak eleştiren enteller, bu sözün hemen ardından Candy Crush’ta 452. bölümü geçmeye çalıştıkları, Instagram’a koydukları fotoğraf 100. beğeniye ulaşınca sevindikleri veya Selahattin Demirtaş’a methiyeler düzdükleri zaman biraz komik oluyorlar.

Sporun, özellikle futbolun kitleleri uyuttuğu, uyuşturduğu, dikkatini çeldiği doğrudur. Yine de baktığınız zaman bağımlısı olunan her şey (istisnasız) kitleleri uyutur, uyuşturur ve dikkatini çeler. Önemli olan futbola, basketbola, Candy Crush’a, Instagram’a, siyasi gündeme bağımlı olmamaktır. O yüzden futbola burun kıvıran Cihangir solcuları kıçımı yesin, futbol (dozunda alındığı zaman) süperdir.

Yorum Bırak

Neler yaptım, neler yapmam lazım, neler yapıyorum?

Bu yılın başında çok büyük kararlar vermedim, bu yılın benim yılım olacağını düşünmedim, bu yıla özel bir anlam atfetmedim. Ama bu yıl canavar gibi geçiyor, ayıptır söylemesi.

Geçiyor geçmesine de, yapmam gerekenler konusunda hala sıkıntılıyım. Bu yazıda da şimdiye kadar yaptıklarımı, yapmam gerekenleri ve yapmakta olduğum şeyleri yazayım dedim.

Bu yıl boyunca neler yaptım?

Ayda 6 kitap okudum: Temmuz ayı sonu itibarıyla okuduğum kitap sayısı 42. Aylık ortalamam 6. Söylemesi ayıp mı? Bence değil. Asıl siz utanın pis cahiller.

Tuts+’ta başyazar oldum: 3 yıllık yazarlığımın sonucunda, bu yılın nisan ayında Tuts+’ta kıdemim arttı ve başyazar oldum. Küçümsemeyin, döverim: Ana dili İngilizce olan tonla yazarın arasında bana WordPress kategorisinin başyazarlığını verdiler! AKP’nin tek başına iktidar olamamasından sonra, benim için bu yıl en sevindirici haber bu oldu.

Kendi evime çıktım: Eylül 2006’dan beri, yani 8 yıldan uzun bir süre boyunca, canım babaannemle ev arkadaşlığı yaptık. O bana baktı, ben de ona baktım. Kadıncağıza çok çektirdim. Sonrasında babamla annem abuk bir karar alıp, 33 yıllık evliliklerini bitirmek üzere ayrılınca babam geldi, ana ocağına döndü, ev biraz daha küçüldü. Evde çalışmak olanaksızlaşınca (kimseyi suçlamıyorum, evden çalışmak çok ama çok zor bir meziyet) kendime ufak bir ofis tuttum ve yazılarımı orada yazmaya, sitelerimi orada yapmaya başladım. İyi gidiyordu ama bir yandan kendi evime çıksam performansımı ne kadar artırabileceğimi, hayatım üzerindeki kontrolü nasıl daha iyileştirebileceğimi düşünüyordum. Geçen yılın sonlarına doğru elime iyi bir miktar para geçince, kendi evime çıkmaya karar verdim ve şansa bakın, babaannemin bir sokak altında harika bir yer buldum!

Oruç tuttum, Kur’an okudum: 42 kitabın 2’si, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an-ı Kerim meali. Yıl içerisinde bir defa okumuştum, bir defa da ramazan ayı boyunca okudum. Bütün ramazan ayını da oruç tutarak geçirmeyi başardım, hamdolsun. (Karışmak gibi olmasın ama Arapça bilmiyorsanız, Kur’an’ı orijinal dilinde anlamadan okumanın hiçbir faydası yok. Ben söylemiyorum, Allah söylüyor, bizzat Kur’an’da yazıyor bu.)

Bu yılın geri kalanında neler yapmam gerekiyor?

