"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: a4

2019 günlük gelir-gider tablosu

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2019 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

NOT: Bu siteye abone olarak önümüzdeki yılın hesap tablosu yayınlandığında onun da haberini alabilirsiniz.

Yorum Bırak

2018 yılı günlük gelir-gider tablosu ile hesabınızı bilin

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2018 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

NOT: Bu siteye abone olarak önümüzdeki yılın hesap tablosu yayınlandığında onun da haberini alabilirsiniz.

Yorum Bırak

Yine her gün yazar mıyım?

Selam. N’aber? Beni özlediniz mi?

Hem Beyn’e, hem buraya uzun süredir yazmıyorum. En son 5 Ocak 2017’de bir yazı yayınlamışım. Herhalde 10 küsur yıldır ilk defa bu kadar uzun bir ara vermiş oldum. Ama tekrar yazmaya başlıyorum. En azından tekrar yazmayı planlıyorum. Üstelik bu seferki planım daha sağlam gibi.

Şöyle bir gerçek var: Her gün yazmazsan, yazma alışkanlığın gelişmiyor. Gelişen yazma alışkanlığın da yok oluyor. 2013 yılının yazında bitirmeden önce 7 yıl boyunca yazdığım “gün özetleri”, bu yazma alışkanlığımı (o amaçla yapmış olmasam da) epey bir süre idare ettirmişti. Yazarlığını geliştirmek isteyenlerin okuduğu İngilizce blog’larda yazıldığı gibi her gün 500 kelime yazmasam da, ortalama 200 kelimeden oluşan “gün özetlerimin” yanında her hafta iki-üç tane 500 kelimelik yazı yazıyor, her haftayı takribi 2500-3000 kelimeyle kapatıyordum. 2013 yılının ortasından beri gerileyen yazma alışkanlığımın bu yıl bütünüyle tükendiğini söylersem yalan olmaz, zira 2017 yılının 5. ayının ortasına geldik ve benim bu yıl yazdığım yazı sayısı 2. İki. Tuğ. Dö.

Şimdiyse, “Yardırma günleri” başlıklı yazımda yazdığım fikri biraz daha geliştirip, uygulamaya geçirmeyi düşünüyorum. Adımlar şöyle:

Birinci adım: Yazı fikirlerini belirle

Bu, işin en kolay kısmı. Bende fikirden bol şey yok. Yazı fikirlerini, hangi ortamda yazacağıma dair bir gruplama yapmadan bir yere not edeceğim (şu anki listeleme uygulamam Wunderlist). Beyn, burası, yazacağım kitap, Optimocha, WP Kafe falan… Taslak haline gelir mi, gelmez mi diye düşünmeden kafamdaki bütün fikirleri o listeye dökeceğim.

İkinci adım: Yazı taslaklarını oluştur

Belli bir süre demlenen fikirleri, yazılmaya layık olduklarına ikna olduğumda, taslağa dönüştüreceğim. “Yardırma” kısmı orada devreye girecek: WordPress panelinde (veya Microsoft Word’de) yazı taslağını oluşturma, yazı görselini ve başlığını belirleme gibi “minimum yaratıcılık” gerektiren işleri halledip, somut bir taslak oluşturacağım. (Bir not: Bu şekilde hazırladığım taslak sayısı Beyn’de 15, Optimocha’da 20, yazacağım kitapta ise 19. Yani halihazırda bekleyen 54 tane taslağım mevcut!)

Bu sistem için bugün akıl ettiğim değişiklik ise şu: Bu taslakları ufak, boş kartlara yazıp biriktireceğim. Bir sonraki adımda bunun neden acayip faydalı olduğunu ve şimdiye kadar biriktirdiğim taslaklara neden başlamadığımı anlatacağım.

Üçüncü adım: Her gün RASTGELE bir yazı yaz

Birikmiş taslaklarımı kullanmamamın sebebi, önce hangisine başlayacağımı bilememem. Bugün düşündüğüm “rastgelelik” kısmı, bu bilinmezliği bilinmezlikle çözecek. (Of çok pis felsefe yaptım.)

Kartlardan bahsettim ya, hah, fikirden taslağa dönüştürdüğüm her yazının kartını o kart destesinin içine rastgele yerleştirip, desteyi de bir defa karıştıracağım. Üstüne, her gün o desteden kart çekmeden önce desteyi bir kez daha karıştıracağım. Böylece hangi kartı çekeceğimi bilmeyeceğim. Bu da, “Nereden başlayacağım?” sorusunu benim için benim rızam olmadan yanıtlamış olacak. Güzelliğe bakar mısınız?

Sonuç

Bu sistemi yarın hayata geçirmem mümkün değil. Önümüzdeki hafta da muhtemelen olmaz. Ay sonunda finallerim başlıyor, onlar bitene kadar da olmaz muhtemelen. Ramazan ayında “enerji” bakımından bir sıkıntı yaşamazsam haziran ayı ortasında, o konuda sıkıntı yaşarsam haziran ayı sonunda bu sistemi hayata geçirip her gün bir yerde bir yazı yayınlamaya başlayabilirim diye umuyorum. Tekrar ediyorum: Umuyorum.

Daha önceden heves edip, planlayıp da uygulamaya geçiremediğim “sistemler” oldu, okuyan bilir. Bu seferki sistemin altyapısı gözüme daha sağlam göründü, o yüzden umutluyum. Ama sistemimi hayata geçirip sizler için okunacak daha çok içerik üretebilmem için bana yardım etseniz, beni gaza getirseniz pek hoş olur. Tweet atın, eposta atın, eposta bültenime kaydolun, beraber beni geliştirelim.

3 Yorum

Hesabınızı tutmanız için, 2017 yılı günlük gelir-gider tablosu

ÖNEMLİ: Aynı gelir-gider tablosunun 2018 yılı versiyonu için buraya tıklayın!

2012 yılından beri gelirimi, giderimi günlük olarak kaydediyorum. Bu konuda yapılmış mobil uygulamalar da var, ama bilgisayardan o kadar iyi anlayan biri olmama rağmen onları kullanmak zulüm gibi geliyor. Bu yüzden 2012 yılından beri geliştirdiğim bir Excel tablosunu kullanıyorum.

Bunun sağladığı yararları size anlatmak zor, ama deneyeyim:

  • Bir defa, paranızı neye harcadığınız konusunda çok net bir fikre sahip oluyorsunuz.
  • Gelirinizi giderinizle karşılaştırarak, gelen paranızın nerelere gittiğini takip ediyorsunuz.
  • Lüks ve zorunlu harcamaları doğru bir şekilde ayırmayı başarırsanız, paranızın ne kadarının lüks harcamalara gittiğini görüp, gerektiğinde hangi lüksünüzü kısmanız gerektiğini öğreniyorsunuz.
  • Ve en güzeli, harcamalarınızın geneline baktığınızda, gelecek ay ne kadar para harcayacağınızı bilebiliyorsunuz.

Her ay, ayrı bir “çalışma sayfası” olarak ayrılmış durumda. (Aylar arasındaki geçiş, her Excel çalışma kitabında olduğu gibi sol alttaki sekmeler yardımıyla yapılıyor.) Her çalışma sayfası da, alt alta günleri listeleyecek şekilde düzenlenmiş. Her gün için 10’ar girdi yazabileceğimiz “Gelir”, “Zorunlu Gider” ve “Lüks Gider” sütunları var. Sütunların içindeki uzun iç-sütunlara açıklamayı, kısa iç-sütunlara gelen-giden para miktarını yazıyoruz. (Kuruşları virgülle ayırıyoruz elbette.)

Her çalışma sayfasının tepesinde toplam geliri, toplam zorunlu gideri, toplam lüks gideri ve genel olarak toplam gideri gösteren başlıklar var ve sayfada aşağı ilerledikçe bu başlık bizimle geliyor ki aylık takip kolay olsun.

Çalışma kitabının son sayfası, “Yıllık Grafik” sayfası. İki parçadan oluşuyor. Birinci parça bildiğimiz yıllık gelir-gider grafiği:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-grafik

İkinci parça da bu aylık gelir-giderlerin ayrıntılı bir tablosu:

2015-gelir-gider-tablosu-yillik-tablo

Aşağıdaki dev bağlantıya tıklayarak dosyayı indirebilir, hemen kullanmaya başlayabilirsiniz:

» 2017 yılı günlük hesap tablosu «

Dosyanızı şifrelemeyi unutmayın, başkaları görmesin. Bir Word belgesini şifrelemek için Google’da Excel şifreleme aramasıyla belgenize nasıl şifre koyacağınızı öğrenebilirsiniz.

11 Yorum

Suicide Squad’ı neden beğenmedim?

Bugün bir dostumla sinemaya gittik, Suicide Squad’ı izledik. Spoiler vermeden yorumlayacağım.

Baştan düzelteyim: Başlıkta yazdığım kadar net bir biçimde “beğenmedim” diyemem. Ama filmin bu şekilde olacağını bilseydim, blu-ray’i çıktıktan sonra evde izlemeyi tercih ederdim. Yoksa, film sırasında eğlendim.

Bi’ defa, filmin 3B olmasını gerektirecek hiçbir olayı yok. Resmen laf olsun diye 3B yapmışlar. Filmdeki canavarın bir kolunu seyirciye yaklaştıracağım diye seyirciye eziyet etmeye gerek yok.

Sonra, film size karakterleri yeterince tanıyamadan onlara alışmanızı bekliyor. Mesela bu filmden önce Deadshot karakterinin tek başına bir filme ihtiyacı varmış, The Joker ve Harley Quinn’in beraber rol aldıkları bir film gerekiyormuş. Iron Man gibi, Thor gibi, Captain America gibi… Ama yok, neredeyse yönetmen çıkıp “Arkadaşlar bunun adı Harley Quinn, bunu zaten tanıyorsunuz, bu da Boomerang, şimdi bunlar dövüşecek falan.” diyecekmiş.

Bir de, filmde Batman de, The Joker da “konuk oyuncu” rollerinde. (Bu biraz spoiler’ımsı oldu, ama filme onları izleme beklentisiyle gidiyorsanız bilmeniz lazımdı. Artık biliyorsunuz.) Hatta filmin sonunda “Eee, bütün şehir yıkılıyordu da Batman neredeydi? Uyuyakalmış galiba.” diyebilirsiniz. Ben dedim.

Hikaye bütünlüğü diye bir şey de yok. Sırf filme gidelim, patlamalar ve dövüşler izleyelim, bir de Margot Robbie’nin kıçına bakalım diye yapmışlar sanırım filmi. (Evet baktım, ne var? Erkeğiz sonuçta. Kadınlar bile bakmıştır. Marvel’da da Scarlett Johansson var ama onun kıçı ekranın yarısını kaplamıyor.)

Filmden çıkınca dostumla konuşurken, öyle çok aşırı usta senaristler olmamamıza rağmen, senaryo yazarken dikkat edilmesi gereken iki kuralı konuştuk:

  1. Kötü karakterlerin bile kendilerince haklı birer varlık sebepleri olmalı. (Bu filmde yoktu.)
  2. Herkesi yenebilecek güçte bir iyi kahraman veya bir kötü adam yaratmayacaksın. (Bu filmde vardı, resmen keyfimi kaçırdı.)

Bu arada Margot Robbie’nin kıçını hatırladığıma (ve hatırlattığıma) bakmayın, ilk defa kadının oyunculuğunu beğenmedim. Focus’ta, The Wolf of Wall Street’te gayet iyi oynamıştı bu hatun, ama bu filmde basbayağı abartılı oynamış. Bu filmde karaktere girememesinin sebebini karakterin inşa edilememiş olmasına bağlayabiliriz belki.

Bir de not düşeyim: Jared Leto, The Joker rolünde Heath Ledger’ın yanına bile yaklaşamamış. Bunu “The Joker bi’ defa Heath Ledger’ın hayatına mal olan bir karakterdi tamam mı Bensugül!” kafasıyla söylemiyorum; Jared Leto da Margot Robbie gibi abartılı oynamış. Ayrıca Heath Ledger’ın oynadığı The Joker karakterinin altyapısı hakikaten daha sağlamdı.

Son karakter analizi: Will Smith iyiydi. Ama Will Smith de “biraz komik ve acayip karizmatik sert adam” karakterlerinden biraz fazla ekmek yemeye başladı. Neyse ki yakışıyor herife.

Benim böyle karakter analizleri kastığıma bakmayın, konu hakkındaki teorik bilgim çok değil. Ama bir filmden etkilenmek için karakterlerin üç boyutlu olması gerekiyor ve Suicide Squad’da bu yok. Bazı karakterler sırf var olmak için var (üstelik bazıları film sonuna kadar dayanıyor, ölmüyorlar bile), bazılarıysa seyirciyi etkilemek için var.

Sonuç? Zerre beklentiniz olmadan, sırf vurdulu-kırdılı film izlemek için gitmek istiyorsanız gidin. Yoksa, evde izlemeyi bekleyin.

2 Yorum

Bireysel, kişisel gelişimsel “yaz kampı”

Haziran ayında moralim çöküşe geçmişti. Öyle ki, her şeyi sallamaya başladım. Düzenli oruç tutmadım, yapacağım işleri aksattım, Optimocha üzerinde minimum eforu bile sarf etmedim, yazı bile yazmadım. Bu süreçte bol bol film izledim, bol bol vicdan azabı duydum ve çare olarak biraz daha film izledim. Bütünüyle boşa gitmese de, haziran ayında minimum düzeyde üretkendim.

Bayramda anneannemin yazlığına gittim, biraz temiz deniz havası aldım, akrabalarımla görüştüm. Hava değişikliği iyi geldi. Orada bir “kamp” planı yaptım:

  • Sabah 9’da kalk.
  • 9 buçuğa kadar kendine gel.
  • 9 buçuktan 10’a kadar kahvaltını et.
  • 10’dan 11’e kadar yazı yaz. (Ne yazdığın önemli değil. 10 kelime, 100 kelime de olsa bir şeyler yaz.)
  • 11’den 12’ye kadar spor yap. (Hafta içi her gün!)
  • 12’den sonra güne başlayabilirsin. (İşini gücünü de 12’den sonra yap.)

3 gündür bu planı uyguluyorum. Birkaç düzenleme yaptım, şimdiki hali şu şekilde:

  • Sabah 9’da kalk.
  • 9’dan 10’u çeyrek geçeye kadar kendine gel, bu sırada kahvaltını et, haberleri falan oku.
  • 10 çeyrekten 11 çeyreğe kadar yazı yaz.
  • 11 buçuktan 12 buçuğa kadar spor yap. (Yine hafta içi her gün!)
  • Eve dön, duş al. (Bunu da nasıl unuttuysam…)
  • 1-1 buçuk arası güne başlayabilirsin.

Peki, kendimi böyle bir disipline sokmamın sebebi ne? Kafayı mı yedim?

Yok, sadece son zamanlarda okuduğum psikoloji makalelerine dayanarak düşündüm bu “yaz kampı”nı. Makalelerde yazdığına göre, irade gücü de kas gücü gibi geliştirilebilen ve eriyen bir şey. İradeni güçlendirmek için disiplinli bi şekilde “irade kası”nı geliştirmek gerekiyor.

Haziran ayında, moralim çöküşe geçtiğinde, kendimi “iradesi zayıf, disiplinsiz biri” olarak kabul etmiştim. Ve bir şeyi kabullendiğin zaman, o şeyi değiştirme yükünden kurtuluyorsun. Eee, ne anladım o zaman ben o işten?

Bu kampa ne kadar devam ederim, bilmiyorum. Değişmeye, gelişmeye devam edecek, orası kesin. Ama bir noktadan sonra hafifleteceğim, ya da güne yayacağım. İşimi-gücümü de bu rutinin içine yedirebilirim mesela.

Bakalım bakalım.

Yorum Bırak

Karşıdan gelen kişiyle çarpışmamanın yolunu buldum

Herhalde şimdiye kadar attığım en kötü başlık bu oldu. Yahu, adı bir türlü aklıma gelmiyor, ya da adı yok bu olayın!

Hani yolda yürürsün, karşıdan biri gelir, sonra yaklaşırken bakarsınız ki yürüdüğünüz yollar kesişecek, o yüzden yön değiştirirsin, karşındaki de aynı şekilde yön değiştirir ve yeni yönleriniz de kesişecek gibi olur, bu sırada birbirinize daha çok yaklaşmışsınızdır, son bir hamleyle tekrar yön değiştirirken görürsünüz ki karşınızdaki de aynı şekilde yön değiştirir falan… YOK MU ABİ BUNUN BİR ADI?

Neyse işte, anladınız bence. İsmi olmasa da (veya ben ismini bilmesem de), insanı fena halde tedirgin eden bir durumdur.

Ve bu yazıda, bu sorunun hem sebebini, hem çözümünü anlatacağım dostlar. Beni takip edin a dostlar.

En başa dönelim: Yolda yürüyorsunuz. Karşınızdan da biri geliyor. Bilinçli veya bilinçsiz bir hesapla, yürüdüğünüz yolların kesişeceğini, çarpışacağınızı fark ediyorsunuz.

HAH! Buraya kadar sorun yok, ama buradan sonrası sizi gerecek. Neden mi? Çünkü yanlış yöne bakıyorsunuz.

Evet, baktığınız yön de önemli. Baktığınız yön, yöneleceğiniz yönün ipucunu veriyor. Sorunun başladığını hissettiğiniz anda mesela 10 derece sağa dönseniz bile, karşınızdan gelen kişiye doğru (onun sağına, soluna, direkt ona) baktığınızda sorunu devam ettirmiş oluyorsunuz. Ayaklarınız farklı bir yöne gidiyorken gözleriniz farklı bir yöne bakıyorsa, karşınızdakinin de kafası karışıyor. Hal böyle olunca, karşınızdaki kişi de yönünü değiştiriyor ama dikkati yine sizde olduğu için, yine başka bir yöne (muhtemelen size, sizin sağınıza veya sizin solunuza) bakıyor, aynı sizin yaptığınız gibi. O yüzden kaç defa yön değiştirirseniz değiştirin, çarpışacaksınız.

Çözüm de basit: Sorunun başladığını hissettiğiniz an mesela 10 derece sağa döndüyseniz, sağa bakın. 10 derece sola döndüyseniz, sola bakın. Karşınızdaki kişinin sağına-soluna bakmayın, direkt olarak yürüdüğünüz yöne bakın. Yönünüzü de mümkün olduğunca geniş bir açıyla değiştirin ki, yeni yönünüz mümkün olduğunca belirgin olsun. Karşınızdan gelen kişiyi görüş alanınızdan çıkartmanıza gerek yok, ona doğru bakmayın yeter.

Bu kadar. Dünyadaki sorunların yarısını çözdüm gibi oldu. Nobelim nerede benim? NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ’NÜ VERİN BANA!

Not: Hala anlaşılmamış olabilir. Profesyonel kamera ve mikrofonu olan varsa iletişime geçsin, videosunu çekeceğim. Şaka yapmıyorum. İletişin benimle.

Yorum Bırak

Favori kahvaltım

Optimizasyon manyağıyım ya, illa kahvaltımı da optimize etmeliyim dedim. Şimdilik doğru yoldayım zira fena halde lezzetli ve inanılmaz besleyici bir kahvaltı rutini oluşturdum.

Sabah kalkıyorum. (Bazen sabah kalkamayabiliyorum ama olsun.) Alarmı kapattıktan sonra mutfağa gidip buzdolabından kefiri çıkartıyorum, bir bardak içiyorum. Sonra bir tane yeşil elma alıp, yıkayıp yiyorum. Üzerine bir de muz yiyorum. Sonra bilgisayara geçiyorum.

Haberler, e-postalar, Facebook falan derken saat 11’e yaklaşıyor. Kalkıyorum, tekrar mutfağa gidiyorum. Krep zamanı.

Su ısıtıcıyı açıyorum, su ısınmaya başlarken geniş kabımı alıyorum. Buzdolabından iki yumurta ve sütü, lavabonun altındaki dolaptan da unu çıkartıyorum. Kaba önce yumurtaları kırıyorum ki kabuk düşerse hemen fark edeyim ve alayım, atayım. Üzerine bir bardak un, bir bardak da sütü boca ediyorum. “Bardak” dediğim, fotoğrafta da gördüğünüz 250 mililitrelik kupa. (Elbette kahveyi koymadan önce bardağı şöyle bir yıkıyorum, heheh.)

Tık. Su kaynadı. Daha ufak bir cam kaba, tezgâhta duran yulaf ezmesinden yarım bardak boşaltıyorum, üzerine de bir bardak kaynar su koyup mikrodalga fırına atıyorum. (Düz yulaf ezmesi de olur ama ben geçen gün kuru meyvelisinden aldım, krepte çığır açtı.) Mikrodalgayı açıp en yüksek ayarda 1 dakika kadar bekletiyorum ve çıkartıyorum. Elim yana yana suyunu süzüyorum, yulaf ezmesini de geniş kaba atıyorum.

Çırpıcıyı alıp, yumurta-un-süt-yulaf ezmesi karışımını hızlı hızlı çırpmaya başlıyorum. 30 saniye civarı çırptıktan sonra topak mopak kalmıyor, tavaya dökülmeye hazır hale geliyor.

Bu karışımdan iki tane orta kalınlıkta krep çıkıyor. Tavaya biraz bitkisel margarin koyup (Bir not düşeyim: Eskiden tereyağı kullanıyordum ama bitkisel margarin daha ekonomik gelmeye başladı. Eski sevgilim margarinlerin çok zararlı olduğunu söylerdi, ona inat yapıyor da olabilirim, heheh.) margarin eriyip çıtırdamaya başladıktan sonra karışımın yarısını tavaya döküyorum, kapağı kapatıp bilgisayar başına geri dönüyorum. İki-üç dakikada bir kontrole dönüyorum (Hayır, şimdiye kadar hiç yakmadım.) ve karışım tamamen katılaşmışsa ters çevirip, kapağı tekrar kapatıp, bilgisayar başına dönüyorum. Özellikle denk getirmiyorum ama krepler olurken hep köşe yazısı okuduğumu fark ettim.

İki tarafta da kahverengi nefis lekeler oluşunca, içinin yumuşaklığı da gidince, hazır olan ilk krebi tabağa koyup karışımın kalanını tavaya boşaltıyorum ve ilk krepteki süreci tekrar ediyorum. İkinci krebi tabağa koymadan önce, ilkinin üstüne bal ekliyorum. Sonra da, fotoğraftaki gibi bölüyorum. (Bazen de pizza dilimi gibi sekize bölüyorum.)

Dediğim gibi, kesinlikle çok lezzetli ve son derece besleyici bir kahvaltı oluyor. Öyle ki, 11 civarında bunu yediğimde öğle yemeğine de ihtiyaç kalmıyor, akşam 7-8’e kadar acıkmıyorum. Ayrıca “her gün yesem sıkılmam” kontenjanına girmeyi de başardı.

Ben bu kahvaltıyı herkese tavsiye ederim, ama önerilere de açığım. Var mı önerileriniz?

4 Yorum

YDS’ye girdim (üstelik çıktım da)

Hey gidi… Böyle bir sınava girmeyeli uzun süre olmuştu. (En son girdiğim seviye tespit sınavı 2008’deki ÖSS’ydi. Evet, o zamanlar adı hala ÖSS’ydi o sınavın.) Onca zaman sonra bugün, yüksek lisansta “aha benim İngilizce bilgim bu” diye vereceğim belgeyi almak için Yabancı Dil Sınavı’na girmiş bulundum. Önce kafama, sonra elime geçirdiğim bir kağıda yazdığım notlarımı buraya aktarayım.

Yaz saati uygulaması benim için sıkıntı olmadı, çünkü zaten sabah saat 3’ü 4’e aldığımız sırada ben ayaktaydım. Ondan sonra “Ooo geç olmuş yahu” dedim, yattım. 7 buçukta da uyandım.

Bir elma, bir de muz yiyip çıktım. Metroyla Kızılay’a, dolmuşla Dikmen’e geçtim; Akşemsettin Ortaokulu’nda sınava girdim. Muhtemelen “ne gerek var şimdi para yakmaya” diyerek kaloriferi yaktırmayan, sınava giren yüzlerce insanın sınav boyu üşümesine sebep olan okul müdürüne selam olsun.

Bir selam da, sanki Pentagon’a alıyorlarmış gibi telefonundan anahtarına, otobüs kartından kalemine kadar her şeyin girişini yasaklayan ÖSYM’ye olsun. Gerçi Pentagon’a otobüs kartıyla girebiliriz bence. Telefonumuzu da en azından girişte bırakabilirdik Pentagon’da.

Sınav kitapçığı da ayrı komediydi. Sanki “şifresi” verilmiyormuş gibi kitapçıkları karıştırmalar, el yazımızdan bilgisayara yazıtipi çıkartacak kadar karakter yazmamızı istemeler… (Şaka yapmıyorum: İç kapakta büyük ve küçük harfler, rakamlar ve noktalama işaretlerinden oluşan bir seti tek tek doldurmamızı zorunlu kılmışlar. İnşallah sonra başkasının eline geçmeden imha edilir o kitapçıklar, yoksa kötü niyetli kişiler o kitapçıkları ele geçirirse boku yeriz.)

Neyse. Sınava da toplamda 2 defa çalıştım: Biri 2010 yılının başında girdiğim, 2007 yılına ait KPDS idi (85 almıştım); diğeri de 2010 yılının sonunda girdiğim ve aynı yılın bahar dönemine ait KPDS idi (91 almıştım). Çalışmayalı bi’ 5 yıl kadar olmuş yani, eheh.

Sınavda 80 soru vardı. İlk sayfa kolaydı, ikinci sayfa da kolaydı, üçüncü sayfa da… 20. sayfa da kolaydı :). Övünüyorum diye kızmayın; 4 yıldır İngilizce makaleler yazarak geçinen biri olarak bu sınav bana kolay gelmeseydi o zaman kendimden utanmam gerekirdi.

Sonuç olarak, 80 sorunun 78’inden eminim. Emin olamadığım soruların biri İngiliz Posta İdaresi’nin bastırdığı ilk “kendinden yapışkanlı pul” hakkındaydı, öteki de mağaralarda yaşamayı seven, kış uykusuna yatan yarasalar hakkındaydı. İki sorunın üzerinde toplam 10 dakika harcamışımdır herhalde.

Ha, dakikalar… Toplam 88 dakikamı sorulara, 22 dakikamı emin olmadığım soruları kontrole ayırdım. (Emin olmadığım soru sayısı ilkin 7-8 taneydi, sonra 2 tanesi dışında diğerlerini içime sinerek çözdüm.) Özellikle iyi ki kitapçıkla cevap kağıdını karşılaştırmışım: 74. soruyu cevap kağıdına yanlış geçirmişim, onu düzelttim.

Özetle, beklentim yüksek. Emin olduğum sorulardan da yanlışlarım çıkar, ama 100 üzerinden 80-90 arası bir notu kaparım diye umuyorum. Eğer sadece emin olmadığım iki soru yanlış çıkarsa 97,5 alırım. O iki sorudan biri yanlış çıkarsa 98,75 alırım. O da doğru çıkarsa Türkiye birincisi olur, havamı atarım.

Son olarak, “Senin gibi daha bir sürü kişi vardır yüksek net yapacak” diyerek sınavdan çıkar çıkmaz moralimi bozan, havamı söndüren ablama da buradan sevgilerimi iletiyorum. Gıcık. Kıl.

Yorum Bırak

Vazgeçmek için bahanelerim

Yeni bir iş kuruyorum. Ama kurmak istemiyorum. Kursam paramı kazanacağım, bundan eminim. Daha doğrusu şundan eminim: İşi batırsam bile, işe yatırdığım parayı geri alacağım. Yani işin riski yok. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela dünkü patlama. Aşırı derecede karamsarlaşıp, dün işi kurmaktan vazgeçtim. “Böyle bir ülkede iş bile yapılmaz.” dedim, sanki başka bir ülkeye gitmek istiyormuşum gibi. Halbuki istemiyorum. Türkiye’de hayatımdan memnunum. Ama işi kurmadığımda, elimdeki üç kuruşu yiyip bitirdikten sonra kendi evimde bile yaşayamayacağım. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela freelance çalışmak. Ayda bir kişiye veya kuruma internet sitesi yapsam, rahatça geçinebileceğim parayı kazanabiliyorum. Bunun için çalışsam belki gerçekten daha düzenli bir çalışma hayatım olacak. Üstelik verdiğim hizmet aylık gelirimi kümülatif olarak da artıracak. Şöyle açıklayayım: Birine site yaptığımda sitenin barındırma, güvenlik, yedekleme ve güncelleme hizmeti için yıllık bir ücret de alıyorum. 12 ayda 12 siteden 12x lira para, 24 ayda 24 siteden 36x lira para, 36 ayda 36 siteden 72x lira para. Kümülatif artıştan kastım bu. Site hazırlamak için aldığım para da buna dahil değil. Ama müthiş bir düzen de gerektiriyor, üstelik müşteriye öyle bir hizmet vermek lazım ki, senden hizmet almayı kesmesin. Onu geçtim, zaten şu anda kurduğum (ama başlatamadığım) işim de bir başka web hizmeti (web sitesi hızlandırma işi, adı da Optimocha). İşimi iyi yaparsam, kazandığım parayla freelance internet sitesi yapmanın da ötesinde, web tasarım ajansına dönüştüreceğim işi. Yani kurduğum işi ajansa dönüştüreceğim, işi daha da büyütmüş olacağım. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Mesela yazarlık yapmak. Siyasete bulaşmak yerine yazarlık yapmak konusunu şurada yazmıştım, o yazıyı yazdığım günden beri de bu fikir aklımın bir köşesinde kendi kendine gelişiyor. O yazıda “bilişim sektöründe bir şirket kurup, kendi kendine çalışır hale getirmek” gibi bir alt-fikir de var, ama şimdilerde yazarlıktan para kazanmaya başlasam kesinlikle o alt-fikri unuturum. Kesin yani. O yüzden işi kurmam lazım. Yine de vazgeçmek için, başlamamak için bin türlü bahane üretiyorum.

Ama kuracağım. Kaçarı yok, kuracağım. Belki batacağım, belki eşek yüküyle para kazanacağım, gerçi muhtemelen kazanamayacağım, gerçi muhtemelen batmayacağım da, ama kuracağım bu işi.

Hadi hayırlısı.

Yorum Bırak