"Enter"a basıp içeriğe geçin

Trilye Restoran’da leziz bir balık katliamı

Trilye Restoran (panaromik görüntü)

16 Mayıs 2010 Pazar günü, hayatımın en ilginç sofralarından birindeydim.

Süreyya ÜzmezRestorana davet alanlar olarak 7 kişiydik: ben, Tolga Özek, Başak Temel, Koray Oğuz, Ayşegül Aygün, Ahmet Kutay, Nurdan Gencel. Restoran görevlisi Ayşegül hanım ve restoran sahibi, dünyaca ünlü olduğunu (ve hatta damağını sigortalattığını) öğrendiğim gurme Süreyya Üzmez (sağda) bizleri kapıda karşılayıp masamızda da bize eşlik ettiler, sağ olsunlar.

Çok şey ikram edildi, hepsini saymayı bırakın hatırlayamıyorum bile. Bir de “çalışmadığım yerden” çıktığı için (yani böyle sofralara pek alışkın olmadığım için) pek çok yemeği ilk kez tatma olanağım oldu. Aklımda en çok yer edinenleri anlatmaya çalışacağım.

Önce ufak bir kahvaltı tabağıyla başladık. Önüme gelen yiyeceklerin çoğunu da hayatımda ilk kez gördüm, yalan konuşmayayım :). Bildiklerimin arasından da ilk kez yediklerim oldu, enginar gibi. Normalde enginar sevmediğimi biliyordum ama orada fark ettim ki ben daha önce hiç enginar yememişim :). Üstünde patlıcanlı-tahinli bir sosla beraber hazırlanınca daha da güzel olmuş. (Bu yorum bana değil, enginarın normal halini bilen arkadaşlara ait :).)

“Trilye lokmaları” diye bir şey icat etmiş mesela Süreyya bey. Suşinin daha değişiğiymiş. Suşi de yemedim gerçi hayatımda ama yemememin sebebi, bu lokmalarda yok: Bu lokmalar pişirilerek yapılıyor. Üstelik suşinin çevresini yosunla sararlarmış, burada balık yufkayla sarılıyor:

Trilye lokmaları

Ben ve jumbo karidesimTatmamız için ikram edilen yiyecekler toplamda 6-7 tabakta birden sunulduğu için ana yemeğin hangisi olduğunu çözemedim :). Yine de hem yanda, hem aşağıda görebileceğiniz “jumbo karides” bana göre ana yemekti. Tadı, alışık olduğum deniz mahsullerinden daha değişikti ve hatta daha önceden karides yeme tecrübem de olmadığı için ilk aldığım lokmanın içerisinde kabuk da vardı (Gülün, çekinmeyin :D.) ama yine de sevdim. Bir de öğrendim ki İskenderun‘dan çıkan bu karideslerin neredeyse tamamı ihraç ediliyormuş ve Türkiye’de çok az restoran tarafından sunulabiliyormuş. Trilye de bunlardan biriymiş. Bu arada Trilye Restoran‘daki denüz ürünlerinin tamamının yerli olduğunu söylemiş miydim? Yerli sermayeyle çalışıyorlarmış yani :).

İskenderun'dan çıkan jumbo karidesler

Yemeğin en ilginç kısmı, şüphesiz, “donmuş çilek” ikramıydı. “Moleküler gastronomi” denen bir teknik kullanılarak hazırlanan bu çileğin özelliği, yanında getirilen ve -196 derece sıcaklığa (soğukluğa) sahip sıvı nitrojene batırılıp yenmesi. Korkutucu gözükse de nitrojen anında buharlaştığı için hem ağzınıza azot tadı gelmiyor, hem de çileğe sadece soğuk şoku uygulanmış oluyor yani aslında donmuyor. Aşağıda ikram sırasında çekilen fotoğrafı görebilirsiniz:

Moleküler gastronomi tekniğiyle sunulan çilek

Yemeğin sonunda, benim her yemekte en sevdiğim kısım olan tatlı sunumunda, “Ateş Tatlısı” diye bir tatlı getirdi bize Süreyya Bey. Parfe gibi, bisküviye benzer bir şeyle ve leblebi tozuyla (evet, bildiğimiz, küçükken yiyip durduğumuz leblebi tozu) hazırlanan tatlının üstünde kocaman bir çilek ve bir de tatlı üstüne şık bir biçimde dökülmüş tarçınlı, kıpkırmızı bir sos vardı. Yeterince canınız çektiyse aşağıdaki fotoğrafa bakıp ağlayabilirsiniz:

Ateş Tatlısı

6-7 tabak dedim, envai çeşit yemekten bahsettim ama hapur-küpür yemek yiyip kalkmadık tabii. Süreyya Bey bize yemek boyunca eşlik etti ve kendisiyle uzun uzun sohbet etme olanağı bulduk. İnanılmaz kibar bir bey, her şeyden önce onu söyleyeyim. Gurmelere genellikle atfedilen burnu büyüklükten, küçümseyici tavırlardan falan eser yok. Sohbeti de öyle koyu ki, gitmeden önce 1-2 saatte kalkacağımızı düşündüğüm sofrada tam 4 saat, 1 dakika bile beklemeden ve 1 saniye bile sıkılmadan oturmuşuz. (Onu da yemeğin bitimine doğru ancak fark ettik.)

Hediye edilen kitapSüreyya Bey’in bizzat önerdiği (ve yine benim bilmediğim) 4 farklı çeşit şaraptan içtikten sonra bir de güzel sofra şarabı hediye ettiler bize. Yanında bir de, yanda görmüş olduğunuz “Trilye’nin Balık Sevdası” adlı kitap hediye edildi. O kadar güzel sunumlar ve sürüyle ikramın ardından bir de torba içinde hediyeler görünce insan epey utanıyor.

Blog yazarlarına verilen değerin artması, Trilye Restoran gibi çok özel restoranların ve Süreyya Üzmez gibi vizyoner adamların varlığı bana büyük mutluluk veriyor. (Daha da güzeli, Trilye‘nin kendi blogu da varmış.) “Sağlık için balık ye, balık için Trilye” diye hoş bir slogana sahip Trilye Restoran‘ı tebrik ediyor ve Süreyya Bey’e de (bir de buradan, Beyn’den) teşekkürlerimi sunuyorum.

Not: Fotoğraflar için dostum Ahmet Kutay‘a ayrıca teşekkür etmek isterim. Yazıda gördüğünüz bütün fotoğrafları o çekti.