Ehliyet almam gerekiyor: Yıl sonunda “stajyer ehliyet” dönemi başlıyor. Gerçi şimdi baktım, düşündüğüm kadar korkunç bir şey değilmiş: Alt tarafı 2 yıl sonra tekrar yenilenmesi gereken, 75 ceza puanı hakkı bulunan bir çeşit ehliyetmiş. Ama yine de durduran polislere ilk dönem alay konusu olması çok mümkün, o yüzden mümkünse yıl sonuna kadar bir sürücü kursuna gidip araba kullanmayı öğrenmem ve ehliyetimi almam gerekiyor.

Projemi hayata geçirmem gerekiyor: Bu yıl sonuna kadar değil, ay sonuna, hatta gün sonuna kadar halletmem gereken bir şey. Elimde bana iyi para kazandırması muhtemel, global ölçekte bir WordPress hizmeti projesi var (yakınlarım projeden haberdar). Bunu yapsam, ayda 5 müşteri bana araba aldırır, günde 1 müşteri bana ev aldırır. Ama eşekliğime doymayayım, çok az hazırlanıyorum bu projeye.

Beyn’i düzenlemem gerekiyor: Beyn’in 10. yaş günü yaklaşıyor. 2 yıldır kafamda Beyn’le ilgili bir proje var, eğer bu projeyi 21 Ocak 2016’ya kadar gerçekleştirebilirsem, o zaman gerekirse kredi falan çekip İstanbul’da bir lansman partisiyle yeni Beyn’i tanıtacağım. Bakalım, hayırlısı.

Kitap yazmam lazım: Kişisel gelişim sektörünü tiye aldığım, bu endüstriyi eleştirdiğim bir kitap yazıyorum. Daha doğrusu konu başlıkları belli, bölümler belli ama yazmıyorum. Her gün oturup yazmayı başarsam 1 ayda bitecek kitap. Bitse, yayınevlerini dolaşıp bastırmaya çalışacağım. Bunu da yapmam lazım.

Tiyatro oyunumu bitirmem lazım: Amatör senarist olduğumu bilen var mı? Ben bile unutuyorum bazen. Başladığım bir tiyatro oyunu var, onu bitirmeliyim. Bitirip, yazarlık hocama göstereceğim. O “tamam, bu olmuş” dese, onun öğrencisi ve benim tiyatro hocama yönetmenliği kabul ettireceğim. O da yönetmenliği kabul etse, yakın dostum Onur’la beraber bu oyunu oynayacağız. (Amatör tiyatro oyuncusu olduğumu bilen var mı? Ben bile unutuyorum bazen.) “Ölme eşeğim ölme” demeyin, her şey gayet mümkün.

Şu anda neler yapıyorum?

Oyun oynuyorum: Kendimi hiçbir zaman bir oyun bağımlısı olarak görmem, ama 16 yıldır usanmadan oynadığım (peki tamam, zaman zaman usanıp silmişliğim var) bir oyun var: Heroes of Might and Magic 3. Oynayanlar ne kadar zevkli, ne kadar karmaşık bir oyun olduğunu bilirler. Good Old Games isimli şer odağı, faiz lobisi sağ olsun, bu kadar eski bir oyunu tutup Windows’un son sürümlerinde çalışacak şekilde düzeltmiş ve satışa sunmuşlar; dolayısıyla son birkaç yıldır rahatça oynamaya devam ediyorum. Yeni evime geçtiğimden beri masaüstü bilgisayarımı da açmadığım için, dizüstüne yükledim bu oyunu. İyi halt ettim: Hani dizüstüm sadece işim içindi?

Yazı yazıyorum: Buraya yazıyorum. O kadar. Eylül ayı itibarıyla Tuts+ yazılarına da tekrar başlayacağım. Hatta bu ay itibarıyla bir yerde daha yazmaya başladım, yarın veya öbür gün onun yazılarına da başlayacağım.

Ekşi’de geziniyorum: Kurtulmam gereken şeylerin başında geliyor, Ekşi Sözlük bağımlılığı. Ama gezmesi çok zevkli, okumak çok eğlenceli. Ben ne yapayım?

Projeme hazırlanıyorum: Kendimi çok da kötülemeyeyim. Bazen, canım istediğinde, oyun oynamıyorsam, yukarıda bahsettiğim global ölçekli projeme hazırlanıyorum. O da biraz. Kafama sıçayım. Neyse.

Sonuç

Hangi sonuç?

4 Yorum

Ağustos boyunca her gün 1 yazı!

Benim yazılarımı özleyen var mı bilmem ama, ben yazmayı özledim.

Beyn’e ilk başladığım yıllarda günde 1 yazı ortalamasının bile üstündeydim. Milletin en çok dikkatini çeken “Hayatımın Arşivi” kategorisine her gün yazdığım gün özetlerinin yanında, şu anda BarisUnver.com arşivlerinden okuyabileceğiniz bin bir türlü saçmalık dolu yazılarımı da ihmal etmiyordum. (Bir süre sonra o yazıları da internetten kaldıracağım. İleride siyasete atıldığımda “Bakın bu herif ta 20 yıl önce böyle şeyler yazmış” diye, sildiğim dandik bir yazıyı yayınlatmak ve beni zor durumda bırakmak isterseniz yazılarımı kaydetmeye başlayın, hehe.)

2006 yılında günlük ortalamam 2’nin üstündeydi; “Hayatımın Arşivi” kategorisinden vazgeçtiğim 2013 yılının ilk yarısındaysa 1 nokta sıfır sıfır sıfır 4 müydü neydi.

Sonuçta yazıyordum. Sonuçta 7 yıl boyunca her gün yazdım. Yazmak keyif veriyordu. Neden sonra yazmak, bir “yük” gibi hissettirmeye başladı kendisini.

Önce o saçma kişisel yazılarımı bıraktım; onların yerini daha ciddi yazılar aldı. Sonra o ciddi yazılarımı geliştirdim, siyaset hakkında düzenli olarak yazmaya başladım.

Sonra Recep Tayyip Erdoğan dava açtı, feleğim şaştı. Korktum, sindim, sadece gün özetlerini yazmaya döndüm. Arada tek tük siyaset yazıyordum, enteresan şeyler yazıyordum ama dava bitene kadar (en azından mahkemede bitene kadar) mal gibi bir dönem geçirdim.

Sonra o ölü toprağını üzerimden attım. En azından öyle sandım. Korkum kalmamışken, dava konusu olan dandik yazıdan bin kat daha sert yazılar yazabiliyorken, alışkanlıklarımda bir değişiklik olduğunu fark etmem uzun sürmedi: Artık günde 1 yazının üstüne çıkmak için bir şevkim yoktu. Korkum kalmamıştı, ama şevkimi yerine getiremedim.

Dava 2012 yılının şubat ayında bitti; “Hayatımın Arşivi” kategorisi de (yanlış hatırlamıyorsam) Mayıs 2013’te bıraktım. Aynı dönemde kişisel yazılarımı Beyn.org’dan BarisUnver.com’a taşıyıp, Beyn’i çok yazarlı bir platforma dönüştürdüm. (Beyn’i 10 yıldır istediğim seviyeye ulaştıramamış olmama bakmayın, 10. yıldönümünde son bir patlama düşünüyorum. 21 Ocak 2016 akşamına plan yapmayın.)

Sonuç? Beyn’e ayda 2 yazı, BarisUnver.com’a 2 ayda 1 yazı. O da iyi hissedersem.

Olmuyor böyle. Değişecek. Yaptım yapacağım, olacak.

Ağustos ayını Beyn ve BarisUnver.com’a ayırıyorum. 31 günüm var; bu 31 günde en az 31 yazı yazacağım. Kelime sınırı da koymuyorum, 50 kelime de olsa, bir şeyler yazacağım. Gerekirse Yılmaz Özdil taktikleriyle yazıyı dolduracağım, ama yazısız günüm geçmeyecek. Size söz.

Konu sıkıntısı çekersem, eski yazılarımdan bir derleme yapacağım. Olmadı, eskiden olduğu gibi film inceleyeceğim. Belki dizi de, kitap da incelerim. Bu yaz “kişisel gelişim sektörü” konulu bir kitap yazmaya cüret ettim (kişisel gelişim kitabı değil), o yüzden kişisel gelişim konulu karalamalarda artış olabilir. Gün özetleri olmayacak çünkü onu yaparsam hile yapmış olurum.

Sizden de ricam, bana yardım etmeniz:

  • Yan menüdeki Abone Ol bölümünden buraya, Beyn’deki Abonelik sayfasından da Beyn’e abone olun. Veya en azından Twitter’dan beni ve Beyn’i takip edin.
  • Blog sahibi misiniz? İçinizden geliyorsa, benim bu çabama katılın. Tek başıma her gün yazmaktansa, 3-5 kişi beraber her gün yazmak daha güzel olur. Hem birbirimizi kontrol etmiş oluruz, olmaz mı?
  • Beyn’de veya BarisUnver.com’da yazısız geçen bir gün görürseniz, Twitter’dan beni ayıplayın, bana hakaret edin.
  • Özetle, beni yalnız bırakmayın.

Bakın mesela bu yazıyı da 20 dakikada yazıverdim. 100-150 kelime yazarım dedim, şu anda 400 kelimeyi aştım. Zaten 700 kelimenin üstünü pek okumuyoruz. Ama bu yazılarımı okursunuz herhalde.

Okuyun yani.

1 Yorum

2015’te günlük hesaplarınızı tutmak için bir araç

(2017 tablosunu mu arıyorsunuz? Tıklayın!)

2012 yılının mart ayından beri, her gün ne harcadığımı ve ne kazandığımı, harcamalarımı da “lüks” ve “zorunlu” harcamalar olarak bölecek şekilde, kayıt altında tutuyorum. Bir Excel tablosuyla.

Yaklaşık 3 yıldır yaptığım (ve gerçekten hiç yorucu olmayan) bu çalışma sayesinde kazandığım parayı, kazanmam gereken parayı, harcadığım parayı, harcamam gereken parayı, harcamamam gereken parayı, para harcadığım zaaflarımı (Başta yemek geliyor!) ve istemeden harcamak zorunda olduğum şeyleri takip etmemi sağlıyor.

Yalnızca geçmişimi veya bugünümü değil, geleceğimi de görmeme yardımcı oluyor bu tablo. “Hayatımı değiştiren buluşlar” arasında gösterebilirim, üstelik kendi buluşum! 🙂

Elbette daha gelişmiş “gelir-gider yönetimi” uygulamaları var, hatta bir süredir bu işi yalnızca bilgisayarlarımda değil de, akıllı telefonumda da yürütebileceğim bir sistem arayışındayım. Yine de, bu basit Excel tablosu da işimi fazlasıyla görüyor. Tek eksiği banka hesaplarımın ve kredi kartımın hareketlerini buradan takip edemem – ama bir başka uygulamanın da bu otomasyonu sağlayabileceğinden şüpheliyim, malum, ülkemizde internet bankacılığı yerlerde sürünüyor ve bankalarla eşleşecek bir yazılım yazmanın mümkün olduğunu bile sanmıyorum.

Neyse… Bu tablonun özelliklerine geleyim:

2015-gelir-gider-tablosu-ekran-goruntusu

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

İşte böyle… Eğer siz de kullanmak isterseniz, ki kesinlikle tavsiye ederim, aşağıdaki bağlantıya tıklayarak Dropbox üzerinden dosyayı indirebilirsiniz:

2015-gelir-gider-tablosu-logo

3 Yorum