"Enter"a basıp içeriğe geçin

New York’ta Beş Minare (2010)

Yazının en başında da söyleyeceğim, sonunda da söyleyeceğim: BU FİLME GİDERSENİZ, HÜSRANA UĞRARSINIZ.

En önce, Haluk Bilginer‘in oynadığı rolden başlayalım. Haluk Bilginer döktürüyor döktürmesine ama rol, fragmanlardan gördüğümüz Fethullah Gülen benzeri bir rol değil. Hatta Amerika‘da yaşaması dışında hiçbir benzerliği yok. Yılın başında mı, önceki yılın sonunda mı ne ortaya çıkan “teaser”dan beri beni delicesine meraklandıran karakterin, düşündüğüm şeyi anlatmamış oluşu çok büyük hayal kırıklığına uğrattı beni. (Beni tanıyan bilir: Fethullah Gülen‘den hoşlanmam. Ama bu filmi beklerken zaten Gülen’in kötüleneceğinin düşüncesiyle heyecanlanmamıştım. Sanıyordum ki film “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?” mesajı verecek. O bile olmadı.)

Fragman ve “teaser”larda gördüklerimizden dolayı ben gereksiz bir heyecana kapılmışım herhalde. Ülkücüler (veya Alperenler) grubu fragmanda dikkat çekici bir yere sahipken gördük ki, zaten grubun filmdeki toplam varlığı da fragmanın süresini geçmiyormuş. 2 dakika mı, 3 dakika mı ne gözüktüler ve film boyunca bir daha onlara rastlamadık. (Aynı şekilde filmin başında gördüğümüz cemaat sahneleri de sadece filmin başında vardı.) Demem o ki; eğer benim gibi fragmana kanıp filmi izlemek için heyecan yapıyorsanız, yapmayın. Fragmandaki görüntülere bir o kadar daha süre ekleyin – işte fragmanın filmdeki karşılığı o kadar.

Mahsun Kırmızıgül‘ü de anlamıyorum, kusura bakmasın. Yönetmenlik hevesi belli ki gelip geçici bir şey değil, ona sözüm yok. Vasat da olsa bir şeyler izletiyor. Ama senaryoyu da yazıp, üstüne bir de başrollerde oynama merakı niye? Yemin ediyorum, Kırmızıgül‘ün karakterini oynarken nasıl zorlandığını izlemekten bazen filme konsantre bile olamadım. Güç bela atılan öfkeli bakışlar, repliklerde her kelimenin her hecesine zorla yapılan vurgular falan… Fragmandan anlamak lazımdı ama artık benim için kaçtı o tren tabii…

Senaryoya hiç girmeyeyim diyecektim ama dayanamadım: Kopuk kopuk sahneler, her dakika zihinde beliren ama filmin sonunda hiçbirinin yanıtını alamadığımız sorular falan… Mesela Haluk Bilginer‘in oynadığı Hacı Gümüş niye Amerika‘ya taşınmış? Film boyunca hiçbir cemaatle bağlantısı görünmediği halde neden ta Türkiye‘deki polislerin takibinde? Nasıl oluyor da Mahsun Kırmızıgül‘ün oynadığı Fırat Baran karakteri, Hacı Gümüş hakkındaki düşüncelerine rağmen onu çatıya kadar götürüp polise direniyor? Mustafa Sandal‘ın oynadığı Acar Aydın karakteri nasıl oluyor da bir günde Hacı Gümüş‘ün suçsuz olduğunu kabullenip ona verilen göreve rağmen onu koruyor? Türkiye‘deki polis şefi tek bir sahnede nasıl oluyor da Hacı Gümüş‘ün suçsuzluğuna anında inanıyor? Böyle, buna benzer onlarca soru yazabilirim ama yazdıkça sinirleniyorum.

Sonuç olarak maddeleyebileceğim birkaç cümlem var:

  • Fragman ve “teaser”larda Hacı Gümüş karakterinin Fethullah Gülen‘e bilerek benzetilmesi, filme seyirci çekmek için yapılmış zekice bir hamleden başka bir şey değil.
  • Senaryo kopuk kopuk, kurgu sıfır, filmin başından sonuna kadar yanıtlanmayan tonla soru var…
  • Yönetmenlik konusunda da etkilenebileceğim bir sahne yoktu. Hatta bazı sahnelerde yanlış duygu veriliyordu. Örneğin Harlem zencilerinin olduğu sahnenin normalde heyecanlı bir sahne olması gerekirken bütün salon olarak katıla katıla güldük sahneye.
  • Film izleyeni mesaj manyağı yapıyor. En belirgini de, Mustafa Sandal‘ın bir sahnede ABD‘li meslektaşına bastıra bastıra AB uyum sürecinde nasıl süpersonik bir ülkeye dönüştüğümüzü anlatmasıydı. Öyle ki, sahne bitmeden Mustafa Sandal‘ın kameraya dönüp “Buradan da sayın bakanımız Egemen Bağış‘a selamlarımı göndermek ve verdikleri hizmetler için kendilerine teşekkürlerimi arz etmek isterim efendim.” diyecek sandım.
  • Son sahne güzeldi. Ama sadece son sahne güzeldi. En çok orada güldük, en çok orada ağladık ve en çok orada heyecanlandık (ve korktuk). Ama bütün hepsini 5-6 dakikada yaşadık. Keşke filme sadece son sahneyi koysalarmış.

Tabii ki filmi beğenenler çıkacaktır; herkesin zevki aynı değil. Filmi birileriyle konuşmaya ve tartışmaya (olumsuz anlamda değil, olumlu anlamda tartışmaya) can attığımı söylemek isterim. Bir de şunu tekrar edeyim: BU FİLME GİDERSENİZ, HÜSRANA UĞRARSINIZ.

Sevgiler